31 Aralık 2008 Çarşamba

Leylak Zamanı

Maeve Binchy'in kitabı Leylak Zamanı orjinal ismiyle "The Lilac Bus", Irlanda Dublin'de çalışan fakat her Cuma akşam saat 1900'da farklı sebepler ile Rathdoon'a ailelerinin yanına dönen ve haftasonunu orada geçirip Pazar akşamları yine aynı otobüs ile Dublin'e hareket eden 8 kişinin hikayesini anlatan güzel bir kitap. Kendisi de Dublin'de yaşayan yazar, bu 8 karakterin isimlerini başlık haline getirmiş olup, aynı zaman zarfında yaşadıklarını, düşüncelerini yansıtarak karakter analizi yapmamızı istiyor. Korkuları, gelecek planları, aile yapıları, geçmişleri tipik Irlanda soğukluğunu, kişiler arası mesafeli duruşu eflatun renkli bir otobüs ile sanki yumuşatıcı ile yıkanmış çamaşırları andıran hikayelerin bütünü sadece 176 sayfa sürüyor. Sıkılmadan okuyabilirsiniz tahmin ediyorum. Eğer yazarın üslubunu sevdiğiniz taktirde sanırım 12 adet kitabı daha mevcur.

Not: Beni en çok etkileyen Kev'in hikayesi ve karakteri oldu bu arada.

2009




2009 yılının başta sağlık olmak üzere herkes için huzurlu ve hayırlı bir yıl olmasını temenni ederim.



30 Aralık 2008 Salı

Vaat

2008'in son mimi Berke'den geldi... Sanırım 2009'da tutamayacağım vaatlerimi sıralamam gerekiyor. Peşin peşin söylemek istiyorum ki; ben aşağıda belirttiğim vaatlerimin bir çoğunu beceremiyeceğim ama olsun... Bilmek de başarmanın yarısı olabilir belki...

- İnsanlarla daha fazla muhabbet edeceğim. En azından selam vereceğim.
- Dışarıya çıkmak için üşenmeyeceğim.
- Kilo alacağım.
- Paramı hesaplı harcayacağım. Her gördüğüm eşyaya yapışmayacağım. (Bu çok önemli)
- Kitap okurken gözlüklerimi takacağım ve bir kez daha göz doktoruna gideceğim.
- Blog için içime sinen bir tema bulacağım. (Bak bu da önemli)
- Daha fazla kitap alacağım, film izleyeceğim.
- Bir sevgili bulacağım :) (Tüm beni tanıyanlar için konuşuyorum)
- Hayır işi yapacağım.
- Starbucks'a daha az para kaptıracağım.
- Önyargılı olmayacağım.
- İnsanlara daha az güveneceğim. (Garanti veriyorum)

Aklıma gelen şeyler bunlar... Teşekkürler Berke.... =)

Her kuşun eti yenmez

Kovulduk ey halkım, unutma bizi kitabı ardından, bu kitabına dair durum değerlendirmesi niteliğinde olan Emin Çölaşan'ın Ekim 2008'de çıkartmış olduğu kitabıdır başlıkta yazılan cümle. Düşüncelerini çok sevdiğim Çölaşan, basına ve habere sansür gerçeğini unutturmuyor bizlere... Hükümetin çıkarlarına göre şekillendirdiği yanlı basın ve olası kayıkçı kavgalarına değinerek insanları uyarıyor. Gazetecilerin ne gibi baskılarla yazı yazdıklarını birbir anlatıyor. Aydın Doğan medyasında çizilen pembe tabloları, hükümetle olan ihalelerini, pazarlıklarını bıkmadan üşenmeden anlatıyor, tekrarlıyor.. İyiki de yazıyor... Susanlar da yazsınlar istiyorum... O da bunu söylüyor... Herkes düşüncelerini yazsın istiyor.


Kitapta bir de Eski Sabah gazetesi patronunun kuracağı yeni bir gazeteden bahsediyor. Emin Çölaşan ve bunun gibi ilerici, yurtsever yazarların yazacağı bir gazeteden... Büyük bir heyecanla bekliyorum şahsen... İlgilenenlere duyurumdur.

29 Aralık 2008 Pazartesi

The Magus - Büyücü

The Magus, buzda kayarken tüm iç organlarınızın yer değiştirmesi ile son bulan bir kitap. Yıllarca aradığınız bir hazineye her defasında kavuştuğunuzu zannettiğiniz ve asla elde edemediğiniz, en sonunda bunu kabullenip evinize dönmek gibi...

John Fowles bir dahi, bir cambaz, bir büyücü. 600 küsür sayfasına baktığımızda hepsini birden olduğunu kanıtlıyor... Üstün olay örgüsünü ilmik ilmik işleyerek sunuyor zihnimize...



Londra'dan çıkıp, Yunanistan'a gidiyoruz yazarla birlikte... Atina'yı ve birçok adayı enfes betimleyen yazar bir süre öğretmenlik için orada bulunduğunu saklamıyor. Londra'nın yaşlı ve kasvetli olduğunu her defasında yineleyerek, Yunanistan'ı cennete benzetmekten çekinmiyor.

Aslında roman Nicholas Urfe'nin hayatına bir yön vermek amacıyla sevdiğini düşündüğü kız Alison'dan ayrılarak İngilizce öğretmenliği yapmak için Phraxos'taki Lord Byron okuluna gitmesi ile başlıyor. Etrafa, olaylara, duygu değişimlerine Nicholas'ın gözlüğünden bakıyoruz. Onu anlıyoruz. Belki kendimiz ile bağdaştırıyoruz... Gerçekle yalanın ayırdına varırken, güvenmemeyi yahut sonuna kadar güvenmeyi öğreniyoruz. Paranoyanın kitabını yazıyoruz yaşadığı gizli kapaklı olaylarla. Ta ki Alison'ın ziyaret için Atina'ya gelmesine kadar... Görüyoruz ki Nicholas o erkeklere özgü bencilliğiyle artık Alison'ı sevmediğini düşündüğünü görüyoruz. Kitabın 282. sayfasından sonra gözlükleri çıkartıp Alison için takıyoruz bir süreliğine. Terk edilmenin en acımasız şeklini yaşıyoruz onunla beraber. Aşkı tanımlıyoruz...


"Aşk, yalnızca sana o mektupta yazdığım şey değildir. Geriye dönüp bakmamak değildir. Aşk, işe gidiyormuş gibi yapıp, Victoria Garı'na gitmektir. Sana son bir sürpriz yapmak, son bir öpücük, son bir... her neyse onu vermektir, o gün bir dolu dergi aldığını gördüm. O gün karşıma kim çıksa gülecek halim yoktu benim. Ama sen güldün. Hamalın tekiyle gayet güzel dikildin orada ve şakalaşıp gülebildin. İşte o zaman aşkın ne olduğunu anladım ben, Ömür boyu mutlu olmak istediğin adamın senden kaçtığına sevindiğini görmek..."


Sonrasında Nicholas'ın gözlüğünü takarak kitabın sonuna kadar kahroluyoruz. Muhteşem ve çıkışı olmayan bir labirent içine giriyoruz. Pişmanlığı, nefreti, kaybolma hissini, kaybetmeyi, inancı, karar verebilme yetisini sayfa sayfa yaşıyoruz. Ulaşılmaza yalan dolan demeden koşuyoruz. Sonra direğe çarpıp mıhlanıyoruz. Büyüyoruz Nicholas'la... Ondan "bir ölümlük hoşlanan" Alison'ın değerini anlıyoruz.


Böyle bakıldığında bir aşk hikayesi gibi gözüküyor değil mi? Bu yüzden size kitabın sadece çikolata kısmından bahsettim. Aslında kaymağı daha içerilerde bir yerlerde...
Not:

1- Kitapta Karagöz-Hacıvat; Yunan perde oyunu olarak lanse edilmiş
2- Bu kitabın asla senaryolaştırılmamasını şiddetle öneriyorum. Asla beyaz perdede görülmemesi gereken bir kurgudur.
3- Kitabın bitiminde "sonsöz" olarak yazarın eleştiri notlarını okumanızı tavsiye ediyorum.


"Büyücü'nün "gerçek bir manası" varsa, psikolojideki Rorschach testininkinden fazla değildir. Anlamı, okurda yarattığı her türlü tepkidir; hem bana kalırsa, önceden belirlenmiş "doğru" tepki diye bir şey yoktur.
1976 - JF

26 Aralık 2008 Cuma

Kampanya - İndirim modu


Çoğu kişinin aksine ben kampanya maillerini inanılmaz seviyorum. Fakat sadece mail olanlarını, cep telefonlarına gelen mesajların yok olmasını diliyorum. Sağolsun İdeefixe beni bu kampanya haberlerinden asla mahrum bırakmaz... Bu sabah yine bir mail geldi siteden... Zamansız Ajanda reklamıydı bahsettiğim. Yeni bir yılın başlangıcında belki de çoğu kişiye lazım olacak defterlerden... Cicili bicili... Alınabilir aslında, hediye edilebilir bir eşya... Ama bir de baktım ki; 21 ytl.


Ajanda = 21 Ytl...

Siz bir ajandaya 21 Ytl verir misiniz? Ben asla vermem o kadar para.. 15 Ytl olsun hadi onu da vermem... Her yandan eşantiyon ajanda geleceği böylesi bir zamanda parayla ajanda almak saçma olur. Ha cicisine bicisine kapıldıysam giderim renkli post-it ve bir adet fosforlu kalem alırım işte en alasından ajanda bana =)
Bu benden bir eleştiriydi İdefix'e.

Bir de övgüm var kendisine...


Kitap fiyatlarında yaptıkları inanılmaz indirimler bu siteyi vazgeçilmezim yapıyor. Zamansız Ajandaların ne kadar gereksiz bir pahalılıkta olduğuna bakarken gözüm Edgar Allan Poe ve %60 indirim kelimelerine takıldı... Günün fırsatı tam 28 Ytl'ydi... Muhteşem bir indirim (Normal fiyatı 70 Ytl) ve her kütüphanede bulunması gereken bir kitap... Ajandaya kızmayı bırakıp tıpış tıpış kitabımı aldım... Dedim olur böyle densizlikler... :)

Bu da kendime yılbaşı hediyem olsun öyle değil mi;)

Not: Ben bu entryi yazarken cep telefonuma Worldcard'tan mesaj geldi... Diyor ; şu iki tarih arasında 400 Ytl'lik alışveriş yaparsan 10 Ytl'lik puan vereceğiz... Hasbinallaaaaahhh acaba insanları aptal mı zannediyorlar?

25 Aralık 2008 Perşembe

Futbol bahane mi ne?

Bu sabah Milliyet gazetesinde böyle bir haber okudum. Balçiçek Pamir soruyor. Beşiktaşlı eski yönetici İhsan Kalkavan cevap veriyor;
B.P.: Gülen’in etkisi mi oldu diyorsunuz yani?
İ.K.: Evet kesinlikle. İş çok kötüye gidince bir gün bunları topladık kahvaltıya abilerinin yanına hoca efendilerinin yanına getirdik. Hocam dedik, böyle bir sıkıntı var hakikaten de başarısızlar. Sekizinci sırada falanlar ve hoca efendi onlara bir şey dedi. Onun futbolla alakası yok bir kere maça gitmiş, o da tesadüfen. ...."


Ben bu konuşma üstüne malûm hocanın her maçta eline bir adet mikrofon alıp o motive edici cümlelerini tüm stada söylemesini öneriyorum... Hatta bunu binimum Öss, Oks, Yds, Kpss sınavları öncesinde de yapması bir yasa ile kanunlaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Eğer ki yetişemem hepsine der ise; her takım kendi bünyesine bir adet hoca alıp maç öncesi ısınma turu yapsınlar... Malum sohbetleri ardından hocaefendinin eteğini öpüp "Ya Allah" derbi maçına çıksınlar... Hayır bir de bunu utanmadan çıkıp söyleyebiliyorlar ya pes doğrusu...

Her insanın inancı farklıdır. İçindeki imanı ise hiç kimse bilemez. Hayatın hangi alanı olursa olsun içindeki inançla kendisini, ötesini berisini motive etme gücünü kendinde bulabilir. Bu ister takım olsun ister bir aile... Farketmez... Habere bakıldığında bunu F.Gülen'in başardığını, fakat kendisinin yapamadığını dile getirmiş ve Gülen'i övmüş de övmüş... Yok takımı şampiyon etmiş, yok bir şey söylemiş herkes kenetlenmiş... Hayır insan biraz düşününce gayet açık bir "niyet" aramıyor değil...

24 Aralık 2008 Çarşamba

Sümüklü Scarlett ve mendili


Allahıma şükürler olsun Scarlett Johansson'ın sümüklü mendili 5300 dolar'a satıldı.. Yataklarımızda rahat uyuyabiliriz artık... Aklımız kalmayacak... Alan mendili ne yapacak asıl merak ettiğim bu. Çerveletecek mi? Müzeye mi bağışlayacak? Ne halt edecek? Elinde mendil halay başı mı olacak?Kendisine ve Scarlett'e Allah'tan akıl diliyorum.

Düşündüm de; ben ünlü biri olsaydım ve kullandığım mendilleri satsaydım karun kadar zengin olurdum bu gözlerimin yaşarması sayesinde...

Fotoğrafı bu siteden kopyaladım.

Lolita


Dün gece Vladimir Nabokov'un romanından uyarlanmış 1997 yapımı Lolita isimli filmi izledim. Moralim bozuldu... Dominique Swain, Melanie Griffith ve Jeremy Irons'in muhteşem oyunculuklarının yanısıra cüretkârlık ve tutku çok güzel yansıtılmıştır perdeye. Filmi izleyin fakat kitabını da mutlaka okuyun. Mesela ben kitabını alıp okumayı planlıyorum.

23 Aralık 2008 Salı

Zaman dilimi

Hani romanlarda, hikayelerde belki de filmlerde dış ses konuşur der ki; "işte 1 yıl böylesine geçti... Aniden" İşte o zaman tepem atıyor... O 1 yıl ne oldu yahu? Nasıl geçti? Üzgün mü, mutlu mu, ağlayarak mı, gülerek mi? Nasıl, nasıl bu kadar çabucak geçirebiliyorsunuz bu kadar uzun bir süreyi? Bana böyle hikayelerle gelmeyin kardeşim.. Bir şeyi anlatıyorsanız gün gün anlatın ki içine girebileyim ne anlatılıyorsa artık... Benim aklım o hemmencik geçiveren zaman diliminde kalıyor.

Seçmeli birisini

John Fowles demiş bunu The Magus kitabında. Kitabı bitirdiğimde bahsedeceğim ayrıca...

"İmandan çıkma" tehlikesi

"Önümüzdeki günlerde Noel tehlikesi var, şecaati var, felaketi var, Hıristiyan yılbaşısını kutlama tehlikesi var. İmandan çıkma tehlikesi var!", "İmam-ı Rabbani Hazretlerinin komşusunun Hinduların bayram günlerinde kırmızı pirinçten pişirdikleri safranlı yemeğin aynısını kendi evinde pişirip onların bayram günlerinde kutlama yaptığı için son nefesinde imansız gitme tehlikesi yaşadı".

Kim demiş bunları. Cübbeli Ahmet. Kime demiş; müslümanlara... "İmandan çıkma" tehlikesi var demiş... Kutlamayın demiş... Büyük günah demiş... Evet, inancımıza göre İsa'nin dogum gününü kutlamak gibi bir gelenek yok doğal olarak, zaten yılbaşını bu sebeple kutlayan müslüman da yoktur eminim. Hiç bir müslüman da gidip Noel yortusu ayinine katılmıyordur. İnanç itibari ile yanlıştır terstir... Eğlence sınırını aşmamak kaydı ile yepyeni bir yılın geldiğini müjdelemek son nefesimizde imansız gitme tehlikesi yaşatmaz diye tahmin ediyorum, tabi Allah bilir. Hele ki aşağıda görülen fotoğraftan sonra aynaya dönüp kendinize "imansız gitme" tehlikesini hatırlatsanız çok daha iyi olur zannederim.




Ayrıca diz kapakları, göbek falan hep dışarda avret açık yani.. Aman vaaz verirken dikkat...

Kaynak: Milliyet Gazetesi, Onun da kaynağı Gazeteport'muş.

22 Aralık 2008 Pazartesi

MetalATTACK

MetalATTACK sitesini bilen bilmeyene anlatsın, işi rast gitsin... Gelişsin büyüsün sevaba girsin...

innocence

Haftasonu uykumun kaçtığı bir gece çığ gibi büyüyen izlenmesi gereken filmler dağından çekip çıkarttım filmi... 2004 yılı yapımı Fransız filmi innocence . Türkçe adı ile "Masumiyet". Akla erotizm geliyor değil mi? Fakat filmi izledikçe akıl baştan gidiyor ve gözünüzü ilerleyen her saniyeye dikip bakıyorsunuz. Sanki bir repliği, bir anı kaçırsanız filmden bir şey anlamayacakmışsınız gibi geliyor. Yönetmenliğini; Lucile Hadzihalilovic 'in ilk kez bu kadar uzun metraj yaptığı bu kocaman soru işareti film, gerilimi ile herhangi bir soru sormanızı engelliyor. Zaten amacı da bu bana göre... İtaat etmek...


Kısaca bahsedecek olursak; 1 ana bina olmak üzere sanırım çevreye dikilmiş 5 adet okuldan oluşmuş bir kampüs. Çevresi ağaçlık ve ormanlık... Okula geliş gidiş mazgalların altında açılmış büyük tünellerden sağlanıyor. Okulda erkek yok, erkeklerle ilgili hiç bir şey yok. Her binada 5 veya 6 kız kalıyor. Büyükten küçüğe ve her biri bir küçüğünün eğiticisi durumunda. Kızlar küçük yaşta nereden olduğu belirsiz bir yerden tabut içerisinde getirilip o 5 binadan birine konuluyor. Şöyle söylemek gerekirse blue çağına gelen kızın ayrılmasından sonra azalan nüfus tamamlansın diye devir teslim yapılarak bir üye alınıyor. Bu çocuklar kimdir nedir, hangi zamanda, nerede yaşıyorlar filmde bahsedilmiyor. Kızlar burada kaldıkları sürece bale ve anotomi (sanırım) öğrenerek zamanlarını geçiriyorlar ve oyun oynuyorlar, hulohop çeviriyor, ip atlıyor, gölde yüzüyorlar . Her birinin saçlarında olan farklı renklerdeki kurdaleler ise bir nevi onların kimliklerini temsil ediyor. Kırmızıdan başlayarak, turuncu, yeşil, mavi, sarı mora gelindiğinde artık olmuş farz edilerek dış dünyaya salınıyorlar tertemiz kızlar... Okuldan kaçmak isteyenler ise cezaya çarptırılarak mimleniyorlar... Sonuç olarak siz kendinize soru sordukça o soru mutlaka başka bir soru doğurarak kafanızı karıştırıyor. Bu yüzden izleyerek kendi kararınızı kendiniz vermelisiniz. Ben bu filmi bir hayli sevdim.

Taraftar çilesi


Hiçbir şeyden çekmedik biz ailece, bu Beşiktaş'tan çektiğimiz kadar yemin ederim. Maç günleri nefesimizi tutup, kulağımız salondan gelen maç spikerinin sesinde. "Hah! gol oldu, tüh sarı kart". Aynı babam gibi ben de sonuna kadar Beşiktaş'ı tutarım. Gurur da duyarım hani, yenildiklerinde dahi toz kondurmam vs... Ama diyorum ya biz ailece çok fazla çekiyoruz bu Beşiktaş'tan... Beşiktaş gol yer bizim ailede huzur kalmaz... Üzülürüz en basitinden... Gerilir ortam... Bir şey değil babam tık! diye gidiverecek bu Beşiktaş yüzünden bir gün. Hayır maaşa bağlasalar böyle "sonuna kadar teslimiyet geliri" adı altında biz şimdi saraylarda yaşıyorduk... O da değil... Maçı zevk için izlesek Beşiktaş'ı zevk bir kenara diken üstünde izler olduk. Başkan mı değişçek takımı kuyuya mı atacaksınız napçaksanız yapın biz ailece yatıp bir daha kalkamıyacağız Allah muhafaza... Tövbe tövbe...

21 Aralık 2008 Pazar

Coraline


Coraline vizyona girdikten sonra çok ilgi çekecek bir animasyon-fantastik türde bir film. Siz şimdiden izlenecekler listenize ekleyein bence...


Bunu yaptıktan sonra da internet sitesini inceleyin çok beğeneceğinize eminim. Çok emek harcanmış bir film...





Neyin nasıl yapıldığı için de aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz.


20 Aralık 2008 Cumartesi

Righteous Kill

Dün gece oturup Righteous Kill isimli filmi izledim. Al Pacino ve Robert De Niro oynuyor, izlemezsek ayıp olur dedim içimden. Aynen bu cümleyi kurdum. Oyunculuk görsün gözüm dedim, mimik nasıl kullanılır, beden nasıl karaktere bürünür dedim aldım kahvemi çöktüm ekran karşısına. Sonuç olarak iyi oyunculuk, berbat bir senaryo, kopuk bir konu, geliyorum diye bağıran ters köşe şutu ve kalecinin muhteşem kurtarışla sonlandırdığı bir "The End" yazısı... vs vs vs... Kaçırılınca ahlanıp vahlanılmayacak bir filmdi. Bu sebeple sakın kendinizi üzmeyin.



Konusu da şöyle; "Emekliliğe hazırlanan New York Polis Departmanı’nından iki dedektif, David ve Thomas rozetlerini çıkarmadan önce, kadın ticareti yaparak kötü ün yapmış birinin cinayetini araştırmak için çağırılırlar. Hukuki sistemin açıklarından yararlanan suçluları hedef almış bir seri katille karşı karşıya oldukları ortaya çıkar. Seri katilin amacı polisin kendi başına yapamadığını yapmak ve huzuru sağlamak için suçluları sokaklardan temizlemektir. "

Aşk Yakar


Aşk yakar 8. bölümü itibari ile nasıl cayır cayır yaktığını göstermiştir seyirciye. Mustafa'nın Nazlı'dan ayrılmasından sonra o kızgınlıkla Nazlı'nın Teoman'la nişanlanması... Nefretini ve öfkesini bu şekilde intikama dökmesi... Mustafa'nın durum karşısında rahat ve umarsız görünmesi. Bu durumun Nazlı'yı büsbütün harap etmesi... Son bölüm itibari ile de tekrar buluşmaları ve bu gelgitleri tüm gece yaşamaları. Bu öfkeye rağmen teknede tüm gece Mustafa ile oturmasının adı; aşk. Ayakların hep Mustafa'ya götürmesi Nazlı'yı... Hala onu sevdiğini itiraf etmesi. Diğer yandan Mustafa'nın onu aldatmış olduğu gerçeğinin içini kemirmesi fakat yine de kalbine söz geçirememesi.. Ayrılığı kabullenmekle kabullenmemek arasında bocalaması... Sonuç olarak araya aşkı baltalamış bir sürü şeyden sonra artık hiçbir şeyin aynı olmayacağının bilinci aşkın kemirgeni gibi kapatıveriyor kapıları...


Ne garip ki çoğumuz bazen Mustafa bazen Nazlı bazen Teoman bazen de Belda olmuşuzdur. Yani herkes bir şekilde dürüstçe oynamıştır oyunu, hile yapan yalnızca aşktır.

Aşk yakar dizisini buradan izleyebilirsiniz

İnanç süzgeci mailler

Barış Ünver sık sık karşılaştığımız forward mailler hakkında İnanç sömürüsünde son nokta! başlıklı bir yazı yazmış... Okuyun.

19 Aralık 2008 Cuma

Böyle de bir şey var

Çalışan kadınlar için en ideal pazar...

Buldum

Buldumbuldum.com sitesi bir nevi sanal hediyelik eşya dükkanı. Tabi alışık olduğumuz cinsten hediyeler değil. İşinize pek yaramayacak bir çok malzemeyi barındıran site bu eşyaları işlevine göre gayet yüksek meblağ karşılığı satmakta. Yine de muhakkak ilginizi çekecek şeyler bulacaksınızdır.


Mesela ben yanda görülen poşet çay sıkma makinesini beğendim. Tabi çay sevmeyen biri olduğumdan pek de ihtiyacım yok. Fakat beğendim. 37 ytl..

17 Aralık 2008 Çarşamba

Özür bekliyorum

Ermenilerden özür dileyenlere karşı bir de benim gibi özür bekleyenler var. Özür Bekliyorum sitesi de bunun için açılmış zaten. Bilgilerinize sunmak geldi içimden...

Site Türk Silahlı Kuvvetler arşivinde bulunan belgeleri inceleme fırsatı sunuyor. Bakalım bu işin sonu nereye varacak?

20 saniye de olsa yine gel bahar

Sabah dışarı çıktığımda hava 2,5 derece ve kar gösteriyordu göstergeler. Yine de fazla titremedim. Kış geldi fakat kar yok henüz. Belki kar yağsa kışın geçip gideceğini anlarım diye düşünüyorum. Böyle kar yağmadan tamamen kış geldi diyemiyorum nedense... Kar yağdığında da başka bir problem oluyor esasında. Yürümek ayrı, arabayla seyahat etmek apayrı bir dert. Hareket kabızlığı eseri penguen gibi yürümek ise bambaşka bir sorun... Kar yağsın ve geçiversin kış... Bahar olsun her zaman... En sevdiğim mevsim.. Hep bahar hep bahar... Günler uzasın yavaştan, sabah güneşe açılsın gözlerim loş odamda... Terasta yapıveriyim bacaklarımı uzatıp kahvaltımı, türk kahvemi içeyim bitter çikolataya bulanmış gazetemin yanında...


Yine de küsmemeli zamana, sabırla beklemeli baharın gelmesini...


Bildiğim tek şey geri döneceğine emin olduğumdur baharımın.

16 Aralık 2008 Salı

‘Özür Diliyorum’ kampanyası



Peki Ermeniler de bizden özür dileyecekler mi?


1915'te Ruslarla beraber olup bir çok doğu ilini kesip biçtiği için özür dileyecekler mi benim milletimden?


İsyan etmeyen ve Ermeni çetelerine katılmayı reddeden vatansever ermenileri öldürdüğü için kendi vatandaşlarından özür dileyecekler mi?


Son moda "özür" imzası bugün bir çok gazetede yer aldı. Nasıl gereksiz bir kampanyadır bu aklım almıyor. Osmanlı devleti, zamanında Ermenileri katletmiş-miş... Yıl 1915... Osmanlı'nın başı her bir devletle belada. Savaş var doğuda, batıda.. Bir de Ermeniler ayaklanıyorlar Rus'un oyununa gelip... İşbirliği yapıyorlar... Kim olsa aynısını yapardı... Sürerdi çoluk çocuk... "Madem ki sen benim sana tanıdığım hakları beğenmiyorsun haydi yolun açık olsun" deme hakkı her ülkede mevcuttur. Baksana bu zamanda başbakan bile "beğenmiyorsan git" diyor, 1915'te demiş çok mu? Ayrıca bir soykırım olsa; herhalde hiçbir Ermeninin gitmesine izin verilmezdi de kuyulara atılıp dünyadan silerlerdi diye düşünüyorum. En azından ben soykırım yapsam bu yolu izlerdim.

Bu sebeple alnınıza dövme diye kazıtsanız da siyasi özrünüzü ben soykırımı tanımıyorum.

İlber Ortaylı'nın yazısı

Toros Canavarı

Toros Canavarı 'nı okumuş olanlarınız varsa eğer çok eğlenmiş olduklarına eminim. En azından ben çok eğlendim okurken. Türkiye'nin bir bölümüne ait vakaları evirip çevirip dilimize oturtmuş Aziz Nesin. Çoğu hikayesinde "telefon kulübesi", "telefon", "telefon kumbarası", "santral" gibi ülkede yeni yaygınlaşmaya başlamış bir icadı konu alır. "Hortlak" en komik hikayedir. Okumanız 1 gününüzü almaz bu sebeple okumayı ertelemeyin.

15 Aralık 2008 Pazartesi

Iskalamak

Eğer ki hedef tutsaydı tarihin en komik olaylarından biri yaşanacaktı. Aynı Saddam'ın heykelinin terlikle dövülmesi gibi, Bush'un kafaya bir adet ayakkabı çok güzel bir cevap olurdu kendisine. Tabii Irak'lı gazeteci iyi bir atıcı olsaydı... Olmadı, kısmet değilmiş... Pişkinlik deniyor Bush'un hareketine, işlediği cinayetler sonrasında "özür dilemek" yerine gidip "eh hadi ben gidiyorum, güzel günler için teşekkür etmelisiniz bana" anlamı taşıyan gezisinin hakettiği tek bir ayakkabı olmamalıydı...


14 Aralık 2008 Pazar

Diriliş


"Diriliş" kelimesi bana nedense Amerikan film ismini çağrıştırıyor. Türkçe'de pek kullanmadığımız bir sözcük. Yahut ben kullanmıyorum sıklıkla emin değilim. Bayramımı Turgut Özakman'ın yazdığı üçlemenin ikinci kitabı olan Diriliş - Çanakkale 1915 isimli kalın mı kalın kitabını okuyarak geçirdim. Herkesin okumasını tavsiye ediyorum. Tarihin önemli olaylarını, detayları ve kaynaklarıyla birlikte sıkmadan, merak uyandırarak anlatmış bir tarihçi Turgut Özakman.


Diriliş sadece bir ordunun yengisini anlatmıyor. Ayrıca; 1913 yılı itibari ile Osmanlı kadınının uyanasını ve kendisine diretilen akıldışı kısıtlamalara karşı attıkları ilk adımları da bizlere anlatıyor.


Sonuç olarak; kimliğini bulmuş bir ülke asla başka bir ülkenin etkisi altına girerek iç işleri mahremiyetine müdehale ettirmemelidir. Tarihini çok iyi bilmeli ve ders çıkartmalıdır. Toprağı için birlik olmalıdır... Gerisi de kitaptadır arkadaşlar....



Kitap hakkında sadece tek eleştirim olacaktır. Hayatımda gördüğüm okunması en zor basıma sahip kitaptır. [Bilgi yayınevi] Kitapta geçen olayların gösterildiği kaynaklar en sonda yer almaktadır ve çift taraflı okunması gereken bir kitaptır Diriliş. Neden bu şekilde bir baskı türü kullanıldığını çok merak ediyorum. Daha kolay bir yöntemi bulunmalı bana göre...

13 Aralık 2008 Cumartesi

Akıldan geçenleri derleyip notalara döken bir genimiz olsaydı keşke...


12 Aralık 2008 Cuma

SENsizlik'in şiirleri


Vefalı arkadaş Umut Can Çeppioğlu Yalınses yayınlarından çıkan ilk şiir kitabı SENsizlik ile beni gururlandırmıştır. Umuttan yaratacağı daha nice kitaplar diliyorum. Ayrıca; güzel bir internet sayfası da bu dileklerimden biri ;)





"Benim adım yok...
Soğuktur yaşadığım yerler... Issızdır...
Rüzgarın sesi bayram şenliğidir daracık dünyamda..."

10 Aralık 2008 Çarşamba

Bab-ı Esrar

"Kavim" ve ardından gelen "Ninatta'nın bileziği" 'nden sonra içime su serpen Ahmet Ümit'in son kitabıdır Bab-ı Esrar. İngiltere Londra'da başlayarak Türkiye Konya'da geçen asıl amacın Mevlevi kültürüne ışık tutmak olan kitap yine bir cinayet anlatır. Kitap ara ara Mevlana ve özellikle Şems-i Tebrizi hakkında bilgi toplamak amacıyla bölünse de dikkatle okunması gereken kitaplardan.



Kimya Karen isimli kadının bir sigorta araştırması için geldiği Konya'da asıl misyonu dervişlik olan, bu kültürle büyümüş ve ailesini terkederek Yaradan aşkına kavuşmak için Pakistan'a giden babası Poyraz efendi'yi anlayabilmektir bilinçaltındaki isteği... Yazar olayları anlatırken okuyucuyu Konya'ya misafir eder. Merak uyandırır Allah aşkının içinde sakladığı sırra karşı... Semah dönen semazenleri getirir gözünüzün önüne... Kulağınıza ney ezgileri çalınır...


Bu sebeple Ahmet Ümit'in okunması gerektiğini düşündüğüm bir kitabıdır. Diğer kitaplarından daha farklı bir coğrafya ve mistik olaylar zinciriyle okuru bağlar ve düşünmeye sevkeder. Sevdim ben bu kitabı...


Kitapta geçen kişi ve mekanlar için Semazen.net adresinden gerekli bilgileri alabilirler. Ayrıca birbirinden güzel ney parçalarını dinleyebilirler. Hatta 17 Aralık'ta Mevlana'nın Yaradan'a kavuşma gününü de izleyebilirler zannediyorum.

İyi okumalar.
"Aşk dâvaya benzer; cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa dâvayı kazanamazsın ki!"
Mevlana

9 Aralık 2008 Salı

The Duchess

Daha önce izlemek istediğimden bahsettiğim bir film The Duchess. İki gün evvel muradıma erdim. Hayal kırıklığına uğrayanlar olabileceği gibi filmi beğenenler de olacaktır kuşkusuz. Ben beğenenler tarafındayım. İngiliz tarihini konu almış filmleri izlemiş olanlar farklı bir durum bulamayacaklardır filmde. Bu düşünceyle izlendiği vakit filmdeki ihtişam, kostüm, makyaj göz dolduracaktır eminim.




Başrolünü Keira Knightley'nin oynaması başlarda tedirginlik yaratmışsa da beni tatmin eden bir performans sergilemiştir. Filmin konusu Amanda Foreman'ın Georgiana's world kitabından uyarlanmıştır. Sekse düşkün Devonshire dükünün evlenerek bu huyundan vazgeçememesi, düşesin üstüne kuma getirmesi (bildiğimiz kuma, yalnız bizde olmuyormuş bunu anladık), dükün erkek çocuk (vâris) saplantısı, bu amacına 3. çocuktan sonra ulaşması fakat bu süre zarfında bencilliği ve afederiniz öküzlüğün her durumunu Georgiana'ya yaşatması ve hepsinden önemlisi Georgiana'nın çocukluk aşkıyla birlikte olması için ayrılmayı kabul etmeyerek düşesin hayatını karartması filmin konusudur...

Tarihimizde sık sık görüp alışık olduğumuz bu durum 18. yy.'da İngiltere'de de kadının evlilik üzerinde söz ve boşanma hakkının olmadığını, erkeğin istediği an çocuklarını karısına göstermeme hakkının bulunduğunu ve en çirkini de bu haldeyken dahi sevgilisini de ayn evde oturtması gayet onur kırıcı ve kabul edilemez...
Ölüm bayram seyran dinlemez... Gelir alır gider... En kötüsü belkide gelmesini oturup beklemektir.

6 Aralık 2008 Cumartesi

İyiki doğmuşsun



"Ben dostlarımı, ne kalbimle, ne de aklımla severim. Olur ya...! Kalp durur, akıl unutur. Ben dostlarımı, ruhumla severim. O ne durur, ne de unutur..."


Mevlana

5 Aralık 2008 Cuma

Motor Testi

Arabayı kenara çekmek yerine neredeyse şeride yakın yol ortasına park edip de bisiklet yolunu kapatan Bihter, sanayi sitesinde staj yapmış gibi motora bakıp inceleyerek hüküm vererek bir ilke imza atttı bu bölüm dizi tarihimizde. Hani böyle istanbul trafiğinde sıkışıklığa aldırmadan son model bir araç sinyalsiz falan sollar geçer, sonra bakarsınız zikzak çize çize araçların arasından gider aynen öyle bir sahne vardı Aşk-ı Memnu'nun son bölümünde... Süper bir örnekti kanı kaynayan genç arkadaşlarımız için... Bu arada öğrendik ki Behlül'ün arabası hız yaptıkça yere tutunmaktaymış, bu çok önemli bilgiyi aracın marka bayiisi mutlak kullanabilir.



Bunların dışında haftayı idare eder bir bölümdü diyebilirim. Sonraki haftalarda Adnan Bey'in içini kemiren kuşku illetini daha iyi görebileceğiz...

4 Aralık 2008 Perşembe

"Sen yaz ben imzalarım"

"Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın çeşitli zamanlarda ziyaret ettikleri Anıtkabir’de, özel deftere önceden başkalarınca yazılan yazılara imza atıyor. Her yazının karakteri farklı. Erdoğan’ın YAŞ’ın kış dönemi çalışmaları nedeniyle 2 Aralık günü gittiği Anıtkabir’de, özel deftere yazılan yazı ise, ‘’Bir Hat sanatçısı’’ tarafından kaleme alındı."

Haberin tamamı

Ben şahsım adına çok üzüldüm bu duruma... Utandım. Belli ki konu kişiler zorunluluktan Anıtkabir'e gidiyorlarmış. Gösteriş olsun diye defterin önüne geçip yazar gibi yapıyorlamış. Düşününce insan durumun normalliğini kavrıyor aslında. Neden zamanlarını ereklerini doğru bulmadıkları ve her daim ilkelerini yıkmak istedikleri birisi için yazı yazsın ki? Zaman harcasın ki? Bunların her biri rol ve biz bunu zaten biliyoruz fakat bunu kendimize sesli biçimde itiraf edemiyoruz. Bu haber üzerine asla utanma veya herhangi bir özür beklemiyorum kendilerinden, ahmaklık olur. Fakat bol bol bahane duyacağız bu konuda... Hazırlıklı olun.

3 Aralık 2008 Çarşamba

Başa Madonna kesilmek

Dün gece oturduk kahve içiyoruz ünlü bir cafede en büyük arkadaşımla, tam yanımızdaki masada 1 erkek 2 bayan oturuyor.. Bayanların anne-kız oldukları her hallerinden belli olmakla beraber hararetli ve abartılı biçimde bir başka kadını şikayet ediyorlar.Kadının biri ile kız kavga etmiş sonra kadın kızı aramış bu hanımkız da ona vermiş ayarı, sonra bu ayarı alan kadın da kızın babasına şikayet etmiş...Evin kızı kendisini aklamaya çabalıyor...Ama ne çaba (!) Anne-baba-kız aynı masada... Kız yaktı sigarayı ve başladı ahkam kesmeye.... Cümleler şöyle;


-Ben asla yalan söylemem. Delikanlı gibi çıkar neyse söylerim.
-Kız başıma madonna kesildi... Sanki dünyanın en güzel kadını... Bi hava bi hava....
-Ben sildim mi silerim. Özür dilese umrumda değil... Bir tükenmezkalem düşün silgiyle silersin izi kalır. Ben de iz bile kalmaz aha öyle silerim... {bu cümle inanılmaz değil mi?}
- Sonra yukarıdaki cümlenin kalemsiz halini yine söyledi...
-Eh tabi doktor oldu ben iki yıllık okul bitirdiğim için beni küçümsüyor. Ben daha akıllıyım ondan... vs...


Ve daha aklıma gelmeyen bir sürü şey... Düşündüm de bazı erkekler evlerini bırakıp kaçıyorlar ya, işte böyle insanları görünce hak veriyorum sanki... Bu dırdıra kim dayanabilir ki? Adamın gıkı çıkmadı cidden.. Yazık üzüldüm...

Ev gibisi

Bazı sebeplerden dolayı evimde kalamadığımdan sırtımda çantam, içinde pijamalarım bir iki kıyafet falan her sabah işe gelip akşamları tanıdıkların evine sığınıyorum [çok acıklı oldu]. Anladım ki ben asla göçebe olamazmışım. Ben kasabalıyım kardeşim..Ev-cil-im.. Kurulu düzenim olacak ve asla kıpırdamayacağım yerimden... -ki konumuz bu değil asla.. Zaten konu da yok adamakıllı... Demek istiyorum ki; yığınla okumam gereken kitap, yığınla izlemem gereken film ve yine yığınla çerçeveleteceğim fotoğraf var fakat ilk olarak evime, yatağıma kavuşup uyumak istiyorum...


Beni konuk etmiş herkese teşekkür ediyorum, ayrıca yine bu evlerden birinde bir sürü eski basım tozlanmış, örümcek ağı bağlamış Aziz Nesin kitabı buldum. Değmeyin keyfime =)

29 Kasım 2008 Cumartesi

Yürüyen bandlarla karayolundan karşıya geçmesi beklenen insan

Bu vahim ve dünyanın en gereksiz olayı şu haberden öğrendiğim kadarıyla İzmit'te yaşayan biz zavallıların başına gelecekmiş. Her geçen gün İstanbul'un küçük bir kopyası haline getirilmeye çabalanan şehirime bir de yürüyen band konacakmış. Bu son yapılanmaya "gösteriş merakı" ndan başka diyebilecek bir şey bulamıyorum. Daha önce de belirtmiştim evvel bir yazımda üst geçit çalışmalarının ne vahim bir durum olduğunu. Şimdi o zaman yapılan üst geçitleri yıkıp zannederim yürüyen üst geçit koyacaklar. Eh lale mevsimi geçtiğine göre millet tedirgin, şehirde bir halt olmuyor diye... Zaten belediye ne zaman başladığını unuttuğum lanet bir yol yapmakta De-yüz karayoluna. Canımıza ot tıkadı nefret ettik yolculuk yapmaktan. Bu yapılanmaya baktıkça "ne zengin bir şehiriz biz ulan oh gelsin yollar gitsin alışveriş merkezleri" tribime bir de yorulmadan geçeceğim boğaz köprüsü manzaralı üst geçidim olacak... Geçitten indikten sonra itiş kakış balık istifi minibüse binip eve gideceğim. Çünkü sayın yöneticiler İzmit'in en büyük gereksiniminin bir adet yürütmeyen üst geçit olduğu kanaatindeler...

Haberin birkısmı şöyle; " Ekonomik krize rağmen Kocaeli Büyükşehir Belediyesi daha önce planladığı ve İzmitlileri sahilden ayıran D-100 Karayolu’nda karşı geçişi rahatlatacak üç ayrı noktaya konulacak üst geçit inşaatını sürdürüyor. Bunlardan biri boğaz köprüsü şeklinde olacak. Yayalar yürüyen bandlarla karayolundan karşıya geçecek."


Şehrimin keşmekeş İstanbul'a benzetilmesini istmiyorum.

Çevrede her yaz lale görmek istemiyorum.

Benzin ucuzladığı halde minibüs fiyatlarına zam gelsin istemiyorum.

2 adımda bir alışveriş merkezi kurulmasına müsaade etmenizi istemiyorum.

Denizi doldurup park yapmanızı istemiyorum. Bunun yerine denizi tertemiz yapmanızı istiyorum.

Buna göre Kocaeli Belediyesi mensuplarının bir an önce ceplerinde lale soğanları ve yürütmeden geçiren bandlarıyla şehri terk etmelerini talep ediyorum.


27 Kasım 2008 Perşembe

Ağzım var konuşuyorum

"Halit Ziya Uşaklıgil yazdığı kitabı bir sehpanın üstüne koydu ve "kitabın tüm baskıları toplatılsın" emrini verdi. Şaşkındı. Nasıl böylesine sığ ve masum bir kitap yazabilmişti? Yaratmak istediği karakter akıllarda niçin nefret uyandırmamıştı? Gözlerini televizyona dikmiş bunları düşünürken kitap ile hiç alakası olamayan olaylar karşısında gözleri faltaşı gibi açık vaziyette olduğu yere yığılıverdi..."

Uşaklıgil'in yaşasaydı sevgili Aşk-ı Memnu'su için böyle düşüneceğini varsayıyorum.




Bu gece hususi oturdum ve baştan sona izledim diziyi... Herşey gayet yerindeydi... Firdevs'in yarattığı tiksinti, Cemile'nin çaresizliği, Peyker'in kendine has saflığı, Behlül'ün umarsızlığı ve kafasındaki tilkileri vs... Sıra tam Bihter'e gelmişken ben dağıldım... Şaka gibiydi Bihter'li sahneler... Bihter 30 cm'lik pabuçlarıyla merdivenleri tırmandı, aynı pabuçlarla merdivenleren indi, yalpalaya yalpalaya gitti mutfağa hizmetlileri kovdu... Tüm gün o yükseklikte dolaştı... Sonra gitti akşam yemeği cicilerini giydi yine o maxsimum topuklu ayakkabılarıyla merdivenlerden inmeye çabaladı... Eh gece de makyajını temizlemeden yattı uyudu incecik geceliği ile...


1- Havalı ve bakımlı gözükmek adına tüm gün abiye elbiselerle dolaşmak zorunda mı bu karakter?
2- Kış bastırdığında kürk mü giyecek evin içinde?
3- Adnan'a kafa tutarken seyircide yaratacağı gülme krizine müsaade eden yönetmen çay molası mı vermişti?
4- Bu nemenem bir oyunculuktur?
5- Gözlerini kocaman açarak ve ağzını büzerek olabilecek en yapmacık tavırla nasıl oynayabildi bu sahneyi Beren Saat?


Tüm dizi keyfimin canına okuyan Sayın Saat'i ve yönetmeni kınıyorum. Ve rica ediyorum Bihter normal bir insan gibi giydirilsin en azından evinin içerisindeyken, abeslik gözü alıyor çünkü...


Bu saydıklarımın dışında Selçuk Yöntem, Adnan'ın gözündeki hayal kırıklığını, yemek masasında Firdevs'e geçirdiği laf sonrası alaycı bakışını inanılmaz iyi yansıtmış ekrana...


Fakat başrol oyuncusunun bu yeteneksizliği diziyi çok beğenilen bir dizi yapacak mı merak ediyorum.

İki Yeşil Susamuru


"...Mutsuzluğun ilk patalojik belirtisi, köklü alışkanlıklarını terk etmek ya da abartmaktır. Uykusu kıt birisi uzun uzun uyumaya başlar, sigara içmeyen sigaraya dadanır, titiz olan serkeşliğe, konuşkan bir başkası sessizliğe gömülür. Yemek sevgisi oburluğa, içki sempatisi alkolizme, karamsarlık zifiri karanlığa dönüşebilir."


Belki sizlere çok abes gelecek fakat ilk kez Buket Uzuner okudum... Sebep olarak bana fazlasıyla itici gelen kitap isimleri ve kapak tasarımları diyebilirim. Öncesinde Uzuner'i okumuş kişilerle konuştum... Kitaplarını nasıl bulduklarını sordum... Çoğu kişi bahsettiğim kitabı orta okulda okuduğunu söyledi ve tabii beğenmediklerini... İnternet araştırmamda aldığım sonuçlar; sıkıcı, zaman kaybı gibi olumsuz eleştirilerdi çoğunlukla... İki gün elimde kitap gezdim durdum...Kararsızdım. Sanırım kitabı yarısında bırakmaktan ve rafa kaldırmaktan çekindim ki bunu daha önce yaptığımı hiç hatırlamıyorum.

Nihayet kitabı bitirdim. Fazlasıyla beğendim... Sıkılmadım, zamanım kaybolmadı, deli saçması olarak asla nitelendirmedim. Aksine olay çizgisini fazlasıyla şaşırtıcı buldum. Anlatımı anlaşılır, karakterler iyi işlenmiş... Aslında kitap içi kitap betimlemek zor olsa gerek... Gerçeklerin düğümlenmiş yumak biçmine sokulduğu hayali bir yaşantıyı kitabın son sayfalarına kadar normal ritminde ilerlerken, tekerleği tümseğe girmiş araba gibi gaza basıyorsunuz... Heyecan ve merakınız en tepede iken kitap bitiyor. Bizlere de neye inanacağımıza karar vermek kalıyor. Hepsi bu...

İyi ki daha erken bir yaşta okumamışım diyorum şimdi... Yoksa cidden algılamakta zorluk çekerdim kitabın duygusal gelgitlerini...

Kitabın detaylı bilgisi

Ferhunde Problemi

3 Sezondur izliyoruz Yaprak Dökümü dizisini. 3 yıl yani... Eh diziyi bilmeyen yok, kitaptan uyarlama olması da izlemeyenler için bile fikir sahibi yapmıştır. Ferhunde kötü bir karekter. Aslında fazla zeki olmayan fakat olan aklını da hinliğe çalıştırdığı için çevresine olan zararı yadsınamaz.


Dizinin son sezonuna baktığmızda görüyoruz ki; Ferhunde Şevket'i boşamaya yine binbir karmaşa yaratarak razı oldu, yaptıkları yanına kâr kaldı ve daha önce de beraber olduğu Levent'i nişanlısından ayırarak kendisine aşık etti. Sonra Levent, Ferhunde'nin daha evvel karıştırdığı haltlar hakkında bir çok olaya tanık oldu. Ve adam tınmadı bile... Gitti son model araba aldı hatuna. Ve dün geceki bölümde evlenme teklif etti. Kafam kadar büyük bir yüzükle hem de...

Levent; yakışıklı, zengin, kariyeri olan ve cool bir adam imajı çiziyor. Sizce gerçek hayatta bu ilişki durumu evlilikle mi sonuçlanırdı ben merak ediyorum açıkçası. Acaba Ferhunde bunu hakediyor mu? Eminim diziyi izleyen çoğu kişi son bölümlerde Levent'i "salak" lıkla itham etmiştir içinde. Ben dışımla itham ettim ne yalan söyliyim.

Diğer tarafta Ferhunde'nin arkadaşı Gülşen var. Mazbut, hanım, iyi bir kız... Peki Ferhunde 2 koca eskitip bir de sevgili yapmışken Gülşen'in bahtı mı karadır?

İşte ben bu dengenin kurulmasını istiyorum bu dizide... Adalet istiyorum... Ferhunde artık dört ayak üstüne düşmesin lütfen.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Ekmek yoksa kömür ye


Seçim öncesi dağıtılan kömür, erzak vs. rüşvete mi girer?

Benim aklıma takılan ilk soru bu. Rüşvet dinimizce günahtır. Akp iki yıldır sanırım bu gibi dağıtımları yapmakta ve karşılığında oy sözü almaktadır. Karşılığı beklenen iyilik yapmak da Müslümanlık'ta yoktur.

İkincisi bu kömürün-erzağın parasını kim ödüyor? Yoksa halkın -yani senin benim- verdiğim vergilerle mi karşılanıyor bu ödemeler? Şimdi nedir bu? Hırsızlık mı?... Halkın parasını kendi amaçların için rantın için kullanmak hırsızlıktır...


Bakara Sûresi 188. ayet diyor ki;
"Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin."


Tabi kömür dağıtıcılarına sorarsanız eğer ki; aç-yoksul-fukara aç mı kalsın, üşüsün mü? Yardım yapılıyor o kişilere vs... Milleti iyice "aptal" yerine koyuyorlar...

Punkreas.org teması pek hoş


25 Kasım 2008 Salı

Unutulmayan Söyleşiler

Emin Çölaşan'nın “Hürriyet” ve “Milliyet” gazetelerinde 1984-1989 yılları arasında yaptığı röportajlardan oluşturduğu bir kitap. İlk baskısı 2000 yılında yapılan Unutulmayan Söyleşiler Tarihe düşülen notlar kitabında yer alan tam 22 röportaj var. Bu röportajlardan en çok ilgimi çekenler; Aziz Nesin, Vesamet Kutlu (Fatin Rüştü Zorlu'nun metresi), Turgut Alpagut (Emekli İhtilalci), Emekli Albay Tarık Güryay (1960 Yassıada komutanı), Turgut Özal devrinin Uzakdoğu rezaletini anlatmış bir kişi, Prof. Dr. Seçil Akgün (Tarihçi), Leman Karaosmanoğlu (Atatürk'ün Dostu), Ali Elverdi (Emekli General), Musa Öğün (Eski TRT Genel Müdürü), Erol Simavi (Eski Hürriyet gazetesi sahibi)...


Kitaptan sonra 27 Mayıs 1960 İhtilali, 12 Eylül 1980 İhtilali, 12 Mart Muhtırası, 22 Şubat-21 Mayıs Olaylarını farklı taraflardaki insanlardan dinlemiş oluyorsunuz. Mesela Aziz Nesin'in Kraliçe Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi ve Mısır Kralı Faruk tarafından toplu olarak mahkemeye verilerek 6 ay hapis yattığını biliyor muydunuz? Ya da Ali Elverdi'nin ihtilal yapan kişilerin bildirisi sonucu radyoyu basarak ihtialiln olmadığını duyurduktan sonra tekrar ihtilalcilerin ihtilal var konuşması yapmasını? Her ne kadar trajikomik bir durum olsa da idamlar bu durumu gölgelemiştir. O dönemleri yaşamamış kişilerin Türkiye'nin yakın tarihini daha iyi anlayabilmeleri için okunması gerektiğini düşündüğüm bir kitaptır.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Ece

Hayatım boyunca hiçbir öğretmenime karşı büyük bir sevgi beslemedim. Kendimi bildim bileli her zaman mesafeli ve belki de çekingendim. Benden ne bekleniyorsa o şekilde görevlerimi yaptım ne daha az ne daha fazla. Yıl sonunda karnemi aldım "haydi bana eyvallah" modunda yine benden beklendiği gibi tatilimi yaptım... Bu durumu 1 yaşımdan evvel kreşe verilmeme ve üniversite son sınıfa kadar her zaman öğretmen sahibi olmama bağlıyorum.
Zor bir meslek öğretmenlik. Her öğretmen adayının psikiyatr kontrolünden geçmiş olmasını gerektiğine inanıyorum. Yahut her öğretmenin 2 yada 3 ay arayla yine aynı kontrolden geçmesinin gerektiğini düşünüyorum. Çünkü öğretmenlik bina inşa etmek gibidir. Ne kadar sağlam bina istiyorsak harcı o kadar hoşgörüyle karmak gerekir. Bu da demek oluyor ki herkes öğretmen olamaz. Gerçekten öğretmen olabilmiş kişilere mesleklerinde daha nice mutlu yıllar dilerim.


Ek: 22 Yaşında ilk öğretmenlik deneyimi için İzmit'ten kalkıp da Muş'a bir garip köye giden Elif Bilge'nin de öğretmenler günü çok çok kutlu olsun. Seninle gurur duyuyoruz.

22 Kasım 2008 Cumartesi

Zeitgeist The Movie



Uzun zamandır izlemek için can attığım belgeseli en sonunda buldum... Alt yazılı olması ise bir nimet bana göre... Gecenin bir vakti oturdum izledim merakla... Tahmin edilen gerçekleri belgelerle surata çarpılması korkuyu tetiklese de aslında insanlığa çok büyük bir uyarıdır Zeitgeist the movie... Yaşadığımız ekonomik krizin geleceği noktayı aynı biçimde defalarca yaşamış olan bu dünya halen "nasıl?" sorusu ile cebelleşiyorsa bu ciddi bir hafıza problemidir demek oluyor.


Belgesel 3 bölümden oluşuyor. İlk bölüm "din" temeliyle aslında dinin en büyük kandırmaca olduğundan ve Hz. İsa, Hz. Musa'nın düzmece olduğundan bahsederek belgeselin ciddiye alınmasına engel oluyor. Hatta Hz. isa'nın olduğuna ait herhangi bir kanıt olmadığını söyleyerek Kuran-ı Kerim'e açıp da hiç bakılmadığını ve inanılmaz saçma bir tezle ilk bölüm bitiriliyor. Ve din bölümünde asla "İslamiyet" kelimesi geçmiyor. Çok ilginç (!)


2. ve 3. bölüm ise detaylı olarak Amerika'nın geçmişteki politikasını ve gelecekte ne yapmak istediğini gözümüze sokuyor. Özellikle Amerikan halkına "aptal olmayın" çağrısı yapılıyor defalarca. 09/11 saldırılarının mantıklı açıklamaları ve hükümetin duyarsızlığını da 2. bölümde açık açık görebilirsiniz.


Belgeselin son bölümünde Kuzey Amerika-Kanada ve Meksika'nın kullanacağı "Amero" isminde bir para biriminden söz ediliyor. Yani "Euro" gibi ortak bir para biriminden. Kısacası uzun bir zaman dilimine yayılmış plana göre Dünya= Tek devlet, tek güç=Amerika.


Benim şahsi fikrim ise; her an elalemin kafasındaki dünya tanımı için bok yoluna gidebilirsiniz, buna göre yaşayınız.


Video penceresi çalışmazsa Buradan da izleyebilirsiniz.

21 Kasım 2008 Cuma

Puslu Kıtalar Atlası

1995 yılından bu yana kitapçılarda olup da 2008 yılının Ağustos ayında farketmiş olmam beni hayli üzmüş bir kitaptır Puslu Kıtalar Atlası . Bu hafta düzenlediğim dolapta bulup okumadığımı farkettim ve oturdum kırmızı koltuğuma, açıp başladım; "Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra....." diye okumaya... Anlamadım... Önümdeki yazılar değişik ve heyecanlı ve hatta iç gıcıklayıcı... Baştan başladım okumaya daha bir hikayebâz(!) triplerinde...




Sayfalar ilerledikçe Alibaz girdi devreye tüm uykusuzluğu ve asiliğiyle, Bünyamin kazdı lağım çukurlarını koynunda atlasla, Arap İhsan kaldı tek gerçek... Sayfalar ilerledi Hınzıryedi uyandı Ebrehe sonsuz hıza yaklaşamadı takıldı kaldı mesih rivayetinde... Dilenciler sardı her yanı Dertli'nin yıldırımları gelesiye kadar... Masal masal üstüne ekildi ve sonuç sığmaz oldu beynime... Tabi bunlar benim düşüm de olabilir yahut ben bir başkasının düşü olabilirim... Tüm bu söylediklerimi bir kenara koyarsak en güzel düşü gören bana göre kitabın yazarı İhsan Oktay Anar 'dan başkası elbette değil.


Yazarın fevkalade üslubu ve tasvir yeteneği dışında benim edebiyatta en sevdiğim durum olan isim-lakab renkliliğini ustaca işlemiş masalın satırlarına... Çeyizlik dantel misali koydum sandığa günü gelince açıp birkez daha okumayı umuyorum bu atlası...

20 Kasım 2008 Perşembe

Beni hatırladın mı?

"Bir gece merdivenlerden yuvarlandım sabahına gözlerimi bir hastanede açtım. Tarihlerden 2007. Yoo yo değil! Ama ama ama merdivenlerden yuvarlanmam 2004 yılındaydı... Nasıl yaaaa? Bir gecede 3 yıl nasıl geçer ki? Yönetici mi oldum şirkette? Hem de Cehennemden gelen kaltak patron lakabıyla?!?!?! " Desem o anda kendimi tımarhaneye kapattırırdım. Fakat Lexi böyle yapmıyor. O bilmediği, hatırlamadığı hayatına kaldığı yerden devam etmeye çabalıyor....

Canım eğlenmek istediğinde açıp okuduğum İngiliz yazar Sophie Kinsella 'nın Temmuz 2008'de çıkan son kitabı Beni hatırladın mı? belleğimdeki yerini aldı. Hem de bir günde... Sabah başladığım bu mucize kitap akşam bitiverdi.. Ve tüm kitaplarını okuduğum için artık yazarın en iyi kitabını seçme hakkımı kullanarak 10 üzerinden 7 ile "altın alfabe" ödülünü bu kitaba veriyorum... Sophie her kitabında kendini geliştiriyor gördüğüm kadarıyla... İlk kez bu kitabının içinde dolaştım bu kadar rahat. Karakterin diğer kitaplarına oranla daha aklı başında olması gerçeğe daha yakın bir izlenim bıraktı bende... Boş vaktiniz varsa okumanızı dilerim.


Bu arada merak ettiğim yazarın bu kitaplarının senaryolaştırılarak film yapılması için ne kadar fiyat biçtiği. Halen beyaz perdede bir tekini dahi göremediğim için şaşkınım hepsi bu...

19 Kasım 2008 Çarşamba

Başucumda Müzik

"Ne olursa olsun hayatını durdurma! Durup hayata bakmaya başladığın zaman yaşamak zordur."

Lise yıllarımdan beri okumuyordum Kürşat Başar. Belli bir sebebi olduğundan değil, duygusal yoğunluk kaldıramayacağımdan belkide. Her gittiğim markette yapıştığım kitaplığa yine tutkallanmışken gözüm ne zaman ilişse, " yine bilindik bir eski zaman aşk hikayesidir" diyerek burun kıvırdığımı itiraf ediyorum yazarın kitaplarına. Önyargı böyle bir kör kuyu işte... Neyseki en sonunda Başucumda Müzik kitabını aldım elime ve başladım okumaya... Ama ne okumak... Sadece iki gün sürdü... Geçen her sayfa ile birlikte elimde kamera Paris, İstanbul, Ankara, Londra her nereye gidiyorlarsa koşmak istedim Leyla'nın, Fuat'ın peşinden... Ete kemiğe bürünmüş aşkı omuzlarımda kaldırıp "işte burada görüyor musunuz?" demek istedim.


Arada kitabın yazarının bir erkek olduğunu unuttum ve bilindik duyguların sadece bayanlara mahsus arı ruh hallerinin bu kadar iyi bir biçimde anlaşılarak yazılmış olmasına şaştım. Umutsuzluğa kapıldım Leyla'nın yerine bazı bazı... İradesine ve sabrına hayranlık duydum çoğunlukla da... "Ben bekleyemezdim", "belirsizliğin peşinde senelerimi harcayamazdım, korkardım" dedim kitaba. Zamanla değişen aşk mı bunu sordum kendime... Sadece yarım asır evvel yaşanmış aşk bu kadar mı güzel, gözü kara, dolu dizgin, vazgeçilmez? Bunun yanısıra gizli aşkın ardında kalan bir de Türkiye'nin yakın siyasi geçmişi anlatılır. Gerisini de kitaptan okuyun bana kalırsa. İyi okumalar dilerim.


Kitaba konu olan aşkın gerçek kahramanları için;
Bkz.
Fatin Rüştü Zorlu
Bkz.
Vesamet Kutlu

16 Kasım 2008 Pazar

Unutmayacağım iki şarkı

Ajda Pekkan, çocukuğumun en sarışın kadını... Kulağıma değişik gelen müziği ve o günlerden yer etmiş sadece bu iki şarkı... Sabah sabah aklıma geldi ve aradım taradım, defalarca dinledim belki... Size de dinletmek istedim.













15 Kasım 2008 Cumartesi

Çantayı açtım

lalinlalout beni mimlemiş çok uzun bir zaman sonra... Çok zor ve kısıtlı bir konu benim için çantamın içi hatta dışı... Bir kere onca çantam arasında her daim kullandığım yandan asmalı pazardan aldığım deri siyah çantam hep yanımdadır mesela :) Tüm döküntümü sadece o topluyor da ondan.

İşte döküntüler de aşağıda... Olmazsa olmazlarım demeyelim de yanımda bulunması gerekli tüm malzeme budur. Genelde sabah makyaj niyetine yaptığım bir şeylerden sonra gün içerisinde asla makyaj tazelemem bu sebeple yanıma da almam zaman zaman...

Ben de birisini mimleyeceksem bu kişi Merope olur kanaatimce, eğer dilerse...

14 Kasım 2008 Cuma

Çok kötü hareketler bunlar

* Otobüste yanımda oturan kadınların o kocaman çantalarını devamlı açıp kapatmalarına ve çantanın fermuarından çıkan sese sinir oluyorum. Bazı çantalarda o kadar çok göz var ki ne arıyorsalar artık birini açıp birini kapatarak inanılmaz bir devinim yaşıyorlar. Ben bu tür kadınları düzensiz ve dağınık addediyorum.


* Minibüse binip ücretimi uzattıktan sonra bir yer bulup sığışıyorum, açıyorum kitabımı okuyorum. Benimle beraber aynı zamanda dershaneden çıkmış ilk öğretim öğrencileri de biniyor minibüse şakalaşarak oturuyorlar koltuklara. Bir müddet sonra minibüs gezmekten evine dönen kadınlarla doluyor ve utanmadan yer istiyorlar. Şimdiki çocuklar akıllı ki kalmıyorlar çünkü sırtlarındaki çantalar hayvan ölüsü kadar ağır. Bu kez kadınlar mırınkırın ediyorlar... İşte dün yanımda oturan paçoooooz demek istediğim benden daha yaşlı bir hatun söylenmeye başladı, "kalksana öğrencisin sen" gibi bir şeyler... Tabi küçük kız kalkmadı. Döndü önüne devam etti söylenmeye... Bu dakikadan sonra beni kimseler durduramazdı zaten. Arkamı döndüm küçük kıza baktım sonra yanımdaki paçoozun kulağına eğilerek "öğrenciler para veriyor mu minibüse binerken?" diye sordum. O da "veriyorlar tabi" dedi. Beklediğim cevabı da alınca "O halde onlarında herkes kadar oturmaya hakkı vardır, kalkmak zorunda değil asla" deyiverdim. Döndüm kitabıma. Paçooz da sustu. Evet! Dayak yiyebilirdim. Ama yine olsa yine de aynı şeyi derdim zannediyorum.


* Hürriyet gazetesi'nin kitap klübü ile birlikte hediye ettiği Latife Hanım kitabının sabahın 0700'sinde tükenmiş olduğunu öğrendim sinir oldum. Akşam gazetecileri dolaşarak arayacağım çaresiz.


* Yine sababları servis saatlerinde fırına girerek dakikalarca "onu mu alsam bunu mu alsam?", "şu ne kadar?" "içinde ne var?" gibi lanet sorular soran kadınlardan da nefret ediyorum. Ayağında pijamalar, ardında servise yetişme telaşında bi tarafından ter akan insanlar bekliyoruz.

13 Kasım 2008 Perşembe

Alkışlarım 120 için.


Sinemada mutlaka her filme emek verilir fakat verilen emeğin, harcanan zamanın izleyiciye adapte etmek de gereklidir. İşte 120 böyle bir film benim gözümde. Tarihin gerisinde kalmış bir hikaye ve biz bu hikayeden habersizdik filme kadar. Van'da geçiyor film. Ocak ayında ve yıl 1915... Bir belde... Seferberlik... Ermeniler... Kışkırtmalar... Tacizler... Dağlardaki çeteler... Harp... Olmayan cephane... Yürekleri büyük doğuştan yiğit 12-17 yaş arası çocuklar... Harp yerine taşınması için hazırlanan cephane ve 120 adet evlat. Bu 120 evlattan geriye donmadan dönmeyi başaran 40'a yakın çocuk ve en sonunda dolup taşmış mezarlardan sonra sadece 22 tanesinin hayatta kalmış olduğunu belirterek bitiyor film. Geliyor bir fil oturuyor üstünüze o dakikadan itibaren. Sıcak yatağınıza girip uyumak ayıp geliyor ilk zamanlar. Kendinizi o çocukların yerine koyamıyorsunuz, belki de gönlümüz onlar kadar vatanla dolu değil, bilmiyorum. Bildiğim tek şey; bir zamanlar insanlar tahmin edilemeyecek acılar çektikleri...

Karlı dağlar aşılarak kazanılan bir ülke burası... Hayatının baharında kurşunlara göğüs germiş insanların kurduğu bir Cumhuriyet var bu topraklarda. İşte filmde asıl anlatılmak istenen buydu. Amacına da ulaştı benim düşünceme göre... 2 koca yıllık emeklerine değen bir film çekmiş olan Özhan Eren ve Murat Saraçoğlu'na teşekkürler.

12 Kasım 2008 Çarşamba

"Peri Tozu" hakkında demeç veriyoruım


"Sihiri ararken, aşkı buldular" sloganıyla beni dumurlarda gark etmiş Peri Tozu isimli filmden bahsetmekle başlıyorum sabaha. Türk filmlerine olan önyargımızın kırılmaya başladığı bu dönemlerde Türk yapımı filmlere daha fazla ağırlık veriyorum arşivimde. Fekaat Peri Tozu gibi filmleri bir hevesle alıp izledikten sonra bütük umutsuzluğa kapılıyorum. Filmi ne kadar kötü ve vasat olursa olsun son dakikasına kadar izliyorum ve bazı kararlar veriyorum kendimce. Mesela Peri Tozu'ndan sonrası için aldığım karar; bir daha İpek Değer'in oynadığı herhangi bir filmi izlememek. Evet bu oyuncuya yaptığım koca bir haksızlık belki fakat mimik yoksunu bu ablamızı bir kez daha izlemek benim Türk sinemasına acımama sebebiyet verir. Bunun haricinde film özentiliği ve alçıpan oyunculuğu yanında aklımıza bir çok filmi getirmiştir. Mesela; Amelie ve masal karakterleri üzerinden yapılmış tüm filmler. Yıl 2008 ve dünya sinemacıları artık bu furyadan elini eteğini çekmişken biz hala Peter Pan üstünden alakasız bir film yapıyoruz. Ortada ne peri var ne de toz. Sadece tüp çikolata seven, sigara ve içki tüketen gidip aşk adı altında Cem isminde bir adamla yatıp [sahneler bana göre çok cesurdu hele böyle bir film için???] sonrasında basıp giden, kanadını evde unutmuş gibi davranan bir kız ve peri ile bu kızın [Deniz] kastedildiği garip duruşların barındırmış 101 dakika.


Diğer oyuncu, sakallı hali çok karizmatik olan Mehmet Ali Nuroğlu. Hani Çemberimde Gül Oya'da oynamış delikanlı. Filmde sanırım setten birileri ona; "çok kızgın ol Mehmet" demiş ki kendisi film boyunca öfkeli, depresif ve sorumsuz bir genci oynuyor. Barda çekilen cesur seks sahnesinde de bu öfkesini korumuş olan Mehmet'i kutluyorum.


Merak edenler için söylüyorum peri tozu Kapadokya'da bir adet kayadan parmakla kazınarak alınan bir tozdur. Gidip kavanozlara toz doldurup hastanelere serpebilirsiniz. Tabii diyeceksiniz ki; "ordaki imayı anlamadın mı? Olay toz değildi umuttu falan diye.. " E kardeşim madem ima ediyorsun ne diye karakterlere aptal rolü yaptırıyorsunuz." Düşündükçe ışıkçının kostümcüsünün emeklerine, zamanına acıdım cidden.

Ama yine de filmin ardından öğrendiğim bir şey var.
"Tencerenin dibini sıyıranın düğününde yağmur yağarmış" Kır düğünü yapacaklara uyarımdır bu.

11 Kasım 2008 Salı

Elf&e internetten de satış yapan bir sitedir. Fiyatlar da gayet makûl.