30 Haziran 2008 Pazartesi



Yine iyileri en son farketme huyum çıkıverdi karşıma...

Bugünü bitirirken ben, al senin olsun bu şarkı...

Hatta kimin isterse onun olsun...

2008 Haziran'ına da güle güle diyoruz... Bir daha asla gelmeyecek olduğunu bilmenin vermiş olduğu buruklukla...


ufkun ötesinde, gençken yaşadıgımız yerde
mıknatıslar ve mucizeler dünyasında
düşüncelerimiz başıboştu, sürekli ve sınır tanımaz bir şekilde
başlamıştı, ayrılık çanları çalmaya

geçitte ve uzun yol boyunca
buluşuyorlar mı, hala kesişme noktasında

bir grup vardı, paçavralar içinde
ayakizlerimizi takip eden,
kaçan, zaman düşlerimizi almadan önce
bizi toprağa baglayan sayısız küçük yaratıgı geride bırakıp
yavaş bir çürüme tarafından tüketilen bir hayata giden

çimen daha yeşildi,
ışık daha parlaktı
dostlar etrafında
mucize gecesinde

ardımızda yanan köprülerin közlerine bakıyoruz
diğer tarafın ne kadar yeşil oldugu ilişiyor gözümüze
adımlarımız ileri atılıyor, ancak uykumuzda geri yürüyoruz
sürüklenerek bir iç dalganın gücüyle

daha yükseklerde sakin bir bayrakla
ulaştık düşlenen dünyanın baş döndürücü dağlarına

sonsuza dek arzu ve tutkuyla yüklü
bir açlık daha var doyurulmamış
yorgun bakışlarımız hala başıboş geziniyor ufukta
çakılıp kaldığımız halde bu yolun üzerinde defalarca

çimen daha yeşildi,
ışık daha parlaktı
tat, daha tatlıydı
mucize gecesinde
dostlar etrafında
şafak sisi ışıldıyordu
su akıyordu
sonsuz nehir

sonsuza dek, daima


Parçanın sonunda gitarı ağlatan adam olarak bakınız;
Allahsız David Gilmour
Bir tanesi çetebaşı olmak üzere üç adet avanak mafya bozuntusu birini öldürür yanlışlıkla... Ve cesedi bir şekilde yok etmeleri gerekir. Denize atmaya karar verirler... Genellikle böyle durumlar hep 4 Temmuz'a denk gelir. Kutlamalar, arbede, eğlence vs. Ve bu üç kafadar değişik şekillere girerek halıya sardıkları cesedi nehre yahut denize atmaya çabalarlar... Fakat beceremezler. Hep bir terslik yaşanır. Eh hepsi de birbirinden salak ve dikkatsiz olduğundan ölüyü dahi diriltirler... Halbuki öldüğünü sandıkları kişi ölmemiştir bile.. Sadece küçük bir baygınlık... İşte Amerikan komedi filmlerinde en çok bu sahnelere gülüyorum...

27 Haziran 2008 Cuma

Başak'ın blogunu dolanırken çok güzel bir yazı ile karşılaştım... Dikkatimi çekmesinin sebebi ilk satırlarda Mark Knopfler adının geçmesiydi itiraf etmem gerekirse...
boşlukları "anlamlı" doldursak? (12 Haz. 2008)
"biz küçükken mark knopfler'ın saçları vardı. boyumuz televizyon sehpasına yetmezdi, sözleri uyduruk money for nothing'ler söylerdik. sonradan öğrendik "viv gattu muv dis kalır tivi" demeleri, adamları onlar için resimler çizerek tanımayı, saçlarımıza kahkül pozu verip içten içe kimsenin karşılaşmasını istemediğimiz alın yazısını kapatmayı. eskiden buralar bağdı bahçeydi, galaksimiz dokuz gezegen ve bir güneşten oluşurdu, "ideal aile" dediğimiz yapı anne, baba ve çocuklardan meydana gelirdi. her öykünün anafikri mutlaka bir atasözüyle örtüşür, belirli günler ve haftalar hakkında şarkılar ezberlenir, resimler yapılır, kompozisyonlar yazılırdı. sonra birden kendine has stili olan kız çocuklarının serseri erkeklere tavlanıp kendini değiştirdiği günlere adım attık ve
... Devamı "
İstersin zaman geçsin fakat geçmez bir türlü meret.
İstemezsin zaman geçsin fakat bitiverir meret. Kursakta kalır ne var ne yok... Böylesi bir saçmalık işte.

22,9%

Hanım koş 1 Temmuz'da elektiriğe zam gelecekmiş.
Buna göre Burcu'nun yapması gerekenler;
- Bilgisayarı asla açık bırakarak mekan terkedilmeyecek.
- Odadaki lamba sayısı teke indirilecek.
- Yatarken pc monitörü kapatılacak, hatta fişler çekilecek.
- Telefon, ipod, fotoğraf makinesi işyerinde şarj edilecek (!)

Evet, böyle...

26 Haziran 2008 Perşembe

Ev ile işyerim arası 7 kez Opus- live is life (4.03)
Otobüs durağı ile Burger King arası 1 kez Steve Vai - for the love of god (6.02)
Belki de Omer Sıpahıoglu ile benzerliğimizdi bana Elif Şafak'ın Araf'ını sonuna kadar okumamı sağlayan.

25 Haziran 2008 Çarşamba

Tepkilerimi kontrol edemiyorum...
Demek istiyorum ki tepkilerim benden bağımsız dört nala, tahammülsüz beynim.
Kimyasallarım özerkliğini ilan etmiş...
İsterdim ki tepkiler olmasın, yumuşacık pamuktan bir insan olayım...
Sinirleri alınmış, kalbi jelibon kıvamında çektikçe sakız gibi uzayan.... ve hiç kopmayan...

Tepkisizliğimi istiyorum... Bunun için neden karışımları kulllanmak zorundayım ki işe yaramadıklarını bile bile...
Nefsim körelmeyecek keskin bir bıçak gibi... Nefs dediğin disiplin -ki o benden kaçmakta.. Nefs yok sadece bağımlılıklarım karşısında... Herşey işime geldiği gibi çelişik bir ihtiyaç mekanizması...
Ben yine de memnun değilim, olmuyorum...
O'na en yakın durduğum anda bir çok şeytan vesvesesi... Şimdi anlıyorum imanı doruklara ulaşanların neden akıllarını kaçırdıklarını... Zikrin asla ve asla kişiye yetmediğini... Hep daha çok, hep daha fazla yettirebilme umudu...
Anlatacağım daha çok şey var...

23 Haziran 2008 Pazartesi

Sevgili blog okuyucusu yahut yolu bu sayfaya düşmüş ademoğlu, sabahın en erken saatlerinde çalışmaya başlamış olan sinir boşaltım mekanizmama bir küçük düğüm atarak yollayacağı zarfı yalayan bir kişinin karşısında deli divane gülmeye başlamamın tek sebebidir George Costanza'dır. seinfeld denildiğinde ilk aklıma gelendir yuvarlakları bol kelimelerden oluşan isim. Kendisine göre yönlendirmeye çabaladığı hayatı, buna istinaden başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelenlerin 2 katından 15 fazla olması. İlişkiler konusunda tam bir basiretsizlik abidesi olması vs...


Her neyse işte, sözün geleceği yer aslında şurası; muhteşem George nişanlanır ve iş çığrından çıkar. Tabi George kişisi paniklemeye, korkmaya ve yanlış bir karar verdiğini kendine inandırmaya çabalar. Bu konuda atak geçiriri vs... Tabi bunların hepsi evin dışında olan durumlardır. Eve geldiği andan itibaren sevgili, ilgili nişanlı triplerine girer ve bir türlü bu işin olamayacağını hatuna söyleyemez. Kendini yer bitirir. Davetiyeler basılır, doludizgin sona yaklaşılmaktadır. Yine bir gün eve geldiğinde nişanlısının öldüğünü görür. Nişanlı kişisi zarfları yalarken, zehirlenerek ölmüştür. Yine dört ayak üstüne düşen George üzülmek yerine sevinmiştir ve evlenmekten kurtulmuştur. En çok bu duruma gülmüştüm bu dizide...
İşte sabah sabah yüzümü güldüren yeğane düşünce buydu.
George Costanza..

21 Haziran 2008 Cumartesi

20 Haziran gecesi can bir arkadaşla yaptığım sohbet sonrası evime gidip pc başına geçtiğimde aklımda Hırvatlar'ı yeneceğimize hiç ihtimal vermiyordum. Bu sebeple maçı izlemektense film izlemeyi daha mantıklı bulmuştum. Zaman geçtikçe kimselerden ses çıkmaması maçın kötüye gittiğini gösteriyordu. Merakıma yenilerek ve tembelliğime haksızlık yapmayarak internetten maçı izlemeye koyuldum. Görüntünün 30 sn geç gelmesi sebebi ile hiç bir golü tam vaktinde görememiş olup zamanında müdehalemi yapamamışımdır. Sonuç olarak; insanı kabız edecek bir şekilde top oynamış milli takımımızı ve her geçen gün İbrahim Tatlıses'e benzeyen Fatih Terim'i kutluyorum.

bunun yanısıra hırslarından dolayı hırvatları da kutluyorum ve bir daha boylarından büyük işlere kalkışmamalarını salık veriyorum. Ayrıca; bizim gibi gözyaşlarını tutamamış ve duygu seline akmış hakemi de çölde kutup ayısına teslim ediyorum.



Gelelim bana göre en iyi maç yorumuna. Azuth kişisi her zamanki gibi muhteşem bir yazı yazmış sözlükte... Okuyalım...

" hz musa'nin kizil denizi yarmasinin üzerinden 5000 sene, nihayi sinirlarimizin viyana oldugunu ogrenmemizin üzerinden 300 kusur sene, hudininin son anda su tankinin içinden kurtulma numarasini icadindan 100, rolling stones'un "her zaman istedigini elde edemezsin, ama bazen çok çalışırsan ihtiyaç olduğun her şeye ulaşabilirsin" demesinin üzerinden 50 sene, euro 96 cikartma albümünde çıkan 5. alpay cikartmasindan sonra küfür edişimin üzerinden 12 sene geçmişken viyana'da atatürk olimpiyat stadinda oynanan ve türk milli takiminin penalti atışları sonrasinda, türkiye'nin polis arabasi sallanacak kadar delirmesine neden olacak bir galibiyet aldigi futbol musabakasi...

mactan evvel görülmemiş bir heyecan ülkeyi kapliyordu. atv ekranin üst kosesine "tarihi maça 4 saat kaldi" dan baslayan bir sayaç koymuş, cümle alemin habercileri viyana kapilarina dayanmis, siyaset meydani "viyana folklor ekibi"ne halay cektirmiş, hirvatlar ile türkler kücük capli bir munakasaya girmis, memleketin dört bir yaninda televizyonlari basina oturan 174 kişi "hirvat kizlari da çok iyiymiş ya...." demişti.. bu heyecan içinde, hala futboldan baymamış olmak bile başlı başına bir mucizeydi bence..

sayili dakikalar (atv tarafindan sayilan) cabuk geçmiş, ve futbolcularimiz çıkış tünelinden kendilerini göstermişlerdi.. sakatliklardan ve çek cumhuriyetinin 96 yilinda kirdigi 20 sari kartlik rekoru kirma girişiminden takimda oynayabilecek adam sayısı kısıtlanmıştı.. hırvatistan "almayayi bu arkadaşlar yendi" diyerek almanya maçındaki 11 ile çıkmış, türkiye ise emre ve gokhan'in "kendilerinin bile" güvenini kazanmayan savunmasi, koka kola cocuk kazim, arkasinda ortam cocugu sabri, ortada hamit ve topal, forvette ise nihatla sahaya akmisti...

türk milli takimi bu maça kadar sadece 9 dakika önde oynamiş, bununla birlikte kaleye sadece 31 şut atmıştı.. ki bu yunanistan'dan bile azdi.. işlerin bu maçta değişmesini umuyorduk.. nereden baksan bir 20 dakika falan önde oynamayi düşünüyor, en azindan 20 şutu kaleye ekleştirmeyi düşünüyorduk...

türkiye öne geçebildi mi? gökdeniz kimi yerden kaldirdi? arda hangi kanatta oynadi? kim yere düştü... hepsi birazdan!!!!*

maç adettendir diyerek hakemin düdüğü ile başlamıştı. memleketin çoğu televizyonuna 3 kulvallah bir elham okunuyor, herkes uğurlu koltuğuna konuşlanıyor, şahsim adina isviçre maçında giydigim atleti çek maçıyla birlikte aynen bu maçta da giyiyordum.. türk olarak bu işlere canavarca inaniyoruz biz.. işe yariyor anasini satiim.. yapacak bir şey yok!

sabri maça çok hizli başlıyordu... sabrinin soldan bindirmesi ile hirvat ataklari basliyor, ama sabri'nin tüm cabalarina ragmen hirvatistan iki ataktan da eli boş dönüyordu.. bosna savasi gazisi tipine sahip genç biliç, daha maçın 5. dakikasinda kendisini yirtmaya başlayan fatih terimden ürkmeye başlıyordu.. "yahu 5. dakikada ne bagiriyor bu, burada taktik veriyorsa soyunma odasinda ne yapiyor?" diye düşünmeden edemiyordu kirmizi beyaz satranc tasli arkadaslarimiz..

20. dakikaya geldigimizde turnuvadaki en iyi oyuncumuz kale diregi, topun bir kez daha gol olmasini engelliyordu.. afferim kale diregi.. afferim!!!

30. dakikada hamit mükemmel bir depar atiyor, nihat in önünde kocaman bir arazi gözüküyordu. hamit nihat'in onune topu birakabilseydi eğer nihat'in skoru bir sıfır yapmasi imkansiz bile degildi.. ama hamit sanki 9 aylik bir zebraymiscasina topun üstüne basiyor, ve nihata topu iletemiyordu.. bu sirada corluka ile tuncay göz göze geliyor, tuncay caktirmadan eliyle "8" yapip, ligin sonundaki boro - man city macini hatirlatiyordu..

modriç sag kanadimizi hallaç pamuğu gibi atmaya çalışıyor, hakan balta'nin boş anlarinda ise hakketten de atiyordu.. sezon boyunca uzaktan gol atmasini bekledigimiz mehmet topal, az evvelki hamit altintop gibi uzaktan kaleyi yokluyor, daha onceki 745 seferde oldugu gibi topu avuta atiyordu.. seneye kaleyi tutturabilecegine inaniyorum ben..

ilk yari tipik bir ceyrek final mucadelesi gibi geçip gidiyor, tribunleri başında ve ekranlarda olanlar sıkılmaya başlıyorlardi (karışıklıktan anlayacaginiz gibi sarhoş olmaya da başlamışlardı)

ikinci yarinin başlarıydı ki, arda ve tuncay yari finalleri kacirdiklarini acikladilar.. tuncay için sorun olacagini düsünmüyorum ama arda için, dahasi avrupa futbolu için bir (k)ayiptir bu.. türk oldugum için demiyorum.. gerçekten... ekmek kuran çarpsin..

5 sene onceki dünya'nin en iyi kalecisi rüştü eski toprak oldugunu belli edercesine oynuyordu bundan sonra.. şahane bir frikik cikartiyor, uzaktan toplari cikartiyor, ancak zamanında cikmadigi bir topta oliç midir, rakitiç midir iç li bi arkadaş sıfırdan topa kafayi vuruyor, ama emre asik topu kale onunden uzaklastiriyordu..

dakika 70 e gelmisti. sabri bu sirada topu sektirmeye basladi.. 5-6 kere sektirip "ananskim" diyerek topu uzaklastirmaya calisti ama top kornere gitti.. bu noktada sabri akdeniz foku badem'den daha başarili bir oyun sergiledigini tüm dünyaya haykiriyordu...

fatih terim'in eline bir tespih şart olmuşken, maç bitti.. bu sirada hayalet avcilari filmindeki dogu avrupali baş hayalete benzedigini düşündügüm klasniç oyuna girdi.. semih de bizde oyuna çoktan girmiş, fatih terim tüm takima "lan kapanirsak gol yeriz alooooo gokhana mi emre ye mi güveniyorsunuz?" diye bagiriyordu... bu sirad ailk uzatma devresi de bitmişti.. 15 dakika ne ki?

dakika 119 olmuştu ki, yaşlı kurt rüştü yanlış bir şekilde kendisinden 20 yaş genç (cocuğu yaşında) modriç i kovaliyor, modriç in açtığı ortaya, kötü hayalet klasniç kafayi ekleştiriyor, gökhan zan elleriyle topa uçuyor ama top ağlara vuruyordu.. takim elbise ile gol sevincine katilan, teknik direktor biliçten başkası değildi ve hayir biliç savaş suçlusu degil..

birisinin ingiltere'nin öcünü almasi gerekiyordu, penaltilarda tüm türkiye halki ve ingilizler türkiye'yi tutarken tribunde platini somurtmuştu semih'in golüyle birlikte.. tayyip erdoğan tarihinde ilk kez sempatik geliyordu insanlara bu noktada, askerde rütbelilere küfür edilebileceği bir döneme girmiştik.. allahim milli takim maçlarını cidden seviyorum...

hirvatlar 20 yasindaki cocuklarla penalti atislarina baslamaya karar verdiler. eh haliyle bir güvercin kirilganliginda topun basina gelirsen disari atarsin, bakiyorsun ardaya direk aglari dalgalandiriyordu.. srna hirvatlarin tek penalti golunu atarken, semih havaya bir kalp cizmek için topu kaleye koyuyordu.. hirvatlar bir penalti daha kaçırıyor, hamit bir ergün pembe soğuklugu ile penaltiyi aglara birakiyordu.. popescu'nun son penaltiyi kullanmasi için hirvatlarin bir sonraki penaltiyi atmasi gerekiyordu.. ne yazik ki rüştü penaltiyi kurtariyor, orta sahadaki oyuncularimiz rüştünün sevincini kutlamak için yarim dakika koşmak zorunda kaliyor, bu sirada zafer tam anlamiyla yaşanamiyordu... bence en azindan son penaltida oyuncular ceza alaninin orada falan olmalilar.. 50 metreden koşmak zorunda kaliyorlar ki yazık..

velhasil, inanilmaz bir geceyi daha arkamizda birakiyor, almanya ile hesaplasmak için basel e geri dönüyorduk.. 2 sene once özel mözel yenmiştik bunlari hem de nuri şahinle.. bu bal varken bizde almanlari yenmek için eksik olan bir şeye sahip oldugumuzu düsünmüyorum.."

azuth, 21.06.2008 12:45

Tüm yorumlar için;

20 Haziran 2008 Hırvatistan Türkiye Maçı

20 Haziran 2008 Cuma

"sevmek çay, sevilmek ise şeker
bizim gibiler çayı şekersiz içer"

Çok güldüm ben bunu okuduğumda, hatta "yürü beeeaaaahhh" bile çektim öyle böyle değil =)

19 Haziran 2008 Perşembe

"kadınlar duygularını koşullara göre ayarlama yetisine sahipler"

ekşisözlük burçtaşım gocce di limone işte böyle söyleyerek ihya etmiştir beni. Cidden doğru bir önermedir bu... Yanlış diyen kadın beri gelsin.
Büyüklüğün her zaman bende mi kalması gerek?

18 Haziran 2008 Çarşamba

Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçiyoruz (Tema)


TEMA vakfı; “Tüm Türk halkını 20 Haziran 2008 akşamı saat 21.00’de ışıkları 10 dakika kapatmaya davet ederek, bu eylem ile tüm dünyaya bu konuda duyarlılığımızı göstereceğini bildirdi."
Bu haberi ben ilk kez gördüm. Bana göre yeterli bir kampanyaya çağrı olmamış. Halbuki her otobüs durağına asılan afişler, internet sitelerine konulacak bannerlar sayesinde çok daha bilinçlendirilebilirdi halk. Yine de 10 dakika ışıksız kalmaya değer diye düşünüyorum. Katılımınızı bekliyorum.
Fotoğraf bana aittir

16 Haziran 2008 Pazartesi

14 Haziran 2008 Cumartesi

Bugün İzmit Real çevresinde park etmiş bir limuzin gördüm. Mutfak alışverişine limuzinle gelen yurdum insanına saygı duydum.


Sigara içme yasağı öncesinde yer bulunamayan Dolphin kafeteryasında şimdi in ve cin top oynamaktaydı, ferah ferah... Sokaklar ise sigara dumanı, ha rahatsız mıyım? Tabi ki hayır!

Starbucks'ın terasında oturup beyaz çikolatalı mocha içtim. Tek kişilik koltuğunda bağdaş kurup, jazz eşliğinde Uğur Gürsoy okuyup yarıldım... Ve eski karikatürleri ile karşılaştırdığımda artık "tamam oldun sen Uğur" diyorum. Haftabehafta kendini geliştiriyor, aşıyor bana kalırsa. Bu hafta geçtikten sonra çok güldüğüm bir karikatürü burada sunacağım. Bekleyemem diyorsanız çarşamba gününe kadar dergi gazetecilerde. Daha öncesinde var mıydı emin değilim fakat "Faik" karaketeri ile de başarılı olacağını düşünüyorum. "Fırat"'tan sonra artık Ferruh, Feyzullah, Fikret, Furkan, Fadime, Fevzi gibi karakterler de bekliyorum -ki kendisinde "F" harfine ve turuncu terliklere karşı bir zaaf seziyorum yahut olanca hayal dünyamla sallıyorum.

Gecenin bir vakti film almak için Alper'in dükkanına uğrayıp, çenemin elverdiğince laklaklaklak etim. Luc Besson yapımı "Yamakasi - Les samouraïs des temps moderne "Grangé ait kitabın filmi olan "The Crimson Rivers" (Kızıl nehirler), "Lorenzo's oil" ve Nip/Tuck denince akla gelen Ryan Murphy'ye ait "Running with Scissors" (Elde makas koşmak) filmlerini aldım. Sonra canım isterse sizlere de anlatabilirim.
Hayırlı geceler...
Aklından şüphe duyduğum, kötü niyeti yüzüne yansıyın bazı kimseler arama motorlarında "Fatih Dikici" + "Burcu Sezer Ford İzmit" + "Burcu Fatih" + "Fatih dikici Ford" gibi anahtar kelimeleriyle neyi aradıklarını bilmediğim bir şeyler aramaktalar.

Beyhude olan bu arayış ile sadece kendilerini yorup, üzmektedirler. Kendileri telefon numaram dahil mail adresimi de bilmektedirler. Bana ulaşıp istedikleri soruları sorarak tatmin dalgalarında kıyıya vurabilirler.


13 Haziran 2008 Cuma

* 2007'de 209 bin kişi daha silah sahibi oldu.

Sanırım bu 209 bin kişi Türkiye-İsviçre maçı için 2007'den hazırlığını yapmış gibi gözüküyor. Benim gibi maçın olduğunu unutup film izleyen birinin isyan çıktığını zannederek yusuflaması normaldir.

* Tuzla'da 1992'den bu yana ölen işçi sayısı 97'ye yükseldi.

Zannederim ki bizden sonraki nesiller Tuzla'da bir toplu mezarlık bularak, tarih yazacaklardır.

* Avea ve Telekom'da yönetim kurulu üyesi olan TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin'in 3 yönetim kurulu üyeliği daha olduğu ortaya çıktı. Bu şirketlerden de toplam 7 bin Ytl alan hırslı İbrahim'in eline ayda 21 bin Ytl geçiyor.

Ben Hırslı İbrahim'in yerinde olsam birini kiralayarak kendim yerine işe yollardım. Sonrasında konağımın yeşil çimenleri üzerindeki bambu masamda beyaz Lacoste tişörtüm ve bol cepli kahverengi şortumla oturup o günkü gazeteleri okurdum. Başlı başına bir kurul olan Hırslı İbrahim'i kutlar, salaklığımıza doyamamamızı temenni ederim.

* Sosyatik ünlü Süreyya Yalçın'ın bu sezonki tatile hazırlık (mayo, pareo, takı) masrafı 40 bin dolar.

Sevgili Süreyya bu yaz denize dalıp da bir süre çıkmazsa şayet bilin ki kapıp kaçmışlardır. Paniklemeye gerek yoktur. Bırakalım orada kalsındır.

Görüldüğü gibi Uykusuz'da her hafta 3. sayfada yer alan Fırat Budacı'ya ait "Bişeyler Duydum" köşesi beni yine yine yeniden "Rakamlarla Gerdi".

Ayrıca; Sn. Budacı yine bir duyuru yapmış, ben de duyanlar duymayanlara anlatsın diye buraya yazıyorum.

"Sinop'a kurulması düşünülen nükleer santrallere tepkiler sürerken, Amasra'da termik santral için hazırlıklara başlandı."

12 Haziran 2008 Perşembe


Sen ağa, ben ağa bu ineği kim sağa?
Hadi bakalım cevap verin???

11 Haziran 2008 Çarşamba

George Sand; "Karşılıksız sevgi, insanın sigarasını sönük bir sigaradan yakmaya çalışmasına benzer" demiş.

Güzel bir benzetme...

7 Haziran 2008 Cumartesi

küçük prens

Anladım
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil.. Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış, aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş, gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş, çok acıttığında anladım..
Fakat, hakedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını, gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terkettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet, yüreğini elime koyduğunda anladım..
''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak, sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek, git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan, büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak, gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş, sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış, yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi, beni afetmeni ölürcesine istediğimde anladım..

Sevgi emekmiş,
emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş..."

can yücel

6 Haziran 2008 Cuma

ilk kez bugün İnternet üstünden kitap siparişi verdim. Tembelliğimden kitapçıya gitmeyi tercih ediyorum. Ve tabi kredi kartı kullanmamam da buna büyük etkendir. Bana kitap aldığın için teşekkürler Fatihçim .

Kadından Kentler ciddi anlamda merak ettiğim bir Murathan Mungan kitabıydı. Ben Elif Shafak'ın derinliklerine dalmışken nasıl olup da dikkatimi verebileceğimi bilmiyorum açıkçası Kadından Kentler'e. Bu arada demeden edemeyeceğim; Metis Yayınlarının ender görülen güzellikte bir kapağa sahiptir. Ve resmin sahibini de söyleyelim; Neş’e Erdok.

3 Haziran 2008 Salı

Sana enerji vermeyecek hiçkimseyle birlikte olma


"Sana enerji vermeyecek hiç kimseyle birlikte olma!.."
Sabah sol gözümde bir ağrı ve biraz kanla uyandım. Öğleden sonra soluğu doktarda aldım. Dünya tatlısı bir doktor. İlk bakışta çözdü derdimi; "Direnç kaybına bağlı iltihaplanma..." "Sorun gözünde değil aslında" dedi doktorum. "...baktığın yerde... Hep karanlığa bakmaktan feri sönmüş gözlerinin. Yılgın düşmüşsün. Yorgunluk mikrobu, seni gözünden vurmuş."
Bu teşhisin ardından öyle bir reçete yazdıki dostlar başına: "Pozitif düşüneceksin. Hayata sımsıkı sarılacaksın. İşinden kafanı kaldırıp sevdiklerinle vakit geçireceksin. Kendine yeni heyecanlar yarat. Sev, ki hücrelerin yenilensin. Sana enerji vermeyecek hiçkimseyle birlikte olma!..."

Can DündaR