27 Haziran 2008 Cuma

İstersin zaman geçsin fakat geçmez bir türlü meret.
İstemezsin zaman geçsin fakat bitiverir meret. Kursakta kalır ne var ne yok... Böylesi bir saçmalık işte.

22,9%

Hanım koş 1 Temmuz'da elektiriğe zam gelecekmiş.
Buna göre Burcu'nun yapması gerekenler;
- Bilgisayarı asla açık bırakarak mekan terkedilmeyecek.
- Odadaki lamba sayısı teke indirilecek.
- Yatarken pc monitörü kapatılacak, hatta fişler çekilecek.
- Telefon, ipod, fotoğraf makinesi işyerinde şarj edilecek (!)

Evet, böyle...

26 Haziran 2008 Perşembe

Ev ile işyerim arası 7 kez Opus- live is life (4.03)
Otobüs durağı ile Burger King arası 1 kez Steve Vai - for the love of god (6.02)
Belki de Omer Sıpahıoglu ile benzerliğimizdi bana Elif Şafak'ın Araf'ını sonuna kadar okumamı sağlayan.

25 Haziran 2008 Çarşamba

Tepkilerimi kontrol edemiyorum...
Demek istiyorum ki tepkilerim benden bağımsız dört nala, tahammülsüz beynim.
Kimyasallarım özerkliğini ilan etmiş...
İsterdim ki tepkiler olmasın, yumuşacık pamuktan bir insan olayım...
Sinirleri alınmış, kalbi jelibon kıvamında çektikçe sakız gibi uzayan.... ve hiç kopmayan...

Tepkisizliğimi istiyorum... Bunun için neden karışımları kulllanmak zorundayım ki işe yaramadıklarını bile bile...
Nefsim körelmeyecek keskin bir bıçak gibi... Nefs dediğin disiplin -ki o benden kaçmakta.. Nefs yok sadece bağımlılıklarım karşısında... Herşey işime geldiği gibi çelişik bir ihtiyaç mekanizması...
Ben yine de memnun değilim, olmuyorum...
O'na en yakın durduğum anda bir çok şeytan vesvesesi... Şimdi anlıyorum imanı doruklara ulaşanların neden akıllarını kaçırdıklarını... Zikrin asla ve asla kişiye yetmediğini... Hep daha çok, hep daha fazla yettirebilme umudu...
Anlatacağım daha çok şey var...

23 Haziran 2008 Pazartesi

Sevgili blog okuyucusu yahut yolu bu sayfaya düşmüş ademoğlu, sabahın en erken saatlerinde çalışmaya başlamış olan sinir boşaltım mekanizmama bir küçük düğüm atarak yollayacağı zarfı yalayan bir kişinin karşısında deli divane gülmeye başlamamın tek sebebidir George Costanza'dır. seinfeld denildiğinde ilk aklıma gelendir yuvarlakları bol kelimelerden oluşan isim. Kendisine göre yönlendirmeye çabaladığı hayatı, buna istinaden başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelenlerin 2 katından 15 fazla olması. İlişkiler konusunda tam bir basiretsizlik abidesi olması vs...


Her neyse işte, sözün geleceği yer aslında şurası; muhteşem George nişanlanır ve iş çığrından çıkar. Tabi George kişisi paniklemeye, korkmaya ve yanlış bir karar verdiğini kendine inandırmaya çabalar. Bu konuda atak geçiriri vs... Tabi bunların hepsi evin dışında olan durumlardır. Eve geldiği andan itibaren sevgili, ilgili nişanlı triplerine girer ve bir türlü bu işin olamayacağını hatuna söyleyemez. Kendini yer bitirir. Davetiyeler basılır, doludizgin sona yaklaşılmaktadır. Yine bir gün eve geldiğinde nişanlısının öldüğünü görür. Nişanlı kişisi zarfları yalarken, zehirlenerek ölmüştür. Yine dört ayak üstüne düşen George üzülmek yerine sevinmiştir ve evlenmekten kurtulmuştur. En çok bu duruma gülmüştüm bu dizide...
İşte sabah sabah yüzümü güldüren yeğane düşünce buydu.
George Costanza..

21 Haziran 2008 Cumartesi

20 Haziran gecesi can bir arkadaşla yaptığım sohbet sonrası evime gidip pc başına geçtiğimde aklımda Hırvatlar'ı yeneceğimize hiç ihtimal vermiyordum. Bu sebeple maçı izlemektense film izlemeyi daha mantıklı bulmuştum. Zaman geçtikçe kimselerden ses çıkmaması maçın kötüye gittiğini gösteriyordu. Merakıma yenilerek ve tembelliğime haksızlık yapmayarak internetten maçı izlemeye koyuldum. Görüntünün 30 sn geç gelmesi sebebi ile hiç bir golü tam vaktinde görememiş olup zamanında müdehalemi yapamamışımdır. Sonuç olarak; insanı kabız edecek bir şekilde top oynamış milli takımımızı ve her geçen gün İbrahim Tatlıses'e benzeyen Fatih Terim'i kutluyorum.

bunun yanısıra hırslarından dolayı hırvatları da kutluyorum ve bir daha boylarından büyük işlere kalkışmamalarını salık veriyorum. Ayrıca; bizim gibi gözyaşlarını tutamamış ve duygu seline akmış hakemi de çölde kutup ayısına teslim ediyorum.



Gelelim bana göre en iyi maç yorumuna. Azuth kişisi her zamanki gibi muhteşem bir yazı yazmış sözlükte... Okuyalım...

" hz musa'nin kizil denizi yarmasinin üzerinden 5000 sene, nihayi sinirlarimizin viyana oldugunu ogrenmemizin üzerinden 300 kusur sene, hudininin son anda su tankinin içinden kurtulma numarasini icadindan 100, rolling stones'un "her zaman istedigini elde edemezsin, ama bazen çok çalışırsan ihtiyaç olduğun her şeye ulaşabilirsin" demesinin üzerinden 50 sene, euro 96 cikartma albümünde çıkan 5. alpay cikartmasindan sonra küfür edişimin üzerinden 12 sene geçmişken viyana'da atatürk olimpiyat stadinda oynanan ve türk milli takiminin penalti atışları sonrasinda, türkiye'nin polis arabasi sallanacak kadar delirmesine neden olacak bir galibiyet aldigi futbol musabakasi...

mactan evvel görülmemiş bir heyecan ülkeyi kapliyordu. atv ekranin üst kosesine "tarihi maça 4 saat kaldi" dan baslayan bir sayaç koymuş, cümle alemin habercileri viyana kapilarina dayanmis, siyaset meydani "viyana folklor ekibi"ne halay cektirmiş, hirvatlar ile türkler kücük capli bir munakasaya girmis, memleketin dört bir yaninda televizyonlari basina oturan 174 kişi "hirvat kizlari da çok iyiymiş ya...." demişti.. bu heyecan içinde, hala futboldan baymamış olmak bile başlı başına bir mucizeydi bence..

sayili dakikalar (atv tarafindan sayilan) cabuk geçmiş, ve futbolcularimiz çıkış tünelinden kendilerini göstermişlerdi.. sakatliklardan ve çek cumhuriyetinin 96 yilinda kirdigi 20 sari kartlik rekoru kirma girişiminden takimda oynayabilecek adam sayısı kısıtlanmıştı.. hırvatistan "almayayi bu arkadaşlar yendi" diyerek almanya maçındaki 11 ile çıkmış, türkiye ise emre ve gokhan'in "kendilerinin bile" güvenini kazanmayan savunmasi, koka kola cocuk kazim, arkasinda ortam cocugu sabri, ortada hamit ve topal, forvette ise nihatla sahaya akmisti...

türk milli takimi bu maça kadar sadece 9 dakika önde oynamiş, bununla birlikte kaleye sadece 31 şut atmıştı.. ki bu yunanistan'dan bile azdi.. işlerin bu maçta değişmesini umuyorduk.. nereden baksan bir 20 dakika falan önde oynamayi düşünüyor, en azindan 20 şutu kaleye ekleştirmeyi düşünüyorduk...

türkiye öne geçebildi mi? gökdeniz kimi yerden kaldirdi? arda hangi kanatta oynadi? kim yere düştü... hepsi birazdan!!!!*

maç adettendir diyerek hakemin düdüğü ile başlamıştı. memleketin çoğu televizyonuna 3 kulvallah bir elham okunuyor, herkes uğurlu koltuğuna konuşlanıyor, şahsim adina isviçre maçında giydigim atleti çek maçıyla birlikte aynen bu maçta da giyiyordum.. türk olarak bu işlere canavarca inaniyoruz biz.. işe yariyor anasini satiim.. yapacak bir şey yok!

sabri maça çok hizli başlıyordu... sabrinin soldan bindirmesi ile hirvat ataklari basliyor, ama sabri'nin tüm cabalarina ragmen hirvatistan iki ataktan da eli boş dönüyordu.. bosna savasi gazisi tipine sahip genç biliç, daha maçın 5. dakikasinda kendisini yirtmaya başlayan fatih terimden ürkmeye başlıyordu.. "yahu 5. dakikada ne bagiriyor bu, burada taktik veriyorsa soyunma odasinda ne yapiyor?" diye düşünmeden edemiyordu kirmizi beyaz satranc tasli arkadaslarimiz..

20. dakikaya geldigimizde turnuvadaki en iyi oyuncumuz kale diregi, topun bir kez daha gol olmasini engelliyordu.. afferim kale diregi.. afferim!!!

30. dakikada hamit mükemmel bir depar atiyor, nihat in önünde kocaman bir arazi gözüküyordu. hamit nihat'in onune topu birakabilseydi eğer nihat'in skoru bir sıfır yapmasi imkansiz bile degildi.. ama hamit sanki 9 aylik bir zebraymiscasina topun üstüne basiyor, ve nihata topu iletemiyordu.. bu sirada corluka ile tuncay göz göze geliyor, tuncay caktirmadan eliyle "8" yapip, ligin sonundaki boro - man city macini hatirlatiyordu..

modriç sag kanadimizi hallaç pamuğu gibi atmaya çalışıyor, hakan balta'nin boş anlarinda ise hakketten de atiyordu.. sezon boyunca uzaktan gol atmasini bekledigimiz mehmet topal, az evvelki hamit altintop gibi uzaktan kaleyi yokluyor, daha onceki 745 seferde oldugu gibi topu avuta atiyordu.. seneye kaleyi tutturabilecegine inaniyorum ben..

ilk yari tipik bir ceyrek final mucadelesi gibi geçip gidiyor, tribunleri başında ve ekranlarda olanlar sıkılmaya başlıyorlardi (karışıklıktan anlayacaginiz gibi sarhoş olmaya da başlamışlardı)

ikinci yarinin başlarıydı ki, arda ve tuncay yari finalleri kacirdiklarini acikladilar.. tuncay için sorun olacagini düsünmüyorum ama arda için, dahasi avrupa futbolu için bir (k)ayiptir bu.. türk oldugum için demiyorum.. gerçekten... ekmek kuran çarpsin..

5 sene onceki dünya'nin en iyi kalecisi rüştü eski toprak oldugunu belli edercesine oynuyordu bundan sonra.. şahane bir frikik cikartiyor, uzaktan toplari cikartiyor, ancak zamanında cikmadigi bir topta oliç midir, rakitiç midir iç li bi arkadaş sıfırdan topa kafayi vuruyor, ama emre asik topu kale onunden uzaklastiriyordu..

dakika 70 e gelmisti. sabri bu sirada topu sektirmeye basladi.. 5-6 kere sektirip "ananskim" diyerek topu uzaklastirmaya calisti ama top kornere gitti.. bu noktada sabri akdeniz foku badem'den daha başarili bir oyun sergiledigini tüm dünyaya haykiriyordu...

fatih terim'in eline bir tespih şart olmuşken, maç bitti.. bu sirada hayalet avcilari filmindeki dogu avrupali baş hayalete benzedigini düşündügüm klasniç oyuna girdi.. semih de bizde oyuna çoktan girmiş, fatih terim tüm takima "lan kapanirsak gol yeriz alooooo gokhana mi emre ye mi güveniyorsunuz?" diye bagiriyordu... bu sirad ailk uzatma devresi de bitmişti.. 15 dakika ne ki?

dakika 119 olmuştu ki, yaşlı kurt rüştü yanlış bir şekilde kendisinden 20 yaş genç (cocuğu yaşında) modriç i kovaliyor, modriç in açtığı ortaya, kötü hayalet klasniç kafayi ekleştiriyor, gökhan zan elleriyle topa uçuyor ama top ağlara vuruyordu.. takim elbise ile gol sevincine katilan, teknik direktor biliçten başkası değildi ve hayir biliç savaş suçlusu degil..

birisinin ingiltere'nin öcünü almasi gerekiyordu, penaltilarda tüm türkiye halki ve ingilizler türkiye'yi tutarken tribunde platini somurtmuştu semih'in golüyle birlikte.. tayyip erdoğan tarihinde ilk kez sempatik geliyordu insanlara bu noktada, askerde rütbelilere küfür edilebileceği bir döneme girmiştik.. allahim milli takim maçlarını cidden seviyorum...

hirvatlar 20 yasindaki cocuklarla penalti atislarina baslamaya karar verdiler. eh haliyle bir güvercin kirilganliginda topun basina gelirsen disari atarsin, bakiyorsun ardaya direk aglari dalgalandiriyordu.. srna hirvatlarin tek penalti golunu atarken, semih havaya bir kalp cizmek için topu kaleye koyuyordu.. hirvatlar bir penalti daha kaçırıyor, hamit bir ergün pembe soğuklugu ile penaltiyi aglara birakiyordu.. popescu'nun son penaltiyi kullanmasi için hirvatlarin bir sonraki penaltiyi atmasi gerekiyordu.. ne yazik ki rüştü penaltiyi kurtariyor, orta sahadaki oyuncularimiz rüştünün sevincini kutlamak için yarim dakika koşmak zorunda kaliyor, bu sirada zafer tam anlamiyla yaşanamiyordu... bence en azindan son penaltida oyuncular ceza alaninin orada falan olmalilar.. 50 metreden koşmak zorunda kaliyorlar ki yazık..

velhasil, inanilmaz bir geceyi daha arkamizda birakiyor, almanya ile hesaplasmak için basel e geri dönüyorduk.. 2 sene once özel mözel yenmiştik bunlari hem de nuri şahinle.. bu bal varken bizde almanlari yenmek için eksik olan bir şeye sahip oldugumuzu düsünmüyorum.."

azuth, 21.06.2008 12:45

Tüm yorumlar için;

20 Haziran 2008 Hırvatistan Türkiye Maçı

20 Haziran 2008 Cuma

"sevmek çay, sevilmek ise şeker
bizim gibiler çayı şekersiz içer"

Çok güldüm ben bunu okuduğumda, hatta "yürü beeeaaaahhh" bile çektim öyle böyle değil =)

19 Haziran 2008 Perşembe

"kadınlar duygularını koşullara göre ayarlama yetisine sahipler"

ekşisözlük burçtaşım gocce di limone işte böyle söyleyerek ihya etmiştir beni. Cidden doğru bir önermedir bu... Yanlış diyen kadın beri gelsin.
Büyüklüğün her zaman bende mi kalması gerek?

18 Haziran 2008 Çarşamba

Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçiyoruz (Tema)


TEMA vakfı; “Tüm Türk halkını 20 Haziran 2008 akşamı saat 21.00’de ışıkları 10 dakika kapatmaya davet ederek, bu eylem ile tüm dünyaya bu konuda duyarlılığımızı göstereceğini bildirdi."
Bu haberi ben ilk kez gördüm. Bana göre yeterli bir kampanyaya çağrı olmamış. Halbuki her otobüs durağına asılan afişler, internet sitelerine konulacak bannerlar sayesinde çok daha bilinçlendirilebilirdi halk. Yine de 10 dakika ışıksız kalmaya değer diye düşünüyorum. Katılımınızı bekliyorum.
Fotoğraf bana aittir

16 Haziran 2008 Pazartesi

Para ile imanın kimde olduğu hiç belli olmuyor bu devirde.

14 Haziran 2008 Cumartesi

Bugün İzmit Real çevresinde park etmiş bir limuzin gördüm. Mutfak alışverişine limuzinle gelen yurdum insanına saygı duydum.


Sigara içme yasağı öncesinde yer bulunamayan Dolphin kafeteryasında şimdi in ve cin top oynamaktaydı, ferah ferah... Sokaklar ise sigara dumanı, ha rahatsız mıyım? Tabi ki hayır!

Starbucks'ın terasında oturup beyaz çikolatalı mocha içtim. Tek kişilik koltuğunda bağdaş kurup, jazz eşliğinde Uğur Gürsoy okuyup yarıldım... Ve eski karikatürleri ile karşılaştırdığımda artık "tamam oldun sen Uğur" diyorum. Haftabehafta kendini geliştiriyor, aşıyor bana kalırsa. Bu hafta geçtikten sonra çok güldüğüm bir karikatürü burada sunacağım. Bekleyemem diyorsanız çarşamba gününe kadar dergi gazetecilerde. Daha öncesinde var mıydı emin değilim fakat "Faik" karaketeri ile de başarılı olacağını düşünüyorum. "Fırat"'tan sonra artık Ferruh, Feyzullah, Fikret, Furkan, Fadime, Fevzi gibi karakterler de bekliyorum -ki kendisinde "F" harfine ve turuncu terliklere karşı bir zaaf seziyorum yahut olanca hayal dünyamla sallıyorum.

Gecenin bir vakti film almak için Alper'in dükkanına uğrayıp, çenemin elverdiğince laklaklaklak etim. Luc Besson yapımı "Yamakasi - Les samouraïs des temps moderne "Grangé ait kitabın filmi olan "The Crimson Rivers" (Kızıl nehirler), "Lorenzo's oil" ve Nip/Tuck denince akla gelen Ryan Murphy'ye ait "Running with Scissors" (Elde makas koşmak) filmlerini aldım. Sonra canım isterse sizlere de anlatabilirim.
Hayırlı geceler...
Aklından şüphe duyduğum, kötü niyeti yüzüne yansıyın bazı kimseler arama motorlarında "Fatih Dikici" + "Burcu Sezer Ford İzmit" + "Burcu Fatih" + "Fatih dikici Ford" gibi anahtar kelimeleriyle neyi aradıklarını bilmediğim bir şeyler aramaktalar.

Beyhude olan bu arayış ile sadece kendilerini yorup, üzmektedirler. Kendileri telefon numaram dahil mail adresimi de bilmektedirler. Bana ulaşıp istedikleri soruları sorarak tatmin dalgalarında kıyıya vurabilirler.


13 Haziran 2008 Cuma

* 2007'de 209 bin kişi daha silah sahibi oldu.

Sanırım bu 209 bin kişi Türkiye-İsviçre maçı için 2007'den hazırlığını yapmış gibi gözüküyor. Benim gibi maçın olduğunu unutup film izleyen birinin isyan çıktığını zannederek yusuflaması normaldir.

* Tuzla'da 1992'den bu yana ölen işçi sayısı 97'ye yükseldi.

Zannederim ki bizden sonraki nesiller Tuzla'da bir toplu mezarlık bularak, tarih yazacaklardır.

* Avea ve Telekom'da yönetim kurulu üyesi olan TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin'in 3 yönetim kurulu üyeliği daha olduğu ortaya çıktı. Bu şirketlerden de toplam 7 bin Ytl alan hırslı İbrahim'in eline ayda 21 bin Ytl geçiyor.

Ben Hırslı İbrahim'in yerinde olsam birini kiralayarak kendim yerine işe yollardım. Sonrasında konağımın yeşil çimenleri üzerindeki bambu masamda beyaz Lacoste tişörtüm ve bol cepli kahverengi şortumla oturup o günkü gazeteleri okurdum. Başlı başına bir kurul olan Hırslı İbrahim'i kutlar, salaklığımıza doyamamamızı temenni ederim.

* Sosyatik ünlü Süreyya Yalçın'ın bu sezonki tatile hazırlık (mayo, pareo, takı) masrafı 40 bin dolar.

Sevgili Süreyya bu yaz denize dalıp da bir süre çıkmazsa şayet bilin ki kapıp kaçmışlardır. Paniklemeye gerek yoktur. Bırakalım orada kalsındır.

Görüldüğü gibi Uykusuz'da her hafta 3. sayfada yer alan Fırat Budacı'ya ait "Bişeyler Duydum" köşesi beni yine yine yeniden "Rakamlarla Gerdi".

Ayrıca; Sn. Budacı yine bir duyuru yapmış, ben de duyanlar duymayanlara anlatsın diye buraya yazıyorum.

"Sinop'a kurulması düşünülen nükleer santrallere tepkiler sürerken, Amasra'da termik santral için hazırlıklara başlandı."

12 Haziran 2008 Perşembe


Sen ağa, ben ağa bu ineği kim sağa?
Hadi bakalım cevap verin???

11 Haziran 2008 Çarşamba

George Sand; "Karşılıksız sevgi, insanın sigarasını sönük bir sigaradan yakmaya çalışmasına benzer" demiş.

Güzel bir benzetme...

7 Haziran 2008 Cumartesi

küçük prens

Anladım
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil.. Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış, aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş, gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş, çok acıttığında anladım..
Fakat, hakedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını, gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terkettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet, yüreğini elime koyduğunda anladım..
''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak, sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek, git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan, büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak, gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş, sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış, yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi, beni afetmeni ölürcesine istediğimde anladım..

Sevgi emekmiş,
emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş..."

can yücel

6 Haziran 2008 Cuma

ilk kez bugün İnternet üstünden kitap siparişi verdim. Tembelliğimden kitapçıya gitmeyi tercih ediyorum. Ve tabi kredi kartı kullanmamam da buna büyük etkendir. Bana kitap aldığın için teşekkürler Fatihçim .

Kadından Kentler ciddi anlamda merak ettiğim bir Murathan Mungan kitabıydı. Ben Elif Shafak'ın derinliklerine dalmışken nasıl olup da dikkatimi verebileceğimi bilmiyorum açıkçası Kadından Kentler'e. Bu arada demeden edemeyeceğim; Metis Yayınlarının ender görülen güzellikte bir kapağa sahiptir. Ve resmin sahibini de söyleyelim; Neş’e Erdok.

3 Haziran 2008 Salı

Sana enerji vermeyecek hiçkimseyle birlikte olma


"Sana enerji vermeyecek hiç kimseyle birlikte olma!.."
Sabah sol gözümde bir ağrı ve biraz kanla uyandım. Öğleden sonra soluğu doktarda aldım. Dünya tatlısı bir doktor. İlk bakışta çözdü derdimi; "Direnç kaybına bağlı iltihaplanma..." "Sorun gözünde değil aslında" dedi doktorum. "...baktığın yerde... Hep karanlığa bakmaktan feri sönmüş gözlerinin. Yılgın düşmüşsün. Yorgunluk mikrobu, seni gözünden vurmuş."
Bu teşhisin ardından öyle bir reçete yazdıki dostlar başına: "Pozitif düşüneceksin. Hayata sımsıkı sarılacaksın. İşinden kafanı kaldırıp sevdiklerinle vakit geçireceksin. Kendine yeni heyecanlar yarat. Sev, ki hücrelerin yenilensin. Sana enerji vermeyecek hiçkimseyle birlikte olma!..."

Can DündaR

30 Mayıs 2008 Cuma

Kendim

"...Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum."
Özdemir Asaf
Derler ki; rüyada kan görüldüğünde bozuluverirmiş tüm ahengi, tabiri... Çöpe dönermiş... -ki ben senebesene rüya çöplüğümde yaşar gidermişim. En son rüyamda dişlerimin döküldüğünü gördüğümde hayatım bataklığa dönmüştü. "Bu kez belime kadar çizmelerimi giydim bekliyorum" diyordum ve bir de baktım elime kan damladı... Ben kanın bana verdiği rahatlıkla üst dişlerimi perde kopçası gibi birbirine bağımlı vaziyette söktüm. Acısız, tasasız... Bundan sonra düştüğünü göreceğim hiçbir dişimi bırakmadım kanın sayesinde... Rüyalarım da ben de dişlerden kurtulduğumuza seviniyoruz.


***


Eskiden köye gittiğimizde annem beni eğlendirmek için gelincik çiçeğinden gelin yapardı... Birazcık elinizde sıkı tuttuğunuzda yırtılırdı yaprakları, kısa süreli bir gelin olurdu anlayacağınız. Bu yıl en çok gelincik çiçeği gördüğüm yıldır.

***

Ayrıca; bu okuduğunuz blog gün ve ay itibari ile tam 1 yıldır bizlerle.

Tebrikler ben...

Ps: Fotoğraf bana aittir.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Tolga geldi güzel oldu


Şubat ayında dünyaya gözlerini açmış Aslı'nın Can'ından sonra şimdi de halamın Tolga'sı geliverdi 15 gün evvelinden. Şimdiki çocuklar pek aceleci azizim. Küçücük bir insan, şaşkın bakıyor neye baktığını bilmeden. Ağzını açıyor, dilini çıkartıyor, ellerini emmeye çabalıyor... Arada ekşitiyor suratını "ağlıcam bakın" diyor kendince...
Dünya To.To'ya iyi bir mekan olsun istiyorum. Yukarıdaki ilk fotoğrafı gibi huzurlu olsun tüm uykuları...
Sülalemiz erkek dolmaya devam ederken, bizlerin kıymeti artar belki diyorum ya neyse =)

27 Mayıs 2008 Salı

PunkReas


Açıldığı andan itibaren devamlı takibimde olan Punkreas bir müzik haberleri sitesidir. Konu yelpazesi genişliği bir yana bence güzel bir tasarıma sahip.
Bakmadan geçmeyin lütfen...
Başı boş ve sorumsuz bir cinsel hayat, nesillerin bozulmasına, insanlar arasındaki gerçek sevgi ve rahmet duygularının yok olmasına, düşmanlık ve anlaşmazlıkların çoğalmasına, ruh ve beden yönünden pek çok hastalığın yayılmasına yol açmaktadır. Bundan dolayıdır ki, müslümanların iffet ve namuslarını korumaları Kur'an'ın bir emridir (en-Nûr 24/32, 33).

24 Mayıs 2008 Cumartesi

Uykusuz Web Site


Eylül 2007'nin başında İlk sayısını yanayakıla beklediğim Uykusuz'un mevcut internet sitesini nihayet açtılar. Hem de öyle bir açtılar ki beklediğime değdi sanki... Site tasarımı bence çok hoş... Menülere rahatlıkla ulaşılması bir yana "son eklenenler" kısmı takip açısından etkileyici. Kim uyuyor kim ayakta anlayabiliyoruz. Benim dikkatimi çeken diğer bir durum da konu Uykusuz çizer ve yazarlarının blogları niteliğinde olan sayfaları... Rss yöntemi ile takibi basit, kolay ulaşılabilir. Ve tabii ki kafasına şapka niyetine cezve geçirmiş Fırat...


20 Mayıs 2008 Salı

O '3 Nokta' Çocukları

Yeni yerli filmimiz O... Çocukları 16 Mayıs 2008'de vizyona girmiş. Şimdiye kadar olan tepkilere bakılırsa gayet güzel bir film olduğunu anlıyoruz, tabi izlemeden bilemeyiz. Bunu da unutmayayım ve izleyeyim diye yazıyorum buraya...




HoTeL Rwanda

Tam 12 gün bekledi konsolun üstünde kendinden yeni filmlerin izlenip bitirilmesini. 7 saat yolculuk yaptı kırlara, sonunda yine döndü aynı konsol üzerine... Ve dün gece nihayete erdi HoteL Rwanda... Saklı gizli kalmış, umursanmamış bir katliam, vahşet, soykırım. Dünya oturmuş bir korku filmi izler gibi izlemiş 1994 senesinde, uyku vakti geldiğinde gidip uyumuş rahat rahat ve sabahında devam etmiş koltuğundan kumanda ederek haber programlarını... Rwanda'da olanlardan sorumlu Belçika, Fransa vs diğerleri hala yok sayarken bu kardeşin kardeşe kırdırılmasını adanın biri çıkıp filmini çekmiş Hutu ve Tutsi savaşını.
2004 yılının 11 Eylül'ünde izleyenlerin karşısına çıkan bu filmi Terry George yönetmiş ve Keir Pearson ile beraber kaleme almıştır. Başrollerini Don Cheadle, Sophie Okonedo, Ahmed Panchbaya paylaşmış olup 17 buçuk milyon dolar'a mal olmuştur. Ayrıca en iyi 250 film içinde 50. sıraya oturmuştur. Ben bu filmi anlatmak istemiyorum... Bulun ve izleyin..


Trailer için tıklayınız

12 Mayıs 2008 Pazartesi

L'ultimo Bacio


Her yaşın aşka, evliliğe, ayrılığa, siktir edip gitme isteğine, diğer yandan kalma isteğine, aldatmaya, aldatılmışlığa, mutsuzluğa, nefret ile aşkın karışımı olan öfkeye olan bakış açısını gözümüze sokan muhteşem filmdir. Filmin ilk yarısı bittiğinde "erkeklerden işte bu sebeplerden nefret ediyorum" dedim. İkinci yarısında çocuğunu bekleyen bir kadını, sevgilisini aldatıp, yine ayrıldıkları gece 18'lik Francesca'ya koşan Carlo [Stefano Accorsi] sabahında her iki kadını da ne kadar üzdüğünü farketmeden ayrıldığı sevgilisine (tamamen kaybetme korkusu) koşar, fakat daha hayata yeni adım atmış olan Francesca'yı [Martina Stella] kırar paramparça yapar. Bunu da Carlo'nun anahtarlarını aramak için merdivenlerden geri döndüğünde, Francesca'nın "anahtarlar bende" dediği andaki boş ve çaresiz bakışıdır. Buradan da anlaşıldığı gibi Carlo bencil domuzun tekidir.


Diğer yandan aldatıldığını anladığı andan itibaren Giulia [Giovanna Mezzogiorno], her kadının davranacağı biçimde davranır. Telefonun yanında bekler, arar, ulaşamaz, hırslanır, hırsından ağlar, kapıda bekler. Adam geldiğinde üstüne saldırır, sebebi aşktır. Hazmedememedir. Ve o tipik-bilindik, 'a bu benim lan' dediğimiz soruları sorar. "Seviştiniz mi? Öpüştünüz mü? Benden güzel mi?". Daha önceki sahnede babasını aldatan annesine yaptığı konuşmada; "herkes aldatılabilir, babam bunu sorun yapmayacaktır " lafı da böylece kendisinde patlar farkında olmadan. Dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı da bana göre baba ve kızın karakter olarak inanılmaz tutarlı olmasıydı. Anne ise çok zıt bir karakter çiziyordu ve bence bu doğallık harika yansıtılmıştı.

Film tabi bu iki kişiyle sınırlı değildir. Aslında çok fazla kişinin filmidir. Eski sevgilisine bağımlılığı olan marco, onu unutabilmek için Afrika'ya kadar gideceğini haykırmaktadır. Her ne yaparsa yapsın onu unutamaz ve bu durum nefrete, öfkeye dönüşür. Diğer yandan evlenmiş ve bir çocuğu olan başka bir kişi vardır. Adriano, evliliğin ve doğan çocuğun karısıyla hayatlarını değiştirmesine izin vermiş, ve çift artık birbirlerini sevmediklerine inanmışlardır, bu durumu kurtarmak adına hiçbir şey yapmamaktadırlar. Tabi Adriano yine çareyi kaçmakta ve evi terketmekte bulur. Sanırım Alberto aralarındaki en şanslı kişiydi. Tek başına yaşadığı bir hayatı, her gece başka hatunlarla olabilmesi vs diğer iki kişiyi o kadar cezbeder ki gidip bu üç kişi piercing yaptırırlar. Özgür olmalarının bir kanıtı olarak görülebilir bu davranış. Ne istersem yaparım durumudur. Fakat filmin anafikri Giulia'nın annesinin evi terkedip bir süre yalnız yaşamasının ardından yaşadığı boşluk anında söylediği şu cümlededir;

"özgürlüğümü ne yapacağımı bilmiyorum"
Bu muhteşem film; Gabriele Muccino 'ya aittir.


10 Mayıs 2008 Cumartesi

Nocas mi srce pati

Ljiljana Buttler'in "Nocas mi srce pati" isimli bir şarkısı varmış sözleri de şöyleymiş;

sta ce mi zivot bez tebe dragi
kad drugu ljubav
ne zelim da imam
sanjam te sanjam
skoro svake noci
samo si ti u srcu mom
nocas mi srce pati
nocas me dusa boli
tesko je kad se voli
kad ostanes sam
jesen je tuzna vec odavno dosla
uzalud cekam uzalud se nadam
o majko moja koliko ga volim
samo je on u srcu mom

Hatta Arkadaşım Unbeknown the black'e göre çevirisi de şöyleymiş;

sensiz hayat neme gerek sevgili.
başka bir aşkı,
istiyor değilken ben..
rüyamda görüyorum seni,
bir süredir her gece.
sadece sensin benim kalbimdeki.

bu gece ızdıraptayım,
bu gece ruhum acıyor.
ağırdır seviyor olmak,
hele yalnız kaldığında.

hüzünlü sonbahar çoktan geldi..
nafile bekliyorum, nafile umutlanıyorum.
ah anam benim, ne kadar da seviyorum onu.
kalbimde bir tek o var..

Ben şahsen sözlerine bayıldım... Şarkıyı
bu siteden dinleyebilirsiniz.

8 Mayıs 2008 Perşembe

X is no longer listed as "single"

Ne zamandır yazmak istiyordum bu sabahın körüne kısmetmiş. Uzun zamandır dikkatimi çeken bir facebook durumu vardı, bu sabah "Home" kısmında yakın arkadaşımın da aynı hinliği yaptığını görünce dayanamadım.

Genellikle erkekler Facebook kariyerlerine "single" olarak başlıyorlar. Sonrasında hayatlarına bir hatun giriyor ve o "single" yazısı orada durmaya devam ediyor. Anladığım kadarıyla "In a Relationship" yazmak yemiyor... Yani adam gibi "kardeşim, benim bir ilişkim var bak aha da duydu cümle alem" demek yerine, "bekarım ben hala ama dur hatun kızdı 'neden öyle yazıyor orda diye' en iyisi ben medeni halimi saklıyım da ne kısmetimi kapatıyım ne de hatunu kızdırıyım" mantığıyla kariyerlerinde doruk noktasına çıkıyorlar. Bazı hatunlar da bunu yiyor sanırım... Halbuki kişi bir ilişkiye başladığında heyecanlanması gerek, tam anlamıyla seviyorsa karşısındakini bunu herkese haykırma isteğiyle dolup taşması lazım gelir, Ya da bana göre aşk kavramı siz insanlarınkinden biraz farklı sanki... Tabi bundan daha beteri de mevcut; mesela evli olduğunu saklayanlar gibi :)

Bilmem Kim is no longer listed as "single."

Yine de beni sevmeseler de sözüm kadınlara; yemeyiniz böyle numaraları... Bininiz adamın tepesine yazdırınız oraya ilişkinizi. Sonrasında sadece sizin sayfanızda kek gibi duruyor "In a Relationship" falan filan.. Komik duruyor :)

Benim bu laflarım şimdi yola çıktı yerine ulaşmasına ramak kaldı siz bunu okurken sayın okuyucu.

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Kimine göre ayakkabı, bana göre kremlerdir hastalık olan...
el
ayak
yüz
göz altı
dirsek
boyun
gece
gündüz
.
.
.
of
of

6 Mayıs 2008 Salı

36



36 Yıl...


Geçip giden, 36 tane 365...


06/05/1972










Mare Nostrum
En uzun koşuysa elbet
Türkiye'de de devrim
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak ...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun
Ama aşk olsun sana cocuk,
Aşk olsun

Can YüceL

1 Mayıs 2008 Perşembe

My life without me*


Ölüm üzerine farklı bir yapıt.
isabel coixet dün gece izlediğim bu filmiyle başarılı bir yönetmen olduğunu kanıtlamıştır.

İki kız çocuğu annesi 23 yaşındaki Sarah Polley (Ann) karın ağrısı nedeniyle gittiği doktordan 2 ay ömrünün kaldığını öğrenerek ağzındaki şekerleme ile evine döner. Bu durumu sadece kendisine saklayan Ann, deniz gözlerinden akan yaşları silerek bu 60 günde neler yapacağına dair bir liste yazar. Bu listede - Kızlarına her gün "seni seviyorum" demek. - Birini kendisine aşık etmek. - Kocası Don'dan başka bir erkekle daha sevişmek. - Saçlarını değiştirmek. - Düşündüğünü anında söylemek. -Takma tırnak taktırmak. - Don'a çocuklarını sevecek bir eş bulmak gibi maddeler vardır.
Filmdeki asıl unsur ölümü dışarıdan değil de, kendinizi Ann'in yerine koyarak birebir hissetmenizdir. Filmin açılış sahnesi yağmurun altında ıslanan ve yağmur damlalarını tüm bedeninde hissetmeye çalışan Ann'i görürüz. Hissetmek, yaşadığını anlamak... Kendini biraz olsun şanslı görmek... Bunun yanısıra Ann bizlere daha önce hiç farketmediğimiz bir gerçeği hatırlatır; "Kimse süpermarkette ölümü düşünmez."
Gerçekten de öyle mi?

Ann, bu 60 gün içinde aşık olur, kendine aşık eder, sevişir, Don'a bir eş bulur, takma tırnak taktırır ve en önemlisi de kızlarının 18. yaş gününe kadar her yıl için bir adet doğum günü kaseti doldurur.

İzlenmesi gerektiğini düşündüğüm bir film "Bensiz Hayatım". Çünkü ölmek sandığımız kadar kolay bir şey değildir. Ve Ann'in son söylediği cümle ise hep hatırlanacaktır tarafımdan; "İnsan ölüyken pişmanlık bile duymaz"



27 Nisan 2008 Pazar

Pinhani'nin baharda gelen "Düğün"ü


25 Nisan günü Pinhani, sevenlerinin uzun zamandır bekledikleri ikinci albümü Zaman Beklemez'i piyasaya sürdü. Albüm içinde Kavak Yelleri dizisinden de aşina olduğumuz "Ne güzel güldün", "Bir anda", "Sevmekten usanmam" 'ın yanında defalarca dinlenecek parçalar da mevcut.

Fakat bana göre ayrı bir yeri olan "Ne güzel güldün" şarkısının dışında favori olabilecek "Düğün" ve "Düğün dernek" ikilisi vardır. Bu iki parçanın arka arkaya dinlenmesi konusunda ısrar ediyorum kesinlikle.

- "Yansın" şarkısını dinlerken bir an için Mor ve Ötesi dinliyormuş hissine kapıldığımı belirtmek isterim açıkçası.

-"Sırası Değil"'i ise Duman grubuna yakıştırdım elimde olmadan.

-"Dursana Dünya" 'nın hızı benim çok hoşuma gitti. İdeal bir konser parçası...

- "Ağlama" ise 'ağlama yaptığın şeylerden sonra' diyerek ağlatan cinsten... Bana göre yani...

Parçaların albüm sırası ise şöyledir;

1.Zaman Beklemez 2.Düğün 3.Ağlama 4.Ne Güzel Güldün 5.Dursana Dünya 6.Sırası Değil 7.Yansın 8.Bir Anda 9.Yalnızlık 10.Sevmekten Usanmam 11.Düğün Dernek

Belirtmekte fayda görüyorum ki bu yorumlarım kesinlikle ilk dinleyiş sonrasında yapılmıştır. Ben albümün genelini beğendim. Karşımda bir iki adım ilerlemiş ve çizgisini bozmamış bir Pinhani gördüm.

İyi dinlemeler.

26 Nisan 2008 Cumartesi

ToDieFor


Bir Finlandiya grubu olan To/Die/For, kimine göre metal yapıyor kimine göre de yapmıyor. Kimi şahane olduğunu düşünürken, bazıları sahne performanslarının işe yaramaz olduğunu söylüyor. İlk albümlerini 1999-2000 yılında All Eternity'i piyasaya sürmüşlerdir. Bu albümde hoşuma giden ve dinlemekten bıkıp usanmadığım Sea of Sin - One More Time - Farewell - In the Head of the Night - Love in You parçaları oldukça başarılıdır. Kişiyi yormayan bir düzenlemeleri vardır.




FareweLL


2001 yılında Epilogue ile bizi Hollow Heart - In Solitude - Chains - Immortal Love ile 1 yıl içinde ne kadar üretken olduklarını kanıtlamışlardır.

Hollow Heart


2 yıl sonunda 2003 yılında Jaded ile Too Much Ain't Enough - Fall Strains - Jaded isimli şarkılarla bana göre ilgi görmemiş, vasat bir albüm geldi.

2005 yılında IV (4) albümleriyle toparlamaya çalışsalarda bana göre ilk iki albüm kadar başarılı olamadılar. Yine de Little Deaths - Last Breath - U2'ya ait New Year's Day (cover) parçaları dikkatten kaçmamıştır. Bir yerlere saklanmıştır.

2006'da şöyle bir silkinip Wounds Wide Open ile yine şaha kalkmıştır grup. Sanki daha sert gelmişlerdir bu kez. Diğer albümde olduğu gibi bir adet cover (Ozzy Osbourne - I Just Want You) yapmışlar. "Sorrow" gibi hoş bir intro ile açılış yaparak ardından Like Never Before - Liquid Lies ve Wicked Circle ile topu kaleye göndermişlerdir.

Like Never Before



Merak edenler için

25 Nisan 2008 Cuma

Talking Heads... Psycho Killer... Coşulası şarkı... 1978... Yaşanılası muhteşem yıllar...




Velvet Revolver... Psycho Killer... Coşulası şarkı... 2007... Yapılan herşeyin mübah olduğu yıllar... Slash.... kehkehkeh...



Dinlenmeye doyulamayan ve envai çeşit cover adı altında çalınan parçayı İzmit'te Karma Rock Band bizlerle buluşturur. Gayet de iyidir. Tavsiye edilir...

22 Nisan 2008 Salı

Lstrl

Kutsal yaşam aşkımın kayıp olan bacağı Lustral'i bulmam bugüne denk gelir.

21 Nisan 2008 Pazartesi

Başakçım yazmış kitaplarla ilgili bana da yaz demiş... Ne yazmam gerektiğini ben anlamadım.. O da anlamamış zaten fakat ben kopya çekip onun gibi bana anlam katan kitapları yazıveriyim :)
1- Yaşımın 10 olması sebebiyle babamın bana dilinin ağır geleceğine inandığı ve benim inat edip bir günde bitirdiğim; Uğur Mumcu'nun Sakıncalı Piyade'si
2- Beni şaşırtmayı en iyi başaran; Jean Christophe Grangé - Tüm kitapları
3- Şiir okumaya olan tahammülsüzlüğümü yenen; Küçük İskender'in Periler Ölürken Özür diler'i...
" ah ulan tanrı! sensin bu isyanın nedeni!
sen davranıp sökmeden yerinden
bak ne diyorum, sen davranıp sökmeden yerinden
ben koparıp kendim fırlatıyorum sana taş yerine
yeryüzünden
bu lüzumsuz kellemi!"
4- Bu dünyanın en heycanlandırıp eğlendiren yazarı ise şüphesiz ki; J.K.Rowling'in Harry Potter serisidir.
Daha çok var fakat iş de var ;) Sağol Başakçımçımçım...

19 Nisan 2008 Cumartesi

Şu dünyada bir kitapçıya girip yepyeni kitaplar almak kadar bana haz veren daha başka bir şey varsa o da henüz hiç tadına bakmadığımdır.

Bundan sonraki bir ay boyunca Elif Şafak ile kan kardeşi olmayı düşlüyorum...

13 Nisan 2008 Pazar

Bembeyaz bir güvercindi,
kafasında pamuktan hayallerle...
Ta ki Gebze'ye kadar...


Pippa Bacca

12 Nisan 2008 Cumartesi

Yaşlandım ben.

Dakikalardır bu kelimeleri yazıcam diye ahenkli aptal saptal cümleler üretiyorum. Dedim ki ne gereği var ki; açık açık yazmak varken. 26 yıldır kafamdaki güvensizliğin çeşitliliğiyle, yaşlıyım ben..

Bir arkadaşım çıkıp da bana bunu kendisi için söyleseydi; kırk takla atardım onu avutmak için. Bir boka yaramayacağını yaşlandığımı kabul ettiğimde anlardım tabi ama..

Çevemdekilerin çoğu benden küçülmeye başladıkça labirent genişliyor. Ben daralıyorum... En sonunda kaçıyorum evime... Siniyorum odama... Düşünüyorum... Fazla düşünüyorum... Sonra bana asi diyorsunuz... Duyuyorum bunu...

Gülüyorsunuz bana... Kafama taktığım şey ne kadar da ahmakça değil mi size göre? Halbuki bu böyle değil... Hiç öyle değil...

Yaşlandığınızda anlayacaksınız eminim.

5 Nisan 2008 Cumartesi

Stratovarius

Benden sonra bir de muhteşem Stratovarius grubu da dağılmış.

Yeni öğrendim... Dağılan dağılana yahu... Biz de gelsinler bu memlekete mutlu olalım diye bekliyorduk bir yandan... Yalan oldu her bişi...

Onlara "Falling into Fantasy" ile veda ediyorum. Yeniden birleşmeleri dileğiyle...




dinleyelim...
"Günah, sadece başkalarının canını sebepsiz yakmakta yatar.
Diğer bütün günahlar icat edilmiş saçmalıklardır."

21 Mart 2008 Cuma

Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da

Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. bekledim. beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. evet, bilmiyordum. bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. sevişirken sözlük kullanıyordum hala. ama, seni seviyordum. ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. sana yaklaşamıyordum. yasaklanmıştın adeta. çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. küçük bir ateş. küçücük bir ateştin sen. sönmekten ürken bir ateş. bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. aşkın mecali kalmamıştı. sessizce sokuldum yanına. acıyla irkildin. gülümsedim. gülümsememe anlam veremedin elbette. kimdi bu? ne istiyordu? tanımadığın biri. hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. fuzuli bir beden, karşındaki. usulca uzandım,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. uzayın adını ben koymadım. uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. rahatlatır beni o. bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. romantizme uyum sağlamak için de değil. öyle. işin gerçeği budur. yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. lekesiz bir yalnızlık. lekelenmeye müsait bir yalnızlık. tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. pişmansın. pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. olmuyor tabii. olmuyor. sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. beni anlayacağın günler gelecek. beni de göreceksin. benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. korkma lütfen,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. çay pişiririz. çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. sonra da sen anlatırsın: sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. ben sıkılmam. ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. bir insan, bir insanı sıkamaz. bir insan canı isterse sıkılır. hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. endişelenmen gereksiz,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. başkalaşmaya çalışıyorum. gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. değişmek, hiç de zor değil. yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. evet, tıpkı bu. sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. birlikte dansedebilmek gibi. sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. ve ciddi. ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. masallarla geliyorum. efsanelerle geliyorum. herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. artniyetsizim. inan,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. aklıma yayıldın. ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: ortadaydım işte! bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. hayır! melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. kusura bakma, kafam biraz dağınık,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. kızmamalısın. darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! gerçekten kırıyorsun beni,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. insanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. yapacak çok işimiz var. dövüşecek çok düşmanımız var. kucaklayacak çok arkadaşımız var. bizim sebebimiz bu. bizim fazlalığımız bu. belki de iksirimiz. kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. yalan söylemiyorum

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. çikolata bile kurtlanabilir. dondurma erir. çiçek solar. galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! birer hatıraya dönüşseler bile! kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.

Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . yüzüme öyle bakma nefretle,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. kimbilir, doğrudur belki de! . adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? romantizmin tehlikesi büyük! romantizmin tehlikesi büyük! romantizmin esrarı büyüleyici! romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. özveri denebilir buna. evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. insan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . sakın ha üstüne alınma,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Ben seni kırmak için yaratılmadım. uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? seni kaybettim. bunu biliyorum. seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. ortadaydı. bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. hala da saygıyla ağlıyorum. büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. inadıma öfkeleniyorsun. seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. bu da aşk işte! bu da entrika! bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! dur, dur, bağırma,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Bunlar da geçecek şüphesiz. seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. yaralandım. bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. bir gerçek aramıyorum felakete. bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. eğer hissediyorsan,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. o rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. dokunamadım sana. parmakuçlarım neşterdi çünkü. kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Kelimelerine Tapındığım Adam, Küçük İskender...

16 Mart 2008 Pazar


Hayat zaten kötü, üstüne üstlük bir de sonunda ölüyorsun !!!

14 Mart 2008 Cuma

"kendimi yalniz birakmamak icin butun gece aynanin karsisinda oturdum"

cesare pavese

9 Mart 2008 Pazar

Tears Dry on Their Own

Bu haftayı Amy Winehouse haftası ilan ediyorum... Ve herkesi ipodlarına Amy'i yükledikten ve botlarını giydikten sonra sokakta boş boş yürümeye davet ediyorum.




5 Mart 2008 Çarşamba

Turkey Islamic Fashion Rezaleti



Bu sabah Hürriyet gazetesi 'nde gördüğüm bir durumdan bahsetmek istiyorum. Yabancı basın bu haberi dünyaya "Turkey Islamic Fashion" diye duyurmuş bu ünlü defileyi. Kimler yok ki defileyi izleyenler arasında? Münevver Arınç, Yasemin Eker, Semiha Yıldırım ve 900 türban meraklısı daha... Bu dünyaya bir kez daha rezil olduğumuzun gösterisidir, defilesidir bana göre...

Bunun yanısıra bu çirkin defilenin paralı piyonları var ki onları görmekten bile nefret ediyorum. Türban defileyi izleyen kişilere göre önemli bir dini unsursa eğer ki bunu normal zamanında göğüsleri açıkta dolaşan birine "para" karşılığında giydirmemeli. Karekteri sağlam olan, bu hayatta bir ideolojiye sahip kişi bunu yapmamalıdır. Aksi taktirde kendisine saygısını kaybeder.

1 Mart 2008 Cumartesi

Beynimi Resetleyen Lost Teorisi

Çoğumuzun büyük hırsla takip ettiği Lost için teori araştırmalarım devam ediyor. Öyle ki birbirinden bağımsız ve farklı yönlere yol alan bu beyin fırtınası, beni mantığa çok yakın bir teoriyle karşılaştırdı.

Lost meraklılarını bir hayli tatmin edecek teori için Buraya Tıklamanız yeterli olacaktır.