31 Aralık 2007 Pazartesi

2007 Biterken

2007 'nin son günü tüm bunalmışlığımı aşarak yazmak istedim bir iki satır. Bana göre Allah'ın belası bu nadide yılın bitmesi ne kadar hayra yorulur bilemem fakat yine de gülümseyen gözlerle bakmak gerek öyle değil mi sıradaki yıla? Kısa bir muhasebe yaparsak ben bu yıl bir büyüdüm, bir olgunlaştım şaşırıp kalıyoruz ben ve ben. Sanırım artık daha kötümser ve melankoliğim. Kendime bir veda botu yazarsam eğer hayatımın sonunda kesinlikle bu yılı kırmızı kurşun kalemle ve italik yazacağımdan şüpheniz olmasın. iyi ki bir yılda 12 ay var; Allah muhafaza 15 falan olsaydı ben 2007 'nin dibine dinamitleri dizip ateşlemem işten bile değildi.

2008 inanılmaz heyecanlı bir sayı bana göre. Bir kere çift rakam diğerlerini bu sebeple solda 0 bırakma güzeliğine sahip. Tabi bu yıl içinde ölürsem bir yerlerde patlar bu teorim, dua edin ölmeyeyim. Önümüzdeki yıl bana iyi bir şeyler gitirsin... Rica ediyorum ilgili mevkilerden.

Amin!


Şimdi kendime armağan ettiğim şarkıyı dinliyoruz. Ayağa kalkıyoruz... İleri geri sallanıyoruz.. İlah Madonna söylüyor efendim, Like A Virgin.... İleri geri.İleri geri..

Like a virgin
touched for the very first time
like a virgin
when your heart beats
next to mine







28 Aralık 2007 Cuma

Başka Yarınlar

Bugün yüzünde başka bir güzellik var senin,
Bugün dudağında başka bir tat var,
Boyunda başka bir yücelik.
Bugün kırmızı gülün bir başka daldan.

Ayın gökyüzüne bugün sığmamış.
Göklere benzeyen göğsün bugün daha geniş.
Hangi yanından kalktın bu sabah, söyle,
Bir başka kavga var dünyada senin yüzünden,
Dünyada bir başka gidiş.

Biz senin gözlerinden gördük
Aslanlara meydan okuyan o ceylanı,
Başka bir ovası var o ceylanın bugün
İki cihandan da dışarı

Seven insanın ayağı mı yok,
İşte ona ölümsüzlük kanadı.
Yukarılarda onunla uçar gider.

Gözlerin denizinde onu arama.
O inci başka bir denizde

Bakarsın bugün sever bu yürek,
yarın sevilir bakarsın
Yüreğimin özünde başka yarınlar var.


Mevlâna Celaleddin Rumî

27 Aralık 2007 Perşembe

Kusmuk tadındaki gülümseme

Bazen insan hiç görmek istemediği bişiler görür. Hiç aklına gelmeyen şeyleri belki de. Sonra onun karşısında uzun uzun sigara içer. Sorgular. Kafasında dünyaları bile aşan. Cehennem kapısına kadar dayanan düşüncelere dalar. Alevlerin arasına atlamak ya da atlamamak, Tereddütte kalır. O sandığımıza emanet ettiğimiz kızgın demir çıkıverir birden Ciğerime saplanır. Daha da baskı yapar. Acıdan bayılırsın. Sorgulamaya devam edersin. Fıldır fıldır döner herşey çevrende.

"Ben şimdi nerdeyim?" dersin. O gözlerle karşılaşırsın. Büzülmüş dudaklarla. Hemcinslerini sorgularsın bu kez. Sahiplenilmeyi. Ne kadar uzakta olsa. Midem bulanır. Acıyla karışık. Kusmuk tadı gelir ağzına. Biraz da kan. Tırnağınla masanın kenarını oymaya başlarsın. Kırılır. Tırnak..8. sigara içini doldurur. İç çekmeye başlarsın. Sonraki kelime "anne" olur...

"kırılmış bilek gibi bakar gözlerim, kalbi camdan, yaraları camdan, kabuğu buzdan sevgilim"
"biliyosun! sokak soğuk, sesim buruk, mektubumun ağzı bozuk..olsun eve dönelim"

Neyi hakettim? Neyi haketmedim? Düşünür dururum. En iyi yaptığım şey. Ve en gereksizi. Sonra 1.5 aydır gürül gürül ağlamadığımı fark ederim. Fareli köyün kavalcısı boktan bi türkü tutturur. Kibritçi kız son kibritini yakar. O güzel ayaklarını karların içine gömer. Sımsıcak kum misali...

"sokak soğuk, sokak soğuk, nolur eve dönelim"
"çok acıdım, çok acıktım sevgilim.."

Şeytanlar çevremde bana gülerken ben daha ne kadar sert kalabilirim?

"ipi çek, ipi çek, beni çek"
"çok acıktım,sevgilim"

ps: Tırnak içindeki cümleler Umay Umay-Kalbi Camdan şarkısına aittir.

Kendimi resetlemeye gidiyorum. Tetikte olun..

İşte bir yıl önce aynen bunları yazmışım...

26 Aralık 2007 Çarşamba

Hacivatın Uçkuru

Geçen gün "Hacıvat ve Karagöz Neden Öldürüldü?" isimli filmi tekrardan izledim. Yine çok eğlenerek yine sonunda malüm burukluğu hissederek. Bir yıl evvelinde düşündüğüm şeyleri bir kez daha düşündüm;

Hacivat 2007'de yaşasaydı tam bir kazanova olurdu diye geçti aklımdan. Don Juan falan halt etmiş yanında. Zorro köpeği olurmuş belli ki. Ben küççükken, ufacıkken, kreş sıralarındayken getirmişler, germişlerdi bir perde. Adam geçmiş perde arkasına saçma sapan iki tane çubuk;

"vay karagözümmm nereye böyle?"

"hiççç hıcıcavcav sana ne"

Falan filan. Ne kadar da korkunç değil mi? Çocukların psikolojisini bozmaktan başka bir işe yaramıyor bunlar. Ben mesela çok korkmuştum onlardan. Böyle perde arkasından gölgeler, sesler falan. Bundan 23 yıl sonra; "Havıcat-Karagöz neden öldürüldü" filmi çekildi. Bir de baktık Hacıvat, Beyazıt Öztürk.[wash] Karrdeşim bu ne endam, bu ne yakışıklılık, bu ne uçkuruna düşkünlük. O perde ardında kara saçlı, sakallı Hacivat olmuş bize nurtopu gibi bir afet-i devran. Gerçekçi olalım biraz :) Yıllarca yalan mı söylediniz bize :) Bir de Nasreddin Hoca'ya değinmek isterdim ki başka yazıya kalsın. Demem şu ki; Nasreddin Hoca ile Noel Baba neden bu kadar birbirlerine benzemektedirler? Yoksa bilinmeyen, gizli kalmış bir akrabalıkları neyim mi vardır? Merak konumdur. Herneyse acelem var...

Çekiştirme Peter Pan...Geliyorum dedim ya...

24 Aralık 2007 Pazartesi

Altın Yumurtlayan Zaman

"Olur mu anımsamamak onaltıncı Louis'i
14 Temmuz 1789 akşamı, Louis,
Şöyle yazmamış mıydı defterine:
'Bugün kayda değer bir şey yok..'"



Cemal Süreya doğru mu demiş bilemem ama bence de bugün kayda değer bir şey yok. Boşa mı geçti ki? Hayır! Sadece fazla hızlı geçti hepsi bu. Yanılmaktayım çok fazla.

Yıldız Kenter geldi aklıma yanılmaktan bahsedince. Hep birşeylerin bitivermesinden korkan o şaşkın yüz. Her an ağlamaya hazır sulu gözler. Aynı benim göz damlalarımla dans ettiğim anlarda olduğum gibi. İlk kez 1948 yılında Shakespeare'in "on ikinci gece" oyununda oynamış. 1948 ey ahali! Bundan 59 sene önce. İki tane ben. Korkunç. 1928 yılında doğmuş. 79 yıl önce. Hadi dese biri Yıldız'a "12. gece'yi bugün tekrar oynayacağız." Tereddüt etmeden oynardı tekrar. Hafıza senden benden iyi okuyucu. Kaldı mı böyle oyuncular? "Dev" olarak bakabileceğimiz yeni yetmeler? Maalesef hepsi daha toy. Devir değişiyor değil mi? Artık DVD'yi koyup tiyatroyu evime taşıyabiliyorum. Bu ne ikiyüzlülüktür sanata karşı? Tiyatro aynı havayı teneffüs etmektir. Ruhunun yavaşça oyuncunun içine girdiğini hissetmektir. İdareyi eline almaktır. Oysa bende hiç öyle olmamıştı. Sahnede oyunumu oynarken; hep aklımda başka şeyler olurdu. Mantıksız, deli saçması. Örneğin alakasız bir kitabın baş kahramanı. Yada hafta sonu yapacağım şeyler. Yada karşımda ki oyuncunun teks sayfaları. Ben oyuncu değilmişim ki hiç. Olmamışım. Zaten gerçekten de istememişim. Şimdi belleğimdeki tüm kuruntularım gitti. Biraz tadını çıkartayım bunun.

Boşluğun.


Hazır tiyatrodan bahsetmişken ben sizlere (İzmit'te oturanlara daha doğrusu) Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nda Mevlana'nın Mesnevisinden oyunlaştırılarak sahnelenen "Yolcu" isimli muhteşem oyunu izlemenizi tavsiye ediyorum.


"Doğum ve ölüm arasındaki yaşam denen yolculukta, hiç ölmeyecekmiş gibi hırslarla dolan ve yolunu şaşıran insanoğluna Mevlana'nın ışığı yol gösteriyor"

20 Aralık 2007 Perşembe

Eve Gelen Yalnız Çocuk

"Bir gün bir gün bir çocuk eve de gelmiş kimse yok"


Bir çocuk için en güzel anlardan biridir..Küçük Burcu eve gelir okuldan... Anne-baba iştedir... Çantayı fırlatıp atamaz çünkü anne kırabilir kafasını... Güzelce koyar yatağının ucuna çantayı... İçinde büyük bir heyecan vardır sanki bir partiye falan katılacak gibi... Çıkartır siyah önlüğünü asar askıya... Çünkü hep öyle alıştırılmıştır. "askıya asssssssss" denilerekten... Giyilir pijamalar... Oh! mis! Koccaman ev (!) [Tabii ona göre öyledir] artık ona aittir... At koşturabilir... Hemen ilk iş eller yıkanır... Doğruuu annenin odasına... Aynanın önündeki pufa oturulur... Saçlar büyük fırçayla taranır... Biraz ruj sürülür... Hep kırmızıdır bunun rengi... Şarkı söylenir elde fırça ile... Sonra yatak başındaki dolap açılır annenin eşyaları başlanır didiklenmeye... O eski püskü eşyalar Burcu'ya hazineymiş gibi gelir... Çıkartılır annenin nişan elbisesi... Kırmızı kolları yırtmaçlı uzun bir gece elbisesi... Pijamalar sıbıtılır, elbise giyilir muntazam... Gelinlik eldivenleri çıkartılır... Giyilir parmakları sarkar eldivenlerin... Sonra saate bakılır "hah! daha var gelmelerine" Sırada saçlar vardır... Hemen eski duvak bulunur tokalarla değişik bir model yapılır... Ayakkabılar aranır, saklanıldığı yerden çıkartılır. Giyilir... Artık Burcu elinde mikrafon, "kimler geldiiiiiiiiiiiiiiiiii, kimlerrrrr geçtiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii" yi söylemeye koyulur... Sonra sıra " sen ağlamaaaaaaaa, dayanamammmmmmmmmmmmmmm" a gelir... Onu da söyler... Göz ucu ile saate bakılır... Bir telaş her şey eski yerine konur... Pijamalar giyilir... Mutfağa gidilir..


"açmış bakmış dolabı şeker de sanmış ilacı"


Bu çocuk asla ilacı şeker sanamaz... Çünkü eve şeker girmesi yasaktır... Öyle bir lüksü de yoktur... Yasaktır... Çünkü büyük tembih almıştır... Zaten merakı da yoktur... Yoksa annesi kafasını kırabilir [x2]... Bunun yerine küçük Burcu dolabı açıp onun için sabah hazırlanmış yumurta-zeytin-peynir-tostu vs çıkartır... Yumurtaları ve zeytinleri gazete kağıdına sarar... Çöpe yollar... Peyniri kanepenin arkasına atar... Tostu yer (yoksa geberebilir açlıktan sabaha kadar)..."OHHH! bu işte bitti..."


Son olarak defterleri kitapları ve dergisini çalışma sehpasına serer... Silgiyle boş sayfaya çizdiği abuk şeyleri siler... Sehpa pislenir... Çok ders çalışılmış gibi :)) Nihayet bu da bitti...


Televizyon açılır bu hususta... AHA! Susam sokağı başlamış bile... Minik kuş kırpıkla kalemler hakında konuşuyor... Bu büyük kalem, bu biraz daha büyük kalem, bu ennnn büyük kalemm"...

Kapı çalar... Koşularaktan kapıya gidilir.. "KİM O?" seramonisi başlar... Gelen annedir... Anne kişisi yapılanların hiçbirini yememiştir.... Herşey ayna gibi meydandadır... Malını iyi tanımaktadır.... Ama çok eğlenmiştir Burcu... Taaaki 1 yıl sonrasına kadar... Küçük bir kardeş gelmiştir 8 yılın ardından... Artık anne hep evdedir... Ve her gün o yumurta bitmek zorundadır... Ders yapılmalıdır... Ve bir de bebek ağlaması çekilmelidir..


Ps: 19 yıldır yumurta yemiyorum... OH!! canıma değsin... Bu kadar iğrenmişim demek ki...




Aklıma geldi öylesine...

Herkese iyi bayramlar dilerim.


17 Aralık 2007 Pazartesi

Dünya'nın en Ünlü Kişisi

Öyle uzun bir es verdim ki bu tek kelimelik mim için. İnanamazsınız.

Tansu Günay’ın fırlattığı topu Osman S. Börütecene kaparak bir üçlük sallamış... Ve top kucağıma düşmüş. Ben de baştan belirtiyorum ki topu Okan’a atacağım. Şimdiden belirtmekte fayda görüyorum.

Çatttt diye soruyor; “sizce dünyanın en ünlü insanı kim?” Hadi bakalım.... Yaaaa.. Kalıverdiniz tabi di mi?

Bunun için aynı soruyu işyerinde çoğu kişiye sordum. Kimi Bill Gates dedi, kimi George bush dedi, Pamela Anderson diyen bile vardı. Ben ise eve geldiğimde buldum o ünlü kişiyi. Kim mi?

Santa Claus... Yani bildiğimiz Noel baba... Bir rivayete göre de Aziz Nicholas... Hani şu Antalya'da tapınağı bulunan Oğlak burcu olduğuna kanaat getirilmiş kişi. Kaynakta şu şekilde belirtilir kendileri;

"Noel Baba dünya çapında daha çok sevilmiş ve Santa Claus isminin yerini almıştır. Örnek olarak "Santa" yerine İtalya`da "Babbo Natale", Brezilya`da "Papai Noel", Çek Cumhuriyeti`nde "Deda Mráz", Portekiz`de "Pai Natal", Romanya`da "Moş Crăciun", Almanya`da "Weihnachtsmann", İrlanda`da "Daidí na Nollag", Fransa`da "Le Père Noël", İspanya ve Meksika`da "Papa Noel", Türkiye`de "Noel Baba" olmak üzere farklı isimler kullanılır.

Hikaye Türkiye doğumlu tarihsel bir figür olan psikopos Saint Nicholas`ın (Nikola) fakirlere hediye dağıtmasına dayanır. Bilinen en meşhur yardımı da, üç kızı olan bir babayla arasında geçenlerdir. Bu olayın 320'li yıllarda gerçekleştiğine inanılır. Fakir bir baba kızlarına çeyiz parası karşılayacak durumu yoktur, bu yüzden hiçbir erkek onlarla evlenmek istemez. Böyle bir durumda da kötü yola düşmek zorunda kalabilirler. Oldukça eğitimli ve zengin bir aileden gelen Nikola da üç kızı için üç külçe altını geceleyin gizlice fakir adamın penceresinden içeri atar. Hikayenin bu noktada birçok versiyonları mevcuttur.Bu üç külçe altının 3 gün arayla ya da 3 yıl ard arda atılması ile ilgili; ancak sonu aynıdır. Fakir adam çıkıp kendisini görünce şaşırır ve o'na teşekkür eder; bir rahip olan Nikola da "Bana değil, Tanrı'ya teşekkür et." der. Bu olayın ortaya çıkmasından sonra, o yörede birçok gizlice yapılan yardımların aslında Nikola tarafından yapıldığı anlaşılır. Nikola'nın ölümünden sonra da yöre halkı birbirlerine gizlice hediye vermeye başlarlar ve bir gelenek oluşur."

Sanırım kendisine inanmayanımız varsa da bilmenimiz yoktur.

13 Aralık 2007 Perşembe

Büyü, paranoya ve bizim çocuklar

Bu gece yatarken "çok uykum var, yarın tatil olsa da ben uyusam öğlene kadar" diye geçirmiştim içimden. Saat 0400'da kalktım. Uyku bana hiç adil davranmıyor. Sanırım kafamdaki deney farelerinin birinin kuyruğu diğerine çarptı... Yoksa daha ne ola ki? Bir süre evin seslerini dinledim. Bir ayak sesi ve kapı altından odaya doğru giren bir hışırtı sesi hayal ettim. Buna istinaden günaydın Dünya.

Astroloji beni çok eğlendiren bir dal. Bulmaca çözmek gibi. Yeni bir şeyler keşfetmek, her bir kişinin doğum saatine göre başka davranışlar ve alışkanlıklara sahip olması. Buna göre insanlar arasındaki iletişim. Ciddi eğlenceli... Mesela ben bu yıl [2008] İkizler burcu ile iyi anlaşacakmışım... -Ki asıl konumuz asla bu değil. Konu aşağıda...

Geçenlerde internette bir siteye denk geldim. Sitenin ismini vermek istemiyorum. Çünkü böylesine delisaçması bir olaydan haberiniz olsun istemiyorum. Konu site bir blog. Astroloji ile ilgili. Haftalık burç yorumu vs... Fakat işin alındaki çok daha farklı. Burası büyü okulu. Bildiğiniz okul gibi... Seminerler... Etüdler falan. Aylara göre seminerleri ve büyüleri var. Mesela geçen ay belli bir tarihte bir mekanda belli bir ücret karşılığı 1 saat süreyle verilmiş bir "Jüpiter [şans çağırma] büyüsü semineri" düzenlenmiş. Venüs [aşk ve çekicilik kazanma] büyüsü diye de bir şey varmış dediklerine göre. Bir çok okuyucu yorumu ise özendirici bir şekilde gözümüze gözümüze sokulmuş. "Büyüden sonra şöyle oldu böyle oldu" falan diye. Arkadaşlar bu bir oyun değil. Benim düşünceme göre büyü gerçeklik üstüne sürülmüş büyük bir kandırmaca. Yani katı yağ... Evet büyü gerçek bir olay. Mesela; sizi sevmeyen bir adama büyüyü çakıyorsunuz. Adam size dörtnala, beyaz atıyla koşturuyor... Neyse oh ne ala alıyor sizi bir sevinç... Yahu insan hiç düşünmez mi şimdi bu adam beni gerçekten mi seviyor diye... Bu hoş bir şey değil... İnsanın psikolojisini mahverder gelecek günlerde... Paranoyaları ser yere seç beğen al sonrasında... Haydi ben bunu geçtim. Kişinin kendi seçimidir. Bir de bu seminer bilmem ne yoga salonunda yapılacakmış. Yoga salonu ve büyü semineri... Yoga ve büyü... Anladınız mı çelişkiyi... Kimisi meditasyonla kendisi ile yüzleşerek, belki acı çekerek bir şeyleri yoluna koymaya çalışırken; bir diğeri al bu para... Kurbağa bacağını ve balina ciğeri yağını da unutmadan ekle diyerek amacına ulaşmakta... Hayır hayır bu hiç adil değil... Sonuç olarak bu konudan bahsetme gereği duydum fakat yapanları suçlayıcı bir tavrım yok asla... Herkes istediğini yapmakta özgür. Ben adalet tarafına takılmış vaziyetteyim son 3 gündür.

Ha adalet demişken; aklıma şirket yıl sonu balosu geldi... Bak sen allahın işine... Buna istinaden bu yl ki müthiş eurovision temsilcimiz Mor Ve Ötesi şarkısı "Şirket"'i armağan etmeyi bir borç biliyorum.



maske takmadan üstüme gelmek zor muydu?
adı olmayanların sesi de yok mu?
Saygılarımla.

12 Aralık 2007 Çarşamba

Bir Günün Ardından

1- Bugün Eda ile telefonda konuştuk ilk kez. Hatta tükürük saça saça... Yarıştık resmen laf yetiştirmek için birbirimize... Aynı ben yahuu daha ne diyim ki

2- Ekşi sözlük’te ilk gotumuzegirebilir uyarımı aldım. İki adım geri çekildim. Aman diyim. Siper aldım. Beklemedeyim.

3- Bugün ilk kez “acele bacı” diye birinden haberdar oldum. Annem ve muhteşem arkadaşlarının son trendi olan bu bacımız için helva kavruluyormuş. Konu bacımız için kadınlar dileği olan kişinin evinde helva kavururlar ve eve gelen her misafir bir kez kaşıkla bu helvayı karıştırır. Dua okurlar. Ve dua "acele bacı acele bacı kızıma koca ver", "ev ver" "araba ver" vs... diye biter. İlk duyduğunuzda inanılmaz komik gelir kulağa fakat bu töreni görmeniz daha da komiktir. Bunu da öğrendik nihayetinde....

4- Dün gece Mutluluk filmini izledim nihayet. gül yüzlü NamallarınÖzgü'yü gördük, hayran olduk. Aldığı ödülleri gani gani helal ettik.
Genelde bir şeyin modası geçtikten sonra dadanırım. Ve dün gece iyi ki de öyle yapmışım dedim. Kalbimdeki güvercin bir sağa bir sola kıvrandı sonra da doğru yolu buldu... Ama ağladım mı , ne yalan söyleyeyim ağladım. Dedim; "iyi ki ben burda doğmuşum. İyi ki ben benmiş" Dedim mi gerçekten? Dedim.


5- Sevgili iş yerim bir iyilik yaptı ve hepimize para verdi. Günün en şahane anıydı bu... Herkeste bir gülümseme, bir moral falan.

6- İlk kez blog hakkında bir eleştiri aldım. Dikkate alarak mutlu olduğum anlarda da yazmaya özen göstereceğim.

7- En önemlisi de Hülya Avşar saçlarını kestirmiş. Çok güzel olmuş...

8- Başak'tan çok çok güzel iki haber aldım. ODTÜ'de ki yeni görevinde başarılar dilerim şekerim. Ayrıca sevdiceğinle de bir ömür boyu mutlu olmanı...

Yeni bir gün başlayacak, e güzel bir şey tabi...

8 Aralık 2007 Cumartesi

Darısı başımıza hepimizin

İlkem ile Gülden'i evlendirdik bu gece. Çok güzel bir geceydi ortam şahane gelin ve damat çok güzeldi. Darısı dans seramonisinde masada yalnız başına şarap içenlere inşallah.

Öyle çakırkeyifim ki evlilik hakkında ahkam kesemeyeceğim cidden.

4 Aralık 2007 Salı

Aradığın Neyse, Seni Bekleyen de Odur

Bizim ofisin bayanlar tuvaleti kapısı yanında asılı panoda yazılıydı bu cümle. Bir Mevlana söylemi. Aylardır bulmaya çalıştığım cümle buydu belki de. Ya da Mevlana'nın kafamdakileri toparlamış ve bize sunmuş hali. Bir çok paragrafın bir özeti gibi; hepimizi anlatan.

2 Aralık 2007 Pazar

Kalbi Camdan Kadının Ağıdı

Beni tanıyanlar (fazla olmasalar da) bilirler ki Şebnem Ferah'ı çok severim. Yeri ayrıdır, böyle de olacaktır. Günlük net gezintim sırasında 10 Mart 2007 İstanbul Konserine denk geldim. Ve yapılmasının yanlış olduğunu bildiğim halde albümü indirdim. Bunun nasıl bir ziyafet, nasıl bir devinim ve nasıl bir minnet olduğunu bilemezsiniz.


1. Intro 2. Okyanus 3. Can Kırıklar 4. Çakıl Taşları 5. Delgeç 6. Ay 7. Ben Şarkımı Söylerken 8. Babam, Oğlum 9. Mayın Tarlası 10. Iyi - Kötü (Dans Pisti) 11. Sigara 12. Dünya

1. Cd için buraya Tıkla

1. Bugün 2. Sil Baştan 3. Oyunun Sonu 4. Yağmurlar 5. Deli Kızım Uyan 6. Yeniden Doğup Gelsem 7. Ben Bir Mülteciyim 8. Fırtına 9. Hoşçakal 10. Vazgeçtim Dünyadan 11. Bu Aşk Fazla Sana

2.Cd için buraya Tıkla

Zencefilli Pekmezli Kurabiye Ev

1300 itibari ile başlamış olduğum uykuma an itibari ile son verdim. Sağlam uyumuşum anlaşılan. Uykuyu gezip tozmaya tercih ettiğim için kendimle gurur duydum açıkçası. Saat sabah 0500, bu saatte ne yapılır diye kara kara düşünüyorum. Bir fincan kahve yaptım, bir adet eti puf aldım yanıma. Harem Suare ve Cahil Periler isimli muhteşem Ferzan Özpetek filmleri başucumda. Hangisini izlesem diye düşünmekteyim. Karşı Pencere filmini kime verdim hatırlamasam da "olsa da izlesem" geçti içimden. Sanırım Harem Suare'de karar kıldım. Daha renkli ve can yakan bir konusu var çünkü.

Günün haberi;

Devletşah yemek.name sitesinde yaptığım yorum üzerine bana mail atmış. Çok sevindim. Onu güldürmüş olmaktan da mutlu oldum. Yemek.name dergisinin Aralık ayı sayısını heyecanla bekliyorduk ve nihayet çıktı. Diyorum ki; dergiyi haftalık yayınlasınlar. Bir ay uzun bir süre :) Dergiyi bu ay boyunca aşağıdaki bannerdan ve sağ alt köşedekinden indirebilirsiniz. Mideniz aç ise dergiye bakmak için acele etemenizi önce gidip bir şeyler atıştırmanızı tavsiye ediyorum. Biri çıkıp da benim gibi yemek yemekten ve yapmaktan anlamayan biri için "Zencefilli pekmezli kurabiye ev"'den yapsa inanın ki çok sevaba girecektir. Tarif derginin içerisinde saklı. Evet!, anne aslında seni kastediyorum.

Yemek dergisi Yemek.Name'yi indirmek için tıklayın

Saygılar. İyi sabahlar dilerim.

30 Kasım 2007 Cuma

Çarpık Zaman

Herşeyin anlamını yitirdiği bir dönem bu. Diğerlerinin çarpık ve sahte haraketlerine inat ben üşüyorsam üşüyorumdur. Sevmiyorsam sevmiyorumdur. Yalana dolana gerek yok. Çünkü dışarıdan bakıldığında cidden komik gözüküyor.

Annem Lost'u keşfettiğinden bu yana sadece 4 gün geçti. Sabah akşam Lost izliyoruz onunla. Tepkilerini izlemek gerçekten çok eğlenceli. 40 yaş üstü kişilerde kalp çarpıntısı yapabilecek kadar heyecan veriyormuş bu dizi, bunu gördüm. Lost'ta ağlayanını ise ilk kez gördüm. Anladım ki 4. sezon bölümleri iki kat eğlenceli olacak benim için.

25 Kasım 2007 Pazar

Cips + Kola = Sinema

a-) 25 Temmuz 2007'de yazdığım En Ön Koltuk Benim isimli yazının konusu olan Hairspray isimli filmi izledim nihayet. John Travolta'ya Oscar hekelciğimi taktim ettim ve çok güzel eğlendim. Müzikal severlere şiddetle tavsiye edebilirim. Sevmeyenlere ise büyük sıkıntı vereceğine dair garanti veririm. Yine de sinemaseverlerin oyuncu performanslarını görmeleri açısından uyarmayı da görev bilirim.




b-) 14 Aralık 2007'de Türkiye'de vizyona girecek olan ve yine sabredip de bekleyemediğim Bee B. Movie isimli animasyon filmini cipsimi kolumun altına alarak izledim. Yorumumu da ekşi sözlük bünyesinde şu şekilde yaptım;




---
spoiler ---

muhteşem bir konuyu ele almış, çok başarılı bir animasyon filmi. küçüklerden çok yetişkinlerin de dikkatini çekecek bilgiler içeren ve bunu zeki bir arı ile başarmış yapım. barry b. benson isimli normal bir arının hayatı boyunca aynı işi (bal yapmak) yapmayı istememesi ve bal arıları ile birlikte dış dünyaya açılmasını ve burada çiçekçi vanessa bloome ile tanışmasını, bir alışveriş anında insanların da bal ürettiklerini ve bunu başka bir kraliçe emri altında yaşayan arılara zorla yaptırdıklarını görür. vanessa ile insanlara bir dava açarak bal üretiminin yasaklanmasını ister. davayı kazanarak yeryüzündeki tüm balı ve ballı yiyecek, içecek, krem vs.. toplatır. onlardan çalınan bal yerine konur (kovana). böylece arılar artık çalışmak zorunda değildir. tatil zamanıdır. bu sırada dışarıda tüm çiçekler solar, ölür. polen gereklidir fakat ortada bir tane dahi arı kalmamıştır... (tatilde ya hepsi)

--- spoiler ---

bu arada aldığım dvd üzerinde "
cem yılmaz'ın sesiyle" gibi bir ibare vardı. ne kadar doğru bilmiyorum.

http://www.imdb.com/title/tt0389790/

(
tirnakmakasi, 21.11.2007 10:02)
#11741948

Ayrıca film hakkında
şuradan ve buradan tatminkar bilgiler alınabilir.


c-) Benim gibi Owen Wilson hayranlarının ilgisini çekebilecek değişik bir film olan The Darjeeling Limited bayılacağı bir yapım. Üç arkadaşın ilahi Hindistan yolculuğu ve güven üzerine yapılmış en renkli filmlerden biri. Muhteşem soundtrackleri de eklersek seyri şölene dönüştürüyorsunuz. Başrollerini Owen Wilson, Adrien Bloody, Jason Schwartzman'ın paylaştığı, yönetmenliğini Wes Anderson'un yaptığı film, 15 Şubat 2008'de ülkemize gelerek görücüye çıkacak.

Soundtrackleri Buradan dinlenebilir.

d-) Sıradaki film bir Türk filmi. Sevgili Fatih Akın'ın son filmi Yaşamın Kıyısında diğer adıyla "Auf der anderen seite". Televizyonda film hakkında bir şeyler duyduğumuzdan bu yana cemaatte bahsi geçtiğinde ilk aklımıza gelen isim tabi ki Nurgül Yeşilçay oluyor. Filmi izledikten sonra da benim için bu durum değişmemiştir. Nurgül'ün kendisini her geçen gün geliştirdiğinin göstergesidir bu film. Ölümün değişik şekillerini konu alan filmde birbirlerinden bağımsız yaşamların aslında ölümde kesiştiğini görüyoruz. Bana göre Fatih Akın bu işten de yüzünün akıyla çıkmıştır.


İyi seyirler dilerim.

24 Kasım 2007 Cumartesi

Az Kaldı

Çok okuyorum, çok araştırıyorum. Yeni bir şeyler yapmam lazım bu mekana... Bu yüzden yazmıyorum. Ama kısa süre sonra bir de bakmışsın ki yazmışım. Hepimiz şaşırmışız falan.

20 Kasım 2007 Salı

Havalardan Sanırım

Havalardan mı bilmiyorum. Kiminin boğazları şiş, kiminin romatizmaları azmış, kimi aksırıyor... Ben de bir halt yok, sadece kayıbım...

17 Kasım 2007 Cumartesi

Gün


Berbat bir Cuma gecesinden sonra güzel bir Cumartesi sabahı. Şöyle bir kontrol ettim kendimi; bir haftadır devam eden öfke nöbetlerim biraz durulmuş gibi. Tabii saat 16:00'dan sonra buna daha bir net karar verebilirim.

Dün gece 0300'a kadar Avrupa Yakası'nı izledim ve bir hayli güldüm. Ekşi Sözlük'te "Bir işkence tipi olarak Burhan Altıntop" adında başlık açmayı düşünüyorum. (Artık yazarım ya o bakımdan; keh keh keh)


Facebook'ta istemediğiniz kişileri engelleyebiliyormuşsunuz. Kurcalarken farkettim. Ayrıca arkadaş listenizdeki samimi olmadığınız kişilerin özel bölümleri görmesini de engelleyebiliyormuşsunuz. Bu da süper bir olay.

Yeni aldığım uzun kolluklarıma ofisteki kızlar güldüler. Ben de onlara güldüm. Gülüştük öyle. Eylemlerim devame decek.


Ofiste konuşmadığım, hatta görmek istemediğim tam 8 kişi var. Güzel bir rakam.


Rüyamda kendisini klonlayarak çalışma saatini 4'e indiren bir adam gördüm. Mantıklı geldi bana.


* Uykusuz yazarı Uğur Gürsoy'un Fırat tiplemesinin hayranıyım. Tam sayfa çizmesini umut ediyorum. Hatta emrediyorum. (karikatür 14 Kasım ekinden alınmıştır. üstüne tıklayıp büyütünüz)

Kredi kartı extrem şaka gibi. Hep birlikte kahkaha atıyoruz.


16 Kasım 2007 Cuma

En Özel Erkeğime

Hayatta başıma gelen en güzel şeyin ailem olduğunu düşünürüm her zaman. Karşılıksız sevginin en güzel örneğinin yaşandığı, güvenin en güçlüsünün barındığı özel topluluk ve bu topluluğu bir arada, mutlu tutan bir baba.

Kız evlatlar için bir ikondur baba. Hele ki o evde babadan başka erkek yok ise... Hep onun gibi bir sevdicek isterler. Koruyucu, sabırlı, sınırsız seven. Fakat kim olabilir ki onun gibi? Babamla paylaştığım şeyleri asla kelimelere dökemiyorum. Bunu hep denerim, beceremem. Ona karşı hırçınlığım da bu yüzden. Benim erkek çocuk olmamı istediğini öğrendiğimde hiç kızgınlık hissetmediğimi hatırlıyorum. Hala da öyle. Belki de bu yüzden erkek tarafım, katılığım, onun yanındayken daha sert ve duygusuz durmam. Erkek gibi küfretmem. Verdiğim örneklere "benim babam..." diyerek başlamam. Bunun yanısıra, her terkedilişimde; başka erkeklere olan kızgınlığımı ondan çıkartmaya çalışmama rağmen benimle ağlayanım, babam...

"Beni hiç terketmeyecek olan adam; sana çok şey borçluyum. En önemlisi bana aşıladığın umut gücü için borcum büyük...

Nice nice mutlu, huzurlu ve en önemlisi birlikte geçirilecek yıllara babam"


14 Kasım 2007 Çarşamba

TekmeTokat Oturumu Açtı

Günlük blog gezintim sırasında müdavimi olduğum Okan'ın çok güzel yazılmış bir yazısına rastladım. Hoş, bana göre hepsi birbirinden şahanedir yazdıklarının fakat bu yazı beni çok keyiflendirdi. Blogger kullanıcısı olduğumdan mıdır nedir bilinmez, okuyalım mı?


"
WordPress ile Blogger önde gelen iki blog servisidir. Aralarında tatlı bir rekabet bulunan bu servislerden Blogger'ın yaşça büyük olmasına ve Google tarafından satın alınarak çok daha geniş kapsamlı hizmetlerle popüler olmasına karşın; Movable Type isimli bir diğer büyük servisin 2004'te ücretli hale gelmesiyle bazı kullanıcılar WordPress'e akın etmiş ve bu sayede WordPress de en az Blogger kadar popüler olmuştur...."

Camdan Dışarı

Sadece odamın camından dışarı baktım bir sabah...

Biz buna umut diyoruz işte...


10 Kasım 2007 Cumartesi

Afiyetteyim İnşallah?

Çok büyük bir değişim seziyorum yaşamın benim olmayan taraflarında. Sanki herkes değişiyor ve ben yerimde duruyormuşum gibi.. Kendime geldiğimde herkesin 3-4 basamak yukarıda olmasından korkuyorum. Aslına bakarsan Ocak ayında, hani 2008 yılının Ocak'ında. Çift rakamların şöleninde birden bire altüst olacakmışım gibi geliyor. Benim için hiç bir önemi yok bu ayın, sayıların vs... Fakat düşündükçe içim içime sığmıyor. Heyecanlanıyorum... Resmen oturdum bekliyorum felaketi ya da her neyse. Artık Tanrı bana ne layık gördüyse....

Sol ayağımdaki ve sağ elimdeki ağrılar henüz geçmedi. Yer yer baş ağrısı çekmekle birlikte 15 yıla kadar kör olmayı bekliyorum ciddi ciddi. Bunlara rağmen hala doktordan kaçıyorum. Muayene günümün gelip geçmesi beni daha da hırçın yapıyor. Revirin önünden geçişim bir hayli komik. Koşa koşa. Beni görürlerse eğer içeri sokarlar. Ağzımı açarlar, incelerler. Sırtımı dinlerler. Öksürtürler... Kanımı alırlar. O iğrenç iğnelerini damarıma batırırlar. Bir adet küçük boruyu ağzıma tıkıp son nefesime kadar üfleterek orada canımı teslim ettirerek kaza süsü verebilirler. Ben doktorları sevmiyorum. Kişisel algılamaları beni büyük bir öfke krizine sokabilir, "bir yerde kahve içebiilr miyiz doktor bey, beyaz renk beni geriyor da..."

Sabah 0716... Bugün tatil... Sevgili(!) iş yerim bazı siteleri "yasaklı" ilan ettiğinden yazamıyorum. Yazmak istedim mi? Hayır! İsteseydim hiç bir engel tanımazdım. Bu da benim için büyük problemdir. Engel tanımamak. Halbuki bırak karşına çıkan duvarın önünde otur, vazgeçmeyi bil. Vazgeç. Fakat çevremde angut çiftliği oldukça ben vazgeçemiyorum maalesef. Sonra ayaklarım, ellerim, götüm (afedersin) başım her yanım ağrıyor. Ha bir de üşüme sorunum var bilmezsiniz siz. Gizli gizli üşürüm ... Ne kadar giyinsem de üşürüm. Dişlerim birbirine vurur. Ellerim titrer. Titrek bir tay mıyım ki ben? Bir de eskiden annemin bana aldığı bir kitap vardır "Siyah inci" ... İçinde Johnny Depp'in olmadığı bir garip hikaye. Tay vardı orda.. Anacığından ayırıyorlardı falan... Kırbaçlıyorlardı... Pislik adamlar... Kadınlar değil bakın. Adamlar... Hepsi aynı, ister masal ister değil.

Bugün, bana hediye olarak verdiği yunus'u çöpe attım. Yaptım bunu. Zevk alıp almadığımı bilmiyorum ama duygusal olarak koptuğum erkeklerin bende olan bütün ıvırtı zıvırtılarını atıyorum. Rahatlıyorum sanki. Ya da farkında değilim hissettiklerimin. Ne s.kimse işte. Bak şimdi 1.5 günün ilk gülümseyişi geldi suratıma. İki şey var bende olan... Bir tanesi bir kum saati. Güzel anlarımı hatırlatan bana... Diğeri değersiz bir yüzük. Bana nefreti hatırlatan. Atmıyorum. Kalemin içinde gezinen şah ve vezir onlar. Atarsam geçmiş silinebilir belki.. Silinirse eğer ben güçsüz kalabilirim kara şahın askerlerine... Nasıl da kandırıyorum değil mi kendimi.. [İtiraf etmem gerekirse dünya üzerinde hayır hayır bu evrende yaptığım en başarılı şeydir bu.] Kalenin içinde yılan var... Yılan girmiş kaleye..İmdat!! Muhafızlar uyurken...Ben sarhoşken... Nasıl oldu da ağlamıyorum artık ben.. O kadar da tahrik ediyorum kendimi acıklı şarkılar ve filmlerle... Dünya ilginç oldu vesselam. Duygular değişiyor zamanla. Öyle ki artık kızlar kendiliğinden veriyormuş.. Peh Peh Peh!!!

Peki ne olacak şimdi?

3 Kasım 2007 Cumartesi

23:23

Vakit....

İbre şaşırmış vaziyette. Yükselişe geçtiği anda yaptığının çok aptalca olduğunu düşünüp tekrar aşağıya çeviriyor yüzünü... Sonra bunun da gereksiz olduğunu düşünüp duraksıyor. Asla dengede duramayan beyinciğim hırslı çırpınışlar sergiliyor. Yazık ki ne yazık...

Uzaktan baktığımda sahada süzülen topun çok yavaş olduğunu görüp de yakınına geldiğinde aslında ciddi anlamda hızlı olduğunu görmek de beni şaşırttı bu akşam. Sigaraya zam gelmesiyle çok pahalı zevklerimin olduğunu da farkettim aynı saatlerde ve 7 adet turuncu çorabımın olduğunu da... Saatler 23:23'ü gösterdiğinde ise durup düşündüm... Yarın olacak ve bunun gerçekten bir sebebi yok. Bu çöküntüyü geçirecek bir omzun olmaması buna ilave olarak başımı hakedebilecek bir omzun olmadığını bilmek çok daha uçsuz bucaksız bir kara deliğe sebep olmakta... Gök taşının başıma düşme olasılığını hesaplamakla geçirmek isterdim kalan zamanımı. Yada her defasında nokta atışı yapabilmeye çalışarak... Sonra Tanrı'ya gönüp "bana verdiğin ömrü böylesine saçma sapan işlere harcadım" diyerek pispis sırıtmak. Niye bilmiyorum yine de seviyorum Tanrı'yı.

Bir gün bir yaratık çıkacak mesela... O ucube sadece bir kez geğirdiğinde dünyadaki bütün kötü insanlar ölecek. İyiler kalacak ve mutlu mesut yaşayacaklar. Dünya meğerse Cennetmiş. Bunu düşündükçe o yaratığın kıçını silmek istiyorum. Bu görevi üstlenmek ve hizmetçisi olmak... Çünkü dünya Cennet olsa bile ben almıyım alana mani olmayayım hesabından bolca kredi çekiyorum.

Bu gece Toyota'nın arka kapısına kafamı dayadığımda kendimi terk etmeyi de bu kadar net düşündüm. Ayık kafayla... Cadde ışıkları altında...



Kasım Ayı Yemek.Name Çıktı

Yemek dergisi Yemek.Name'yi indirmek için tıklayın

Yemek.Name'nin Kasım Ayı sayısı da pek şukela doğrusu.

1 Kasım 2007 Perşembe

Yörüngeyi Sarsan Güneş Hesabı

Fth ve Okty ile 2,5 saat, popomuz tepsi olana kadar "bizim gezegende aşk var mı?" sorusunun cevabı olan "yok yok" için oturduk bekledik. Gerekli cevabı alıp kös kös döndük kafeslerimize. Aslında biraz mantıklı düşünüldüğünde bunun ne kadar saçma olduğunu anlıyor insan. Bu kadar sahtekarın meydanda dolandığını da görünce üstüne... Bakıyorum çevreme, kalemliğimde bir demet mimoza olduğunu görüyorum. Halbuki en son yatağımın altındaydı bu çiçek. Bir çingene şans için tutuşturmuştu elime. Bir de yüzüme tükürmüştü nazarımı alsın diye. Sanırım bir şeyler ters tepmiş ve büyük bir lanet kulaklarınından ve binumum deliklerinden ateş püskürterek beni kovalamakta. Ben ise bir o kadar rahat ve kedersizim. Sanırım alışkanlık yapıyor bu meret. Alışmak ise sevmekten daha zor geliyor -ki bunun herkes farkında. Selami Şahin onarılmaz yaralar açmıştır bünyemizde o işe yaramaz sesiyle.

Yağmur yağacak. Geçen yağmurlu günde de bir salyangozun kaldırımı arşınlayışını izlemek istedim dakikalarca. Bunu yapmayı kafadan geçirdiğimde bir adet ses bombası atıldı buralarda. Anladım ki isteklerim çok basit şeyler. Koskocaman, gereğinden laçka bir dünya ve benim isteklerim. Anaokulu piyesi gibi.

İnsanlar diğer insanları pek şaşırtıyor bu aralar. Tanrı'nın üstümüze gerdiği derinin altında olanlar cidden şaşırtıcı ve sarsıcı. Böyle anlarda tahammülsüzlüğüm su yüzüne çıkıyor ve ben öfkeleniyorum... Halbuki onu kontrol etmem gerek. Bunun için uyanıyorum her sabah. Zaman geçip gidiyor, kendi ekseninde defalarca dönen Dünya gibi. Kimbilir ne çok sıkılmıştır bu durumdan. "Dur artık" diye isyan ediyordur belki de... Ama yine de onun aklını çelen bir Güneş oldukça Dünya hep dönecek hep dönecek ve asla o Güneş'e erişemeyecek. Aptal mı Dünya bu hususta peki? Ne biliyorsun belki de aşktır hovarda Güneş'e. Ay ile flört ettikçe güneş, daha da hırslandığını seziyorum Dünya'nın. Yazık diyorum... Çok yazık. Venüs geçenlerde hüngür hüngür ağladı Dünya'nın bu haline mesela. Mars ise başını dizlerine gömdü bu çaresizliği gördükçe. Satürn'e hiç değinmiyorum çünkü ondan tüm Venüs hayranları gibi nefret ediyorum.

Her neyse... Kısacası aşk yokmuş hocam bizim kafamızda büyüttüğümüz dünyada bunu öğrendik bu gece...

Kal sağlıcakla...

26 Ekim 2007 Cuma

Küfür Etsem Ya Ben, Daha Kolay Olur Anlatması

Kişilere yüklenmiş bazı ünvanlar vardır. Bizlere ilk okuldayken daha öğretilir bu durum. Öğretilmediyse de ailemizde görürüz en azından. Şimdi hatırlamaya çalışın; annemiz bazı komşularının isimlerinin sonuna "hanım" kelimesini ekler. Babamız iş yeri arkadaşlarının isimleri sonuna "hanım" yahut "bey" kelimesini koyar. Saygısını dile getirmek için. Bu görgü kuralı belkide toplumla ilişkilerimizde ki yerimizi belirler. Çevremizdeki kişilere bakış açımızı gösterir. Bir nevi tatlı dildir... Niçin yazıyorum bunları? Hemen altta...


Ofis ortamının olmazsa olmaz bir durumudur nezaket. "rica"! , "rica etmek"!, "ricada bulunmak"! En öküz insanın bile anlayabileceği bir durumdur. "-mısın?", "lütfen", "-rica etsem" en önemli kelimelerdir. Bu kelimeleri kullanmayan kişilerin kibirli yada kompleksli olduklarını düşünüyorum. Ama daha çok kompleksli. Bir diğeri hazımsızlık... Ne oldum delisi de olabilir. Belki de vasıfsızdır doğru kelime. Karakter yetersizliği de başka bir anlatım biçmidir. Ben şahsen acıyorum bu kişilere. Değersiz oluyolar. Elimde silahım olsa ve duvara dizsem bu kişileri hiç acımadan vururum. Gözümü kırpmam. 1'e 10 hesabı yani ... On adet kişiliksiz dallamaya karşılık bir adet insan gibi insan ölmeli bu dünyada. Böyle düşünüyorum ve düşüncemin değiştirilebileceğini düşünmüyorum. Hani derler ya yaşamayan bilemez diye. Bu işte.... Dünyada ve özellikle çevremde toplamayı başarıyorum aptalları. Bir köy kurabilirim onlarla. Mahallenin delisi olarak seçim yapmam için bir referandum düzenlemem gerekebilir. Ama değer. En azından köyden çıkma yasağı koyarak vatanıma milletime sektörüme hayırlı bir evlat olabilirim.


Bunları yazdıktan sonra durup, belki de 1500. kez "yaaaa sabır" çekiyorum. Diyorum ki; "az kaldı Burcu, sabret, bitecek bu güldürmece... biliyorum sen sevmezsin böyle pislik durumları, ama olsun büyüyorsun, olgunlaşıyorsun.. En işe yaramaz Tanrı evladını tanıdığın için şanslısın... Az biraz zaman sonra gideceğiz buralardan... "


Giderken söyleyeceğim söz için sabrediyorum... Çok pis hazırlandım çok...

24 Ekim 2007 Çarşamba

Sözüm Yok

İnternet sitelerini ziyaret etmeden geçmeyiniz... Çok renkli...


1. Meet The Robinsons





2. Ratatouille



3. Flushed Away

Son Günler...

Başlığa devam etmem gerekirse son günler gerçekten de karamsar hissediyorum... Haberleri izliyorum, gazeteleri okuyorum... Yalanları diğer insanlar gibi yutuyorum. Hırsımdan orduya yazılmaya kalkışıyorum. Aptal referanduma oy vermiyorum. Protesto ediyorum. En gerçekçi haberler için Ekşi sözlük okuyorum... Ama yine de tatmin olmuyorum. Bir sürü film izliyorum... Yine de umutsuz sürecim devam ediyor. Düşmanların içimizde olduğunu bildikçe kişilerden soyutluyorum kendimi. Hele ki 00:20'de dağdaki "hainin evlatları" mehmedin üstüne kurşun sıkarken benim sarhoş olup tepindiğim aklıma geldikçe daha da kötü hissediyorum kendimi. Öfkemi anlatmaya kelimelerimi yettiremiyorum ülkemin durumuna. "Hasta" lakabı "kötürüm" e hatta "moron" a çevrilecek diye korkuyorum topraklarım için... Merak ediyorum da malüm köşkte, -Ankara'daki canım hatırladın mı? Yeni değiştirilmiş möblelerinde otururken Hayr-ünüssa Gül neler düşündü bu durum için? Kızının ve damadının balayını nasıl geçti acaba? Oh zaten cahil milletim bilip bilmeden bastı da "evet"e oyunu. Kutlama yaptılar mı merak ediyorum doğrusu.



Bizler rahat uyuyamıyoruz yataklarımızda. Kaç kişilerin cancağızı yandı diye düşünüyoruz. Kaç anne bekliyor evladının şehid olmuş naaşını? Kaçı sinir hastası olmuştur bugüne kadar? Kaçı evladını yanında görmek için varını yoğunu verir? Peki Hayr-ünüssa Hanım yeni bir buzdolabına kaç bin dolar verir? Hangisini seçeceğine karar vermek için kaç gece uyuyamaz? Öyle ki daha fazla ödenek için malüm kişilerle ettiği tartışmalar sonucunda sinir hastası olma yüzdesi kaçtır? Peki ben sormak istiyorum; giderlerken parayı geriye koyacaklar mı? Ne kadar tasarruf edecekler bu yıllar içerisinde? Daha ne kadar kamburu olacaklar bu ülkenin?
Bunların hepsi cehennemde kaç yıldan başlar acaba? Rızkını yediğiniz bu ülkenin insanları ile karşı karşıya hesaplaşılacak mı orada?



Bunların hepsi acı, fakat gerçek... Rüya değil yani...
Bu yüzden herkese çok amaçlı Solo tuvalet kağıdı armağan ediyorum. İşinize yarar umarım. Solo ; en pahalı tuvalet kağıdı markası... Ödenek çıkartıcam kendime... sizlerden para çıkmayacak yani rahat olun... (!)

20 Ekim 2007 Cumartesi

Ey Cemaat!

Eş dost hısım akraba durmadan sormakta "neden evlenmiyorsun?", "ne zaman evleneceksin?" vs.. Cevap hakkımı buradan kullanmak istiyorum sayın okuyucu... Babamın Cumhurbaşkanı olmasını bekliyorum, olamazsa da en azından bir Başbakancık olsun... O da olmadı maliye bakanı... İşte o zaman gelin arabamızın ardına boş kutu kola kaplarını bağlayacağız... Gelin çiçeğimi de meclise hibe edeceğim. Söz veriyorum. Hatta and içiyorum.

Yarım saat sonra eklenene bebek haberleri;

* Halacığın aylar sonra bir bebeği olacakmış...
* Kuzen Aslı'nın kız beklerken erkek bebeği olacakmış...

Güne bebekli haberlerle başlamak ne kadar keyifli ulu Tanrım... Daha önceki bir yazımda yakarmıştım "bir bebek olsa da sevsek" diyerekten , başka bir şey isteseymişim olacakmış yav! Tüh! :DD
Hemen olsunlar da sevelim di mi :)

15 Ekim 2007 Pazartesi

Blog Action Day

Bloggers Unite - Blog Action Day


Takvimimde 15 Ekim gününü yuvarlak içerisine almışım. Bir adet ok çıkartmışım boş bir alana ve eklemişim " Çevre ile ilgili yazı yaz, unutma!" Pembe keçeli kalem ile üstünü çizmişim. O gün, bugünmüş.



Çok değil, sadece bir gün evvel meteorolojinin tahmininden çok fazla su düşmüştür İstanbul ve çevresine. İlk önce sevinmiştir cemaat; demiştir ki; "oh oh ne alâ, barajlarımız doldu, susuzluk çekmeyeceğiz bu bahar". Sonra bakmıştırki bu deli divane yağmurun duracağı yok. Gittikçe hızlanmakta, durdurak bilmeden yeryüzüne çakmakta tokadını. Her yan sel, çamur deryası. Bayram dönüşü yollar tıkalı, insanlar saatlerce otobanda kuyruk, iki ters yön şerit arasından suyun akacağı yer yok. Sular arabalara doğru geri gelmekte. Belediyeler endişelenmeye başlamıştır. Kanalizasyonlar taşıp sokaklara bulaşmıştır. Dükkanlar, zemin kat evler viran olmuş, insanlar bayramın ortasında sefil... Devlet büyüklerine sorarsanız onlara göre tüm suç yağmurun. "Küresel ısınma aldı başını gitti. Soğuk çok soğuk, sıcak yandım allah feryat figan. Bir türlü de yaranılmıyor bu millete canım!!!"




İşte hepsi bu! Aldınız mı cevabınızı devletten? Yahut ne kadar meraklıyız bir şeylerin hesabını bizi duyamayacak kişilere sormaya. Cevapları bile bile... Evden dükkandan dışarı atmaya çabaladığı suyu doğru denize döken insanlara bir ceza var mı devletten? Soran var mı ne yapıyorsun kardeşim sen? Deniz çöplük mü? diye? Cevap e) şıkkı. Hiçbiri!



Kaç kişinin hanesinin önünde bir adet meyve ağacı var? Çiçek var? Ot var? Yeşil var? Ama suni değil bakın gerçek yeşil var?



En son ne zaman dalından elma koparıp yediniz? Ayva? Kiraz? İncir?



Düşünün bakalım sabah camı açtığınızda mis gibi havayı kaç yıl evvel çektiniz ciğerlerinize? 3? 5? 11? 20?



Hiçbir şey için geç değildir... Hayatta kendime göre ne kadar sorumluluğum varsa; beni yaşatacak olan bu dünyaya da var. En azından seneye tekrar aynı ağaçtan elma koparıp yiyebilmem için.


ps: Büyükbabam elma ağaçlarına her zaman iyi bakar :)

Fotoğraf: 13 Ekim 2007-Düzova Köyü

14 Ekim 2007 Pazar

Kaç Gün Geçti Aradan Ayrı Ayrı?


İtiraf ediyorum ki; sizi biraz ihmal ettim. Sebebi ise kesinlikle Facebook'tur. Son yılların Youtube'tan sonraki en büyük kitle bağlayıcı trendidir bu meret. Eh araya bayram da girince kendimi iyiden iyiye salmış vaziyetteyim. Ne yaptım bayramda peki?



12 adet film izledim öncelikle. En rahat koltuğa zamkladım kendimi. İnternet bağlantısından eser olmayan köyüme gittim. 2 gün orada inzivaya çekildim. Eş-dost gördüm. Memleket havası soludum. Bolca üşüdüm. Bolca çikolata yedim. Az miktarda sigara içtim. Fotoğraf çektim deli divane.




Ayrıca bu sabah annem beni iyiki doğurduğu için pasta alıp doğum günümü kutladı :) Kocaman olmuşum fakat hala onun için miniminnacık (!) bir bebekmişim. Dileğimi dileyerek söndürdüm mumları... Her yıl aynı dileği dilemekten bıkmıyorum maalesef...



Hepsi bu. İşimdeyim gücümdeyim. Hayat devam ediyor. Bu kadar da üstünkörü yazdığım için özür diliyorum ahaliden. Hele bir kafamı toplayayayım 12 adet film eleştirisi ve bir sürü fotoğraf ile karşınıza geleceğim.

9 Ekim 2007 Salı

Kazan Kazan, Kaybet!

Çoğumuz belli bir mesleğe sahip, emir altında çalışan yetişkin insanlarız. Zamanımızı ve emeğimizi işimizi iyi yapabilmek için harcamaktayız. Bazen Cumartesi, bezen Pazar günlerini işyerinde yetiştirilemeyen işler için feda eden de çok fazla. Peki kaç kişi emeğinin karşılığını alıyor? Elleri görelim... Kaçınız mutlu mesut gelecek planı yapabiliyor bulunduğu işyerinde? Hani eller?


Çevremde gördüğüm insanların hepsi iş arıyor. Bir işlerinin olmasına rağmen. Ya daha çok para, ya daha çok dinlenecek vakit ya da huzur için. Benim için en önemlisi sanırım işyerindeki huzur. İyi ilişkiler içerisinde bulunulan bir patron. İnsana yakın arkadaşlar. İş verimliliğini arttıran en büyük faktörlerdir saydığım iki şık. Bu "kazan kazan" stratejisidir. Bir de tersi vardır ki üstüme yapışmış çamurdur kendileri.

Bugün bir arkadaşım hayalindeki iş için görüşmeye gitti. Çok iyi geçtiğini söyledi görüşmesinin. O daha çok para için işini bırakmıyor. Kendisine vakit kalsın diye de... Sadece hayalindeki huzur için yapıyor bu değişikliği. Sonra sıra bana gelecek sanırım. Umarım. Herşey gönlümüze göre olur.

8 Ekim 2007 Pazartesi

Cehennemin En Nadide Parçası



Nadide Sultan,
Hani o kumsalda koccaman memelerini mavi bikinisinden çıkması için gümbür gümbür koşan ve en sonunda sol memesinin ucunu çıkartmayı başarmış, burnu kocaman, sesinin neye benzediğini bir türlü hatırlayamadığım, evlenmeden evvel burnunu yaptıran, göğüslerini küçülttüren fakat evliliğinde bir türlü mutluluğu yakalayamamış "konyalı" ismine yapışmış kız. Tabi ki hatırladınız. Bu sabah ben kahvemi yudumlarken gazetemin magazin sayfasındaki habere dikkat kesildim. Yeşil, hoş bir elbise giymiş İpek Tuzcuoğlu'nun haberini okudum. "Tek kişilik" isimli albüm çıkartıyormuş. Sonra haberde değişimden falan bahsetmeye başlanıyor. Bir de baktım Bu kız Nadide Sultan'mış. Yani sevgili Nadide kendine has mizacını almış çöpe atmış ve İpek'in kılığına bürünmüş. Hem de sonsuza dek. Ben olsam Deniz Akkaya gibi yapardım sanırım. Liv Tyler'ın resmini alıp giderdim doktora İpek Tuzcuoğlu'nun değil kesinlikle. "Tek kişilik" albümünü de kimsenin dinleyeceğini zannetmiyorum maalesef elinde patladı estetik masrafları. Halbuki ben Nadide'yi severdim. Kendine has bir güzelliği en azından doğallığı vardı şimdi yok, uçmuş gitmiş. Hey gidi hey.. Bir gün eve gidip "anne ben geldim dediğinizde annenizin sizi tanıyamaması ne kadar da kötü bir durum olurdu değil mi?"
Halbuki ben bugün ölüm hakkında yazı yazacaktım... Belki yazarım.

7 Ekim 2007 Pazar

Eller Yukarı Masaüstü Dışarı

Barış Ünver silahını burnuma dayayarak "Çabuk masaüstünü göster" demiş :S Mimlemiş... Hemen gösteriyorum Barışçım...


Eh bu saatten sonra bana da mimlemek kalır öyle değil mi?

Acaba ben kimlerin masaüstünü görmek istiyorum?

Goddess Artemis ve Okan Vardarova 'nın masaüstünü görelim bakalım...

5 Ekim 2007 Cuma

Mim Üstüne Mim!

Severek okuduğum Burak Doğan beni mimleme güzelliini göstermiş. Hem de sormuş; "En yakınınızdaki kitabın 187. sayfasının ilk cümlesi.. "... Şöyle bir etrafıma bakındım. Yıllardır okumaya çok üşendiim ve nedense başucumda bekleyen Jim Crace'in Karantina'sı nihayet bir işe yarayacaktı. Açtım 187. sayfayı... Aynen şöyle diyordu ilk cümle; "Serbest kaldıkları anda kovanın içindeki kraliçelerine geri dönüyorlardı." Aslında paragrafta arılardan bahsetmekte. Ve Musa'ya anlatmaktılmakta olay. Tabi ben de kitabı okumadığımda henüz ne anlatmak istediği konusunda fikir sahibi değilim.

Değişik bir mim konusu ve cevabı oldu değil mi?

O halde ben de merak ediyorum bu mime Can Elçin, Dinçer Başdemir ve Mert Ulaş Beyler ne cevap verecekler?

Bekliyoruz heyecanla.

4 Ekim 2007 Perşembe

Sadece Üç Harf: Mim!

Bir kalktım baktım bir adet yorum var benim için... Goddess Artemis Hanımefendi beni mimlemiş. Onunda dediği gibi bir süredir ortalarda gözükmeyen mim dalgası ilk fırtına ile birlikte yine geldi. Aslında bende tam olarak bugün ne yazabilirim diye düşünmekteydim, Artemis konuyu ayağıma kadar getirdiğin için teşekür ediyorum.

Konumuz; İnsanı çıldırtan detaylar.

1- Yolda, işyerinde herhangi bir yerde yavaş yürüyen insanlar beni çıldırtmakta. Bundan daha önce de bahsetmiştim. Salına salına, süklüm püklüm yürüyen bir sürü insan. Ve en arkalarda ben. Buna tahammül edemiyorum.

2- Yine aynı kalabalık yolda yürüyen insanevladının önünüzde birdenbire yere çömelerek ayakkabısının iplerini bağlaması, arkadaki güruhun birbirine girmesi, ve bu güruhun içinde bulunmak..

3- Evde yahut işyerinde telefonların, kapı zillerinin durdurak bilmeden çalması.

4- Büyük mağazalarda dahi bir takım elbisenin sadece bir bedenini getirtmeleri. Yani koca şehirde 38 beden elbiseyi sadece bir kişi alabilir demek olmaktadır bu. Yine aynı alışveriş merkezlerinde illaki takım olarak satmaktadırlar. Pantolon ayrı ceket ayrı satılmamaktadır. Sezon sonuna doğru aynı mağazaya gidildiğinde bakılır ki bu ünlü ikili ayrılmış ve tek tek satışına başlanmıştır. Sorarsınız "38 bedeni var mı?", "Aaa! kalmadı, ama ceketi duruyor." Çıldırmam için ne de güzel bir durum...

5- Şehiriçi minibüslerine güne giden ya da günden gelen kadınların binmesine inanılmaz sinirleniyorum. Huraaa akın ediyorlar minibüse ve okuldan çıkmış küçük çocukları o ağır çantalarını hiç düşünmeden "kalk bakiim evladım teyze otursun" lafıyla kaldırıp kocaman götlerini yerleştirmekten asla utanmıyorlar bu kadınlar. Ben asla yer vermiyorum.

6- Cosmo Store mağazasında çalışan kızlara uyuz oluyorum. İçeriye girdiğinizde ilk önce sizi bir süzüp ona göre muamele eden hatunlara karşı bir gün Voltran'ı oluşturacağım haberleri yok henüz. sabahtan ağır makyajlarını yaparak bütün gün ayakta durup gelen geçene ürün satmak zorunda oluşları bana büyük zevk vermekte açıkçası.. Ben ise daha yeni kalkmışım ve alt tarafı aseton almaya gitmişim. Bir de böyle size uyuz olup gelip konuşma gereği duymayanları vardır. Ben gidip inadına abuk abuk sorular sorarım. Huyumdur.

7- Devamlı öksüren, hapşuran insanlara "eh yeter ulan" diye bağırasım geliyor. Yani hapşuracaksan en çok 2, öksüreceksen balgamsız 3 kez hakkın var. Sonrasına ben karışmıyorum..

İşte böyle... Aslında çok fazla şeye uyuz oluyorum. Beni çok şey çıldırtıyor. Kaprisli miyim? Takıntılı mıyım? Emin değilim. Ama ben de mimlemeyi istiyorum evet evet... O büyük anı ben Eda suner'cim Çılgın Wykka ve Doğancan Ülker ile paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.

Saygılar bizden.

2 Ekim 2007 Salı

Baskı Hep Vardı Ama Mahalle Kalmadı

Biz küçükken, henüz okul sonrası mahallede ezan okuyana kadar arkadaşlarımızla deli danalar gibi koştururduk. O zamanlar hiç bir baskı hissetmezdik üstümüzde. Bilirdik ki ezan okusa ve üzerinden beş dakika geçtikten sonra annemiz cama çıkıp, eve gel çağrısı yapacaktır. Eğer ki biraz cesaretli ve asi bir çocuksak, diretiyorsak bir beş dakika sonra da baba cama çıkacaktır ve bağırmasına gerek kalmadan göz göze gelmeniz evin yolunu tutmanız için yetecektir. Biliyorduk bunu. Hangi sabî sübyan yaşamamıştır ki?


Benim bu sokak çocuğu zamanlarım küçük bir mahallede geçti. İki katlı müstakil bir evde, sokağa bakan dış kapısı işlemeli, sokağın hemen karşısında da ilk okulum. Benim için okula gitmek bu kadar kolaydı işte. Tennefüslerde eve gelmek de bir o kadar sıkıcı. Mahallede inanılmaz farklı tarzda arkadaşlarım vardı. Hepsi birbirinden psikopattılar bana kalırsa. 8 yaşındayken iki adet türbanlı arkadaşım bile vardı. Birinin 4, diğerinin 2 kardeşi olduğunu da düşünürseniz şu günlerde sıkça tartışılan mahalle baskısını rahatça kavrayabilirsiniz. Yani oturduğumuz yerde sadece annem ve yan komşumuzun başları açıktı ve çalışıyorlardı. 1988 yılında bile bu inanılmaz yadırganan bir durumdu.


İlk küfürümü yine bu yaşlarda ve bu kişilere karşı kullandığım geldi aklıma. Ben bir çocuktum. 6-7 yaşlarında. Bir anneme bakıyordum bir de diğer kadınlara. Annemin bacakları gözüküyordu etekleri altında fakat diğerlerinin bacakları yoktu. Annem evden düz, uzun saçları ile çıkıp permalı saçlarıyla dönebiliyordu. Fakat diğerlerinin saçları yoktu. Benim arkadaşlarımın da yoktu. Uzun, dar etekleri vardı. Uzun kollu gömlekleri. Benim şortlarım vardı, tişörtlerim, kısacık saçlarım; ensemde, uzun ince, boncukla süslenmiş kuyruklu saçım. Yaz tatilleri benim için günün 10 saati oyun demekken onlar için kuran kursu demekti. Kurs sonrasında yere değen eteklerini sürüyerek o kalabalık bana doğru gelir ve öğrendikleri iblis hikayelerini anlatırlardı. Tükürüklerini saça saça. İç bunaltıcı... Ve bir gün...

Benim neden başımı kapatmadığıma geldi konu. Küçücük, yıkanmış beyinler oturup bunu sorgulamışlardı. Ve bir mürit daha katmak istemişler yıkama seanslarına. İp atlayacağımız yerde, konuştukları konu sizce bugün değiş midir? Yani çocuklar bugün bunları konuşuyorlar mıdır? Hiç sanmıyorum.

O konuşmadan sonra ayağa kalkarak "Piçsiniz olum hepiniz" diye bağırdığımı hatırlıyorum açık açık. Eve doğru giderken annemi gördüm camda... Onu görünce ağlamaya başladım. Titrek sesimle bir kez daha döndüm arkama ve yine bağırdım; "Geçmeyin bir daha benim evimin önünden" Tehtide bak sen? :) Benim için konu başı kapalı olup olmamak mıydı? Değildi... Nasıl farkedicektim ki bunun ayrımını? Sadece beni dışladıkları için üzülmüştüm hepsi bu.


Biz buna günümüzde Mahalle Baskısı diyoruz.

Acı ama gerçek.

29 Eylül 2007 Cumartesi

Daldan Dala

Gün, bana bozuk cd'leri kakalayan dükkan sahibini azarlamamla başladı. Attığım trip sonucunda bir daha o dükkana giderek alışveriş yapmayacağımı anladı. Aldım bozuk cd'lerimi gittim bir alt kattaki dükkana. Kimsecikler yoktu yukarıdaki dükkana nazaran. Rahatça filmlere baktım. İsminin Barış olduğunu öğrendiğim satıcıyla filmler, yönetmenler hakkında dedikodu yaptık. Bozuk sandığım cdleri kurcaladık. Evet, bozuktular. Bana yenilerini çekti. Bir kaç adet de program verdi. Güle oynaya tuttum evimin yolunu. Yani kısaca filmlerimi aldığım dükkanı değiştirdim demek istiyorum.


Barış Ünver 'in blogunda okuduğum ve deli gibi merak ettiğim 2003 yapımı Anger Management izlemenizi tavsiye edeceğim ilk film. Günümüzde hepimizin baş etmeye çalıştığı öfke ve öfke kontrolü üstüne çekilmiş en matrak film. Başrollerini; yumurta kafalı yakışıklı Adam Sandler, Dünya üzerinde ki en iyi oyunculardan biri olan ve benim nedense kötükediŞerafettine benzetmekte ısrar ettiğim Jack Nicholson paylaşmaktadır. Adam'ı saymazsak filmde harika bir oyunculuk vardı. Belki Ben Stiller olsaydı çok daha iyi bir performans sergileyebilirdi diye düşünüyorum. Film ilk yarısında gayet hareketli olmasına karşın, ikinci yarısında artık sonunu gayet iyi bir şekilde kestirebildiğiniz bir tv filmine dönüşmekte. Yine de keyifle izleyip, gülebileceksiniz.






Gerçek bir davadan uyarlanmış bir film var sırada. Zodiac , beni kendine hayran bırakan bir senaryoya sahip David Fincher filmidir. 1966 yılında işlenen bir cinayetin ardı arkasının kesilmemesi, kendisine Zodiac lakabını takmış bir katilin, medya ile çevreye ün ve korku salması, buna nazaran asla yakalanamamasını anlatmakta. Robert Graysmith rolünü Jake Gyllenhaal canladırırken, David Toschi'yi ise Mark Ruffalo oynamaktadır. Yer yer bizi geren bu filmin gerçek hayatta yaşanmış olması bu durumu ikiye katlar. Bu filmi anlatmayı çok istiyorum fakat, sizin izlemenizi daha mantıklı buluyorum. Filmin internet sitesinde cinayetlerin gerçek zamanlı fotoğrafları mevcuttur.



Buradan da tüm cinayet detaylarına ulaşabiliyorsunuz




Buradan da izleyebilirsin hani



Sıradaki film germeyen, aksine rahat rahat izleyebileceğiniz bir gerilim filmi. The Reaping, bu yılın Nisan ayında ülkemizde vizyona girmiş, Oscar sahibi çirkin, itici kadın Hilary Swank'ın başrolünü oynadığı film. Tanrıya olan inancını Afrika'da kızının ve kocasının yine Tanrı'ya kurban edilmesi ardından kaybetmiş bir profesörün Heaven isimli bir kasabaya giderek oradaki olağandışı olayları araştırmasını konu almaktadır. Film sonunda bir ters köşe durumu yaşanmakta olup, bak şuraya yazıyorum filmin ikincisini de burada anlatmak nasip olacaktır.






Ve bu sabah bir aydır izlemek için ıkındığım ve bir türlü gaipten gelen engeller sebebi ile izleyemediğim 300 'ü sindire sindire izlemenin keyfine vardım. Bu nasıl bir filmdir kardeşim? Sen nasıl bir film çektin Zack Snyder? Bu ne kadar güzel bir görsel şölendir böyle? Bana kalırsa filmin başrol oyuncusu asla önemli değil, filmde anlatılan şey, yaşanan duygu herşeyin üstündedir. Kadına verilen değer, şimdiye bakıldığında gözyaşartan cinstendir. Ekip olmanın karşısında hiç bir gücün duramayacağı gerçeği gözümüze sokulmuştur. Beni en etkileyen sahne şudur ki; Zenci bir elçi acem Sparta'ya gelir ve teslim olmaları için teklif getirir. Kralın karısına hakaret eder. Ve Spartan King Leonidas karısından da onay aldıktan sonra halkının önünde [muhteşem bir biçimde] elçiyi öldürür.





Buradan da izleyebilirsin

Herkese iyi seyirler dilerim.

27 Eylül 2007 Perşembe

Zekanın Sınırları Vardır, Ama Aptallık Sonsuzdur

Onlar da demokrasiye inanmıslardı, ak günlerin nurlu ufukların geleceğini sanıyorlardı. İmam Hümeyni öyle demişti ya, koskoca imam yalan söyler miydi? Şah gidecekti ve her şey güzel olacaktı. O ülkenin de inanmış SOL'cuları vardı ve her şey demokrasi içindi. O demokrasi Komunist Parti iktidarına 'bile' yol verecek, yön çizecekti. Bugünkü İran'a bakıp da sakın bunlar her zaman örümcek kafalıydı diye düşünmeyin, İran entellektüeli gerçek anlamda okur(du), yazar(di) ve okuduğunu anlar(dı). Tek anlayamadıkları 'İmam Efendi' oldu, onu da hayatlarıyla ödediler, tıpkı bir gecede katledilen 5000 hava subayı gibi.



(1979 evvel iki güzellik kraliçesi biri Bahar güzeli, diğeri İran)

Seneler evvel bir rastlantı eseri, gerçek Sehinşahin'in torunuyla tanıştım. Hani su Rıza Pehlevi'nin devirip yerine geçtiği, gerçek ŞAH. O aile ki, Şah Rıza Pehlevi tarafından ihanete uğramış, tahtından edilip sürgüne gönderilmiş. O 'bile' Pehlevi'nin devrildiğine sevinememiş, bir an bile İmam Hümeyni'nin sözlerine KANMAMIŞ. Evinin başköşesini MUSTAFA KEMAL'İN dedesiyle beraber cekilmiş, siyah beyaz, çok güzel çerçevelenmiş iki büyük fotoğrafı süslüyordu. Eve her girene 'önce' o resmi gösteriyordu gururla. Ondaki kadar MUSTAFA KEMAL'İ anlatan kitap az TÜRK evinde vardır.

Diyordu ki "Biz MUSTAFA KEMAL gibi bir lidere sahip olabilseydik, ne ŞAH'ı ne de HÜMEYNİ'yi yaşardık..."


(1979 Öncesi bir konserden)

Hümeyni, er geç SOLCULARLA anlaşmazlık çıkacağını biliyordu ve buna hazırlıklıydı. 22 Şubat'ta ilk saldırıya geçti. Halkın fedaileri devrim önderinin konutunun önünde bir resmi geçit düzenlemişti. Hümeyni radyo ve televizyon aracılığı ile komünistleri ve ALLAHSIZLARI huzuruna kabul etmeyeceğini duyurmuştu. Hümeyni'nin Paris'te (sürgündeyken) söyledikleri daha unutulmamıştı; ŞAH'IN DEVRİLMESINDEN SONRA MUHALEFET ÖRGÜTLERİNİN DE TOPLUMDA BİR YERİ OLACAĞINI, KOMÜNİSTLERİN 'BİLE' DÜŞÜNDÜĞÜNÜ SÖYLEME VE ÖRGÜTLEME HAKKININ OLACAĞINI SÖYLEYELİ ÜÇ AYI BİLE GEÇMEMİŞTİ.

(1979 öncesi bir kadın dergisi)


..."Her şey İslam dini ile ahenk içinde olmalıdır. KAPAYIN KULAKLARINIZI. 'Halimiz ne olacak?' diye soranlara kulak asmayın. Bunu soranlar, bizi yıpratmak devleti yıpratmak, İSLAM DİNİNİ yıpratmak istiyorlar. Bütün devlet daireleri, bütün makamlar temizlenmeli..." Ardından sözö nasıl bir devlet kurulacağına ve yapılması tasarlanan halk oylamasına getiriyor: "Halkımız, bir İSLAM CUMHURİYETİ istiyor, herhangi bir cumhuriyet değil, demokratik cumhuriyet değil, demokratik islam cumhuriyeti de değil, SADECE VE SADECE İSLAM CUMHURİYETİ istiyor..."


(1979 öncesi)

Kitlelerin içgüdüsünü yönlendirmeyi, yıllardır imtiyazli tabakalara ve aydınlara karşı birikmiş öfkeyi ve cinsel arzuları dizginlerinden boşandırıp hasımlarının üzerine yöneltmeyi çok iyi biliyorlar.

Kitleleri çok iyi tanıyorlar, onların nefret ve öfkelerini, tüm çıplak ayaklılar, ezilmişler, yoksullar ve de özellikle KADINLAR kendilerinden geçene kadar körüklüyorlar... Özellikle gecekondu halkı ideolojik aşılanmalara cok yatkın. Devrimden 4 ay sonra mollaların gücünün temelini bunlar oluşturuyor. Fundamentalist rejimin başarıya ulaşması için gereken tüm özellikler var bunlarda. Köklerinden koparılmış, ne köye ne kente uyan, başı boş, vahşi, cahil ve eğitim görmemiş, lümpen bir yaşam sürmek zorunda bırakılmış, kendi kaderine terk edilmiş, Allah'a inanan, mideleri boş, içi öfke dolu, kendine güvensiz, toplumun dışına itilmiş bu insanlar her önderin, her otoritenin, her ideolojinin peşinden gitmeye hazır...


(İranlı kadın BUGÜN, bir recm töreni esnasında kaydedilmiş)


2500 yıllık İran monarşisi bu akşam sona eriyor. Şah rejimi, derme çatma bir kulübe gibi yıkılıyor. Mutlu bir geleceğe bakıyoruz. Halkın kendine güveni artıyor. Kıvanç duyuyor utkusundan....

"Halkımızın, pek her şeyi bildiğine inanasım gelmiyor" diyorum biraz sakınarak. Geçen ay bir yürüyüşte 'Allah bir, Parti bir, Önder bir!' diye bağırarak bıçak ve zincirlerle üzerimize yürüyen delikanlıları unuttun mu? Özgürlük ve adalet için yaşamını tehlikeye sokan bir insanın (Yazar: Hümeyni'yi kastediyor), yasaların çiğnenmeyeceğini ve bu yasaların herkes için geçerli olduğunu bilmesi gerekir. Suçluluk, suçsuzluk kavramları herkesin öznel yargı gücüne bırakılamaz... "



Yürüyüşlere katılan çarşaflı, feraceli kadınlar için değişen fazla bir şey olmadı. Bunlar devrimden önce de baskı altındaydılar.. Şimdi ise sokaklara dökülüp yürüyüşler yapıyor, ülkenin kaderini çizdiklerini SANARAK değişik bir duyguyu tadıyorlar....Identite arayışı mutlaka, burada daha güncel, Berlin'deki başörtülü Türk kadınlarını gördükçe İran'da olanları daha iyi kavrıyorum. NAMUS, İFFET SORUNU, CİNSEL SAKINIM DEĞİL BU, apaçık IDENTITE SORUNU...


Yıl 2007 Türkiye...


"Demokratik tercihini bizden yana kullanan vatandaşlarıma sesleniyorum... Sizin sandıkta verdiğiniz mesajı anlıyorum. Lütfen müsterih olun. Hepimiz birleşerek demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyeti daha yükseklere taşıyacağız... Cumhuriyetin temel niteliklerinden taviz vermeyeceğiz..." (R.T.Erdoğan)

Peki İMAM HÜMEYNİ ne demişti..?


Ve Türkiye Cumhuriyeti

22 Temmuz 2007
Çaglayan

C.Yan@gmx.net


(En son fotoğraf hariç; Bahman NİRUMAND, İran'da soluyor çiçekler parmaklıklar ardında)