30 Eylül 2010 Perşembe

The Flintstones

50 yıldır neredeyse her çocuğun ilgisini çekmeyi başarmış bir yapım Taş Devri. Yani The Flintstones. Zamanın en renkli çizgi filmi olduğu su götürmez bir gerçek.  Çocukların hayal gücünü geliştirmesinin yanında çocuklarla birlikte izleyen ebeveynleri de sıkmayan yapım 1960 yılından beri ekranlarda.

Değişmeyen kıyafetleri, saç şekillleri ile akıllarda soru işareti bırakmışsa da günlük hayatımızda kullandığımız makinelerin yerlerinde hayvanların olması ise çizgi filmin hayranlarından olmamın en belirgin sebebidir.

Amerikan aile hayatını küçük yaştan itibaren evimize sokan yapımcılar, yarattıkları iki aileyi komşuluk bağları ile bağlamış ve gelecek günlerde dünürlük rolünü de buna eklemişlerdir. Bu da çizgi filmin devamlılığını getirmiştir. Fred Çakmaktaş'ın şaşkın huysuzluğu, kendini bilmez halleri, her daim akıllı geçinmesi ve maçoluğunun yanında Wilma'nın eşine bağlılığı ve Betty ile olan kopmaz bağı, Barney'in Fred tarafından aşağılanması ve her defasında haklı çıkması buna rağmen asla darılmaması, nispet yapmaması şimdiki Türk yapımı sitcomlar ile birebir düzeyde.  

Okul sonrası ve haftasonları sabırsızlıkla beklediğim Taş Devri'ni 50 yıldır bekleyen bir çok çocuktan sadece biriyim.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Dağlar, Tepeler

Diyorum ki kendimi dağlara bayırlara vurayım. Yürüyeyim uzun uzun. Şehir ardımda kalsın, ben susayım ayak seslerim konuşsun, şakısın. Değil mi ama? Üzülmeye gerek yok. Her gün başka bir gündür.

26 Eylül 2010 Pazar

Mübalağa etme senin de olur

Saksafonun makamlı düdük olarak nitelendirildiği bir topluluk içerisindeyim. Pek eğlenceli, pek mübalağalı olsa da fazla kalasım yok. Gidesim var uzaklara, dere tepe düz ayağımda çarıklarla.

24 Eylül 2010 Cuma

Cenaze

Evimizden geçen gün bir cenaze çıktı. İçim doldu doldu taştı. Odalarda tatlı ve sevinçli bir kalabalık "iyi oldu böyle" nidaları ile şaşkın dolanıp durdu. Benim yine içim doldu doldu taştı... Gözlerim puslu puslu baktı insanlara, ağzım kulaklarımda. Cenaze arabasını bekledim fakat hiç gelmedi.

Odalar dağınık. Yerlerinde bir türlü duramayan, nereye konulacaklarını onların da şaşırdığı alet edevat. aşkı bekliyorlar çıkıp gelen yok. Aşk bir bencillik abidesi elinde keskin kılıcı. İki bücür cadı, başları emanet japon yapıştırıcısıyla yapıştırılmış. Ah o koku yok mu insanı kendinden geçiren.

Cenaze başında insanlar daha da çoğaldıkça ve ben konuştukça, güldükçe ve ağladıkça mezarın sofaya yapılmasına karar veren dervişler geçti önümden. "Hayırlısı böyleymiş" diye diye ağızlarından bal damlayan insanların bıraktığı izleri sırtlarında taşıyan karıncalar evin ücra köşelerine dağıldılar. Sonrasında bedenimdeki yüreğimdeki izleri de taşıyacaklar belki yıllarca oradan oraya o kara karıncalar.

Kim bilir daha neler olacak neler.

23 Eylül 2010 Perşembe

Adam Olmuşum Ben

Burcu'ya;


"Çevrende herkes şaşırsa,

bunu da senden bilse,
sen aklı başında kalabilirsen eğer,
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır,
hem kendine güvenirsen eğer,
bekleyebilirsen Usanmadan,
yalanla karşılık vermezsen yalana,
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana.

Düşlere kapılmadan düş kurabilir,
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
ikisine de vermeyebilirsen değer,
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
kandırabilir diye safları, dert edinmezsen,
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
koyulabilirsen işe yeniden.

Döküp ortaya varını yoğunu,
bir yazı turada Yitirsen bile,
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu.
Yüreğine, sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da,
herkesin bırakıp gittiği noktada,
sen Dayanabilirsen tek.


Herkesle düşüp kalkar, erdemli kalabilirsen,
unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken,
dost da düşman da incitemezse seni,
ne küçümser, ne büyültürsen çevreni
her saatin her dakikasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyi ile dünya önüne serilir,
üstelik oğlum, ADAM oldun demektir..."

Rudyard Kipling

22 Eylül 2010 Çarşamba

Gelin

"Gelin ata binmiş ya kısmet demiş"


Bizler bu günü, saatleri, dakikaları asla unutmayacağız... Ayıbın ne demek olduğunu ve nasıl yapıldığını da unutmayacağız. Hayallerin kifayetsizliğini, bencilliği ve ben bilirimciliği de asla ama asla unutmayacağız. Nankörlük etiketi olmuş herkeslerin, umulmadıkların. Bakar bakar ağlarım beyaza. Yazık oldu geçen günlere, emeklere, sevgilere. Günler geçer gelir yeni bir gün güneşle. Yeterki engel olmasın kimseler kimselere.

17 Eylül 2010 Cuma

Missist'siz kalmayın

Son zamanlarda internetten alışveriş durumunu iyice abattığımı evin Tupperware  ile dolup taşmasından anladım ve kendime bir adet daha ürün sonrasında uzun bir süre dur demeye karar verdim. Aramalarım sonunda Missist markasında harika ürünler keşfettim. Sanırım hafta içi 'yağmur babetleri'mi ayağıma geçirmiş olacağım. Bu ürünleri görmenizi tavsiye ediyorum. Eski lastik papuçların şehirlere inmesine siz de benim kadar şaşıracaksınız.



Missist ayakkabı haricinde daha bir sürü ürün sunuyor. Mesela renkli ve herkese hitap edecek bilezikler, kolyeler, saç tokaları ve taçlar... Tişörtler dahi var... Ve göreceksiniz fiyatları inanılmaz ekonomik.. 

8 Mart 2010 Pazartesi

Kadın Günü


İnsanların birbirlerine saygı duymadıkları (hele ki kadınların bolca ezilip, itildiği) bir ülkede "kadınlar günü"nün kutlanması ne kadar saçma geliyor kulağa... Bugünün kadınlar günü olduğunun farkında olmayan kaç kadın vardır acaba merak ediyorum.

Birazdan, tanıdığım kadınları arayarak bu özel günlerini kutlayacağım. Sonra yine işime - gücüme döneceğim. Herkesin yaptığı gibi.  

Kadınlar günü vesilesi ile "Türkiye'de işsiz kadın kalmasın, her kedının  iyi kötü işi olsun" diyerek dileğimi belirtmek istiyorum.

4 Mart 2010 Perşembe

Hoş Geldim


Uzun süre mola vermiştim yazmaya. Okumak, seyretmek, gezmek ve bunları belleğimde biriktirmekti amacım. Bu süre zarfında tüm blog dünyasından uzak kalmayı tercih ettim. Blog okumadım, ilgilenmedim, bloglardan araştırma yapmadım. Kıacası ilgilenmedim. Blogsuz bir hayatta (blog yokken mesela) neler yapıyordum bunları tekrardan icra etmeye çabaladım. Kalem kağıt kullanmayı unuttuğumu fark ettim ilk etapta... Daha evvelinden kötü olan yazım daha da eğri olmuş. Güzel yazı derslerine başlamam gerekiyor sanki =) Kalem tutmayı ne kadar özlediğimi farkettiğimde kendimde,  ilk önce renkli kalemler ve defterler aldım, bir şekilde kendimi özendirmeliydim. Buna rağmen halen kötü bir yazıya sahibim.  Hele imzam akıllara zarardır her daim.  Yazı yazmanın , okumanın vb. dışında bilgisayar oyunlarına kafayı taktım... "Time Management" oyunlarının müptelası ve hatta en yakın dostu oldum çıktım... Bambaşka bir dünyaymış gördüm ve artık blog yazmaya geri dönmem gerektiğini düşündüm... Her biten oyunun sonunda bana bitmeyen bir şeylerin lazım geldiğini anladım.

Sonuç itibari ile bir hayli kitap, dergi, film ile ben geri döndüm. İyi mi ettim?

30 Eylül 2009 Çarşamba

Perfume:The Story of a Murderer




* Spoiler
Herşey Jean Baptiste Grenouille'nun 18. yy'da pis, hastalıklı bir şehir olan Paris'te bir balıkçı masasının altında doğmasıyla başlar. Annesinin ölüme terk ettiği Grenouille kendi kokusuz tenine rağmen çevredeki herşeyin kokusunu alabilme ve bunları ayırt edebilme gibi üstün bir yetenekle dünyaya gelmiştir. Bu yeteneğini keşfettiği andan itibaren ise yaşamı akıl almaz cinayetler ile insan kokusunu bir şişeye doldurmaya çabalar. Bunu ise birbirinden güzel kızları öldürek kokularını hapsetmekle başarır.

Alman asıllı Patrick Süskind in 1985 yılında yazdığı romanın anlaşılır dili, yazarın betimleme becerisi ile akıllardan çıkmayacak türde bir yapıt. Eser Tom Tykwer'ın yönetmenliğinde  2006 yılında Perfume:The Story of a Murderer ismi ile sinemaya başarı ile aktarılmıştır.

24 Eylül 2009 Perşembe

Balkanlar


İki gün gibi kısa bir sürede Balkanlar ismindeki kitap sayesinde inanılmaz keyifli bir geziye çıktım bayram süresince. Mustafa Balbay'a ait kitap Cumhuriyet yayınlarından çıkma pek tabii.

Mustafa Balbay Edirne'den ilk olarak Bulgaristan ile açılış yapıyor Balkan turuna. Varna, Torlak, Tuna, Sofya'dan sonra Yunanistan'a geçiyor. Tabii yer Yunanistan olunca benim de ilk aklıma gelen Atatürk. Balbay Selanik kordon boyundan Atatürk'ün doğduğu eve kadar sokak sokak dolaşıyor. Balkan Türkleri ile sohbet ediyor, göç zamanlarında yaşanılanları, gelecek planları hakkında konuşuyor.. Gümülcine'de şehrin adının nereden geldiği ile ilgili bilgilendiriyor bizleri. Yunanistan turu Girit ile devam ederken ciddi anlamda Girit'i kaybetmenin vermesi gereken rahatsızlığı duyuyorum. Aynı kızgınlığı zamanın padişahı da duymuş olacak ki; Girit'in elden gittiğini kendisine bir soytarı eşliğinde bildiriyorlar. "Sade suya tirit elden gitti Girit" ...

Balbay'ın sonraki durağı Makedonya... Arada kalmışlığı bana akbabaların önüne düşmüş bir civcivi çağrıştıran bir ülke. Üsküp'de Vardar'ın, Taşköprü'nün güzelliklerini anlatan yazar Arnavutluk'ta da birbirinden güzel anılar anlatıyor bizlere... Mesela en ucuz arabanın Mercedes olması beni bir hayli şaşırttı. İtalyan mafyasının araç sahibinin bilgisi dahilinde araba çalarak yurtdışına çıkartması ve araç sahibinin sigortadan yeni aracını alması vs.. Yazarın gezisi sürdükçe gelinen şehirlerde savaşın izleri de daha belirmeye başlıyor. Yugoslavya başlı başına bir büyük kitap konusu bana göre fakat yazar adım adım Belgrad'ı Kosova'yı tarihten parçalar vererek yer yer yaşayan Türk'lerin yaşam kesitlerini bizimle paylaşmış. Bosna Hersek'e gece vakti varan yazar sabah dışarı çıktığında tek ve en yeni yapıların mezarlıklar olduğunu yine kendi üslubuyla anlatıyor ve son fotograf pozunu da ünlü Mostar Köprsünde vererek kitabı bitiriyor.

Mustafa Balbay, anlatımına renk katan Evliya Çelebi'ye her şehirde başvurmuş. Gittiği gördüğü yerleri bir de Evliya Çelebi'nin Seyehatname'siyle desteklemesi benim çok hoşuma gitti. Tırım tırım Seyehatname aramaya başladım fakat D&R dahil kitapçılarda bulamadım. İnternetten fiyatına baktım ki pek bir pahalı, kıymetli... Şimdi düşünüyorum kara kara... Seyehatname'yi okumadan Balbay'ın Balkanlar'ını okuyunuz.

15 Eylül 2009 Salı

Senden Başka Yok!

*Spoiler
Marian Keyes'i küçük cep kitabı Senden başka yok! ile tanıdım. Tanışıklığımız çok kısa bir zaman öncesine dayanıyor demek istiyorum. Alışverişkolik serisi sahibi Sophie Kinsella ile Marian'i karşılaştıracağımı ise kitabın parasını ödediğimde biliyordum. Öncelikle kitap İrlanda'da başlayarak New York'ta devam ediyor. Ne kadar ilginç değl mi? Şaşırdım ben mesela...


Ağır bir trafik kazası geçirerek baba evine dönen Anna Walsh 2 aydır sargıların içinde, İrlanda'da çılgın ailesi ile yaşamaya çabalayan 30'larında bir kadındır. 1,5 yıl evvel evlendiği Aidan ile muhteşem bir aşk yaşayan Anna bu her zaman moda dergilerinde gördüğümüz güzellik malzemesi markası büyesinde çalışan bir asistandır. Kitap kurgu olarak diğer kitaplardan fazlasıyla farklı. Şunu içtenlikle söyleyebilirim ki; mantığın almayacağı hiç bir abartı yok. Her neyse... Kitap üç bölüm halinde. İlk bölüm İrlanda'da geçen yaralı zamanlar ve Anna'nın Aidan'a olan hasreti. Anna'nın çılgın ablaları, kardeşi Helen ve ebeveynlerini konu olıyor. İkinci bölümde Aidan'nın öldüğünü öğreniyoruz. Aslında tahmin ediliyor tabii de her an herşey olabilir öyle değil mi? Kesinlikle aynı tarz kitaplarda olmayan bir şey bu farkettiyseniz. Kitap "ölüm", sevgilinin "ölmesi" üstüne kurulu. İşte sürüklenmemiz de bu evre sonrası gerçekleşiyor. Anna öldüğünü bir türlü kabullenemediği kocasına her gün mail atar. Ona telefon ederek otomatik mesajdaki sesini dinler. Hasreti dayanılmaz olduğu bir gün medyumlardan medet umarak, ölülerle irtibata geçen bir grup insana katılır. Anna artık Pazar günlerini kilisede yeni ruhani arkadaşlarıyla geçirmeye başlar. Fakat asla Aidan'la konuşamaz. Hatta abartarak bir de yarım saati 2500 dolar karşılığı ünlü bir medyumdan aylarca randevu bekler. Fakat randevu alabildiğinde artık çok geçtir. ( merak uyandıralım biraz)



Bu durumların yanısıra, inanılmaz bir mail trafiği yaşar Anna. Kız kardeşi Helen’nin dedektif bürosunu basan Harry Büyük ve adamlarının yine ünlü mafya kadını olan karısı Detta’yı yine başka bir mafya babasıyla olan ilişkisini ortaya çıkartması için tutmasını konu edinen süpersonik mailleri kitabın gidişatini bir anda başka bir dünyaya çekebilecek kadar ustaca işlemiş yazar.



Kitap okurken sıkılmak istemiyorsanız okuyabilirsiniz.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Bir blogda saat olmalı mı?

Cevabım; Hayır! Ne gerek var ki? Zaten her yanımızda saat var diye düşünüyorum her zaman. Fakat bir kaç blogda saat gördüm ve hoşuma gitti sanırım, denemek istedim. Baktım ki; Clock Link sitesinde bloğunuza birbirinden şahane saatler yerleştirebiliyorsunuz... Hem de istediğiniz renk ve ölçülerde... Ben yeni keşfettim de bilmeyenleri de bilgilendireyim dedim =)

Cehennemde Balo Geceleri

* Spoiler


Siyasi kitaplardan sonra beynimi dinlendirmek için evvelden aldığım Cehennemde Balo Geceleri isimli kitaba başladım. Kim Harrison, Lauren Myracle, Meg Cabot, Michele Jaffe, Stephenie Meyer 'in yazdığı 5 adet karanlık ve vampir hikayesinden oluşan kitap Alacakaranlık kitap dizisi ile aynı doğrultuda. Benim kitap hakkınaki düşüncem ise; çabuk okunabilen, Kim Harrison ve Meg Cabot'un hikayeleri dışında pek de sarmayan bir hikayeler bütünü. Olmamış bir çalışma. Belki de benim tarzıma uygun olmadığı için böyle konuşuyorum fakat, hikayeler basit, kurgu itibari ile şaşırtmıyor... Tümü Amerikan gençliği mezuniyet balolarını konu almış adından da anlaşıldığı gibi... Sonuç itibari ile 2 gün gibi bir sürede okunabilip, rafa kaldırılabilir. Kitaptaki en vasat hikaye ise Stephenie Meyer'e ait hikayeydi kesinlikle. Alacakaranlık, Yeniay gibi kitapları okumayı ise artık kesinlikle düşünmüyorum, vasattı gerçekten.

Bunun yanında "Kara Melek" isimli hikayenin filmi çekilmiş olsa güzel bir ilgi görür diye düşünüyorum. Kurgu bakımında en iyi hikaye buydu kanımca... Siz benim anlattıklarımın etkisinde kalmadan okuyun yine de bu kitabı, kendi etkinizi yaratın diyorum...

2 Eylül 2009 Çarşamba

Musa'nın Mücahiti

Musa'nın Gül'ü sonrası Musa'nın Mücahiti okunmaz mı? Tabii ki okunur. Ergün Poyraz' ın bir diğer kitabı Bülent Arınç üstüne yazılmış ve bizlere sunulmuştur. Siirt'ten Girit'e kadar olan aile yolculuğundan, Girit isyanından, asker Kubilay'ın öldürülmesinden bahsedilen kitap, Arınç'ın zaman içinde yaptığı konuşmaları kanıt göstererek Yahudi ve Amerika yandaşlığına kadar vardırılan sözleri yine yeniden "Nereye gidiyor bu ülke?" sorusunu akla getiriyor. Kitapta dikkatimi çeken ise; Nazım Hikmet hakkında yazılanlardı. Türkiye düşmanlığı yanında bile isteye Rusya vatandaşı olmuş bir kişinin cenazesini Bülent Arınç neden Türkiye'ye getirmek ister ve bu konuda vicdanen borç yükümlülüğüne girer? Ülker firmasına ait bir kahvaltılık yağın kolestrol düşürücü özelliği nasıl olur da bir ülkede kolestrol ilacı bulumunu zorlaştırabilir? Ne tür bir işbirlikçiliktir, ne kadar bir pazar payı vardır ürünlerin bunların cevaplarının bir kısmı kitapta mevcuttur.

"Yazar, bu kitabında da Bülent Arınç'ın tüm bilinmeyenlerine pro­jektör tutuyor. Dedeleri, ailesi, siyasi geçmişi ve şimdiki durumu hakkında 'Şok' belgelere yer veriyor. Kitapta Bülent Arınç'ın hayat hikâyesini okurken hayretler içinde kalacak, 'Bunlar mı bizi yönetiyor' diye uzun uzun düşüneceksiniz.

Bülent Arınç’ın Yahudilere kardeşlik mesajı
Amerikan köpekleri
Doğramacı’nın üniversitesi
Bülent Arınç’a akıncı şoku
Devlet bütçesinden erotik film
Arınç’ın dedeleri
Özal’ın şortunu öpermiş
Anne Arınç’ta sonradan örtünmüş
Ya Gazi Paşa duyarsa
Arınç’ın yemek parası
Ülker’den bir ilk daha
Ülker’in Ermeni ortakları
Müslüman ve Yahudi Harbi 2
Ermenistan’ın üzerine bir bomba
Şeytan yolu
Anlamak mümkün değil
Cezaevi Masalları
Şeriat övgüsü "


Okunması ve okutulması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yazarın okuyacağım bir sonraki kitabı ise; İplikçi olacaktır.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Musa'nın Gül'ü

Ergün Poyraz'ın Musa'nın Çocukları Tayyip ve Emine isimli kitabından sonra Musa'nın eşrafına devam ederek Musa'nın Gül'ü de kitaplıktaki okunmuş kitaplar bölümünde yerini aldı. 2007 basımı kitabı okuduğunuzda PKK, kürt açılımı gibi konular hakkında başarılı tespitlerin olduğunu göreceksiniz. Bunun yanında bir de Abdullah Gül'ün nasıl adım adım ilerleyerek cumhurbaşkanı olduğunu daha detaylı bir biçimde okuyacaksınız.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

No Baggage


Dolores O'Riordon, en sevdiğim solist insanın 25 Ağustos'ta yepyeni albümüne kavuşacağız. No Baggage ismiyle arşivime yerleştireceğim albümün favori şarkısını her zaman olduğu gibi belirleyemedim, fakat Dolores'in yeni yeni parçalarda sesini duymak beni mutluluktan ağlatacak kadar etkiledi. The Journey albümün ilk klibi olmuş ve seçim olarak iyi bir tercih... Ayrıca sarı saçları, yaşlandıkça artan çekiciliği, yeni dövmesi ve hayret ki rüküşlükten çok uzak kıyafetleri ile bayıldım kendisine. Klibini izleyin sonra yorumlaşalım =)


11 Ağustos 2009 Salı

Not Fair


Bu aralar en çok Lily Allen'nın Not Fair parçasını dinliyorum. Sözlerinin yanısıra melodisi fazlasıyla güzel gibi geldi bana =)



8 Ağustos 2009 Cumartesi

Sunset Blvd.

*Spoiler

1950 Billy Wilder yapımı Sunset Blvd. siyah beyaz filmlerden. İyi bir senaryo yazarı olmayan Joseph C. 'Joe' Gillis (William Holden) arabasının borcunu ödeyemediği için araca el koymak isteyenlerden kaçarken terkedilmiş gibi duran büyük bir malikaneye saklanır. Fakat bu büyük evde yaşayan eski büyük yıldız Norma Desmond (Gloria Swanson) uşağı Max (Erich von Stroheim) ile yaşamaktadır. Unutulmayı kabullenemeyen Norma tekrar sinemaya geri dönmek için bir senaryo yazar ve evine izinsiz giren Joe'ya senaryoyu düzenlemesi ve eksikleri gidermesi için iş teklif eder. Norma'dan hiç haz etmeyen Joe mecburen kalmak zorunda kalır. Zamanla Norma Joe'ya güzel kıyafetler almaya başlar ve Norma'nın kendisine karşı hisleri olduğunu anlar. Buna tepki gösteren Joe Norma'nın bileklerini kesmesi ile geri adım atar ve onunla birlikte olmaya başlar.

Bir yanda yazdığı senaryo ile tekrar parlak ışıklar altında olacağını zanneden Norma, diğer yanda ise kendini kapana sıkışmış hisseden artık film yazamayan ve Norma'nın kölesi olduğunu kabul etmiş Joe. Bir zaman sonra Norma film şirketi tarafından geçiştirilirken, Joe arkadaşının nişanlısı Betty ile bir film yazmaya başlar. Bir süre sonra da birbirlerine aşık olduklarını anlarlar. Bu aşkı öğrenen Norma delirir tabii. Çekemeyen kadınların yaptığı şeyleri yapar... Basit, bilindik, adi... Kısaca filmi özetlersek; Joe'nun Betty'e anlattığı şekliyle; Zengin yaşlı kadın. Zengin olmayan genç adam. Yaşlı zengin kadının ona verdiği 6 düzine gömlek, altın sigara tabakası, bir sürü takım elbise vs... Joe, Norma'yı seçer bir çok filmin aksine. Betty ise nişanlısına döner. Tabii bir numaradır bu en azından Joe için. . Aslında herşeyi bırakıp geldiği yere dönmek üzere toplanır Joe... Yani Norma Joe'yu onu terk ettiği için vurmasaydı böyle olacaktı filmin sonu. Fakat Joe 3 kurşunla ölür.
İşte film bu kadar... Yıldızı sönmüş bir Norma, Ölü Bir Joe.

Kısa not: Filmde sigarası biten Norma'ya Joe'nun ecaneden sigara alması beni en şaşırtan sahneydi. Kolanın ilk kez eczanelerde satıldığını biliyordum fakat sigaranın eczanede satılacağı aklımın ucundan bile geçmezdi doğrusu. Eczanede üstüne bir de Abdulla isimli bir Türk sigarası istedi Joe ... İnanabiliyor musunuz?

7 Ağustos 2009 Cuma

Ezgim doğalı tam 20 yıl oldu bugün


Aklı gibi kalbi de büyük olan dünyalar tatlısı Ezgim, tüm ereklerinin gerçekleştiği nice güzel yıllar geçirelim birlikte abla kardeş ;-)

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Alice in Wonderland


Tim Burton'nın 5 Mart 2010'u iple çekmemize sebep olan Alice Harikalar Diyarında filminin fregmanını izledim.

Heyecanımı mazur görün fakat en sevdiğim masalı beyaz perdeye döken muhteşem Burton'nun karakterleri renklere boyaması, onları aklımızdaki sületlerden çok daha erişilmez yansıtması beni sabırsızlandırıyor. Tim Burton ve Johny Depp arasındaki iş ortaklığı sinema dünyasındaki en yerinde olay bana kalırsa. ikilinin olduğu projeler eminimki filmkolikler için apayrı bir yerde duruyor. Trailerı izlediğinizde yaratıcılığı, oyuncuların makyaj, kıyafet detaylarına bayılacaksınız. Şimdilik tek hayal kırıklığı Alice karakterinin sarışın Mia Wasikowska'nın oynaması. Alice sarışın değil de kızıl yahut kumral olmalıydı bana göre. Eğer ki bana sorsaydılar Alice'i Ellen Page oynasın derdim hiç teredütsüz. Tabi bana kim soracak değil mi? =)


31 Temmuz 2009 Cuma

Singin' in the Rain

*Spoiler

Singin in the rain izlenmemiş olsa da meşhur şarkısıyla ün yapmış bir müzikal. 1952 tarihinde daha babam dünyada bile yok iken çekilmiş en keyifli filmlerden biri. Gene Kelly ve Donald O'Connor'ın dans yeteneklerinin tartışılamaz boyutta olması, filmin sürükleyiciliği, hareketliliği, mizahı belki de günümüzde birçok filmde yok. Nihayet filmin tamamını izleyebildiğim için büyük mutluluk duyuyorum an itibari ile.


Filmi merak edenler için anlatmak istiyorum az biraz ucundan; sessiz filmlerin olduğu yıllarda yine bir film galası öncesi kırmızı halı seremonisi ile başlıyor film. Ünlülerin geçişi aynı günümüzde olduğundan farksız, seyirciler, fotoğrafçılar, şıklık vs... Filmin ünlü aktörü Don konuşmasını yapıyor ve film bitiminde hayranlarının saldırısı sebebi ile kendisini yoldan geçen bir aracın içine atıyor. Burada yetenekli ve dünya tatlısı "Kathy Selden" yani Debbie Reynolds ile karşılaşıp, sonrasında da aşık oluyor. Fakat başında ekürisi olan ve filmlerde partneri "Lina Lamont" gibi bir bela olan Don'un ününün sarsıldığı vakit, sesli filmlerin sinema perdesine girdiği zamandır. Berbat bir sese sahip Lina bu durumunu kabul edemez fakat seyirci gözünde küçük düşmeyi bir kez daha göze alamayan Don, belki de ilk kez dublajı kullanarak Lina'nın dudaklarına Kathy'nin sesini yerleştirerek filmlere devam eder.


Filmi izlerken çok güleceğinizi garanti ederim. Mutlaka arşivinize ekleyin, biz çok sevdik...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Public Enemies - Halk düşmanları


Public Enemies yani "Halk Düşmanı" Michael Mann 'nın yönetmenliğini yaptığı 2009 yılı bir gangster filmidir. Johnny Depp'in iyi bir performans sergilediğini düşündüğüm yapımın perdeye iyi yansıtılamadığını da eklemek isterim naçizane. 1930 yılında Amerika gangsterleri John Dillinger, Baby Face Nelson ve Pretty Boy Floy'un banka soygunları, halk arasındaki şöhretleri, hapishane yaşantıları, cesaretleri, Chicago bankalarında yarattıkları panik... Polisin gangsterlere bakış açısı, yetersizliği, çaresizliği pek bir gözümüze sokulmuş.

Polisin destek aldığı eski kovboylar sayesinde gangsterlerin teker teker öldürülmesi gözleri en büyük soyguncu John Dillinger'a çevrilir. Bu arada ünlü soyguncu aşık olur. Marion Cotillard'un canlandırdığı Billie karakteri ile ilişki yaşayan ve farkında olmadan onu da tehlikeye sokan John filmin sonunda polis tarafından bir operasyon sonunda öldürülür.

Filmi çok saçma sapan ve üstünkörü anlattım bu sebeple çok kötü olduğunu düşünmemelisiniz. sinemada izleyin diyemeyeceğim keza ben sinema çıkışı silahlı çatışmanın ortasında kalmışım gibi hissetim. Çok fazla silahlı çatışma olan bir film doğal olarak =)

Sırf Johnny Depp için izleyecekler ise pişman olmayacaklarını temin ederim...

19 Temmuz 2009 Pazar

Taken - 96 Saat

*Spoiler


Taken, sinemalardaki adı ile 96 saat; 2008 Pierre Morel'e ait süper sürükleyici bir film. Eski ajan Brayn'nın bitmiş evliliğinden olma kızı Kim, 17 yaşına bastıktan sonra arkadaşı ile U2 grubunun Avrupa turnesini takip ederek tüm konserlerini izlemek gibi bir plan yapar. İlk durakları Paris'te uçaktan indikleri sırada tanıştıkları genç bir adamın evlerini öğrenmesi dakikalar sonra kendilerini kadın ticareti yapan bir şebekenin ortasında bulurlar. Liam Neeson'nun canlandırdığı Brayn Mills ise kızının kaçırıldığı an onunla telefonla konuşmakta olup, adamların fiziksel özellikleri hakkında sorular sorarak bilgi alır. Paris'e adım attığında ise kızını ve arkadaşını bulmak için bir Arnavut çetesini çökerterek adım adım kızına ulaşır. Her dakikası aksiyon dolu çok güzel bir filmdi.


Filmin anafikri ise; uçaktan inince kimseyle konuşma, kimseye güvenme, kendin hakkında bilgi vermekten kaçın. Anneler babalar çocuklarınıza güvenin fakat çevreye asla... Haydi iyi seyirler...

Sinefil


Facebook kullanıyorsanız ve filmden anlarım diyorsanız Sinefil oynamanızı tavsiye ederim. Sinemalar sitesinin eklentisi olan yarışma kesinlikle bağımlılık yaratmakta. Son zamanlarda "neredesin" diyenlere tek cevabım "sinefil" oluyor.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Get Smart


Get Smart izlemek için kendinizi zorlamamanız ve çok bir şey beklememeniz gereken bir film. Tv ekranlarına bir süre sonra düşecek gibi gözüken filmi Peter Segal yönetmiş. Steve Carell ve güzeller güzeli Anne Hathaway'i ajan rollerinde görüyoruz. Başlarından geçenleri yer yer gülümseyerek izleyebilirsiniz fakat benim pek ilgimi çekmediğini söylemek zorundayım.

9 Temmuz 2009 Perşembe

Canını Seven Kaçsın

Aylin Aslım'ın 2009 yılı albümünü bir önceki albümünden kat kat güzel Canını Seven Kaçsın. Aylin 4 yıllık yokluğunda boş oturmamış ve çok güzel bir albüm yapmış doğrusu.

K.A.L.P., Sen mi, Aşk geri gelir, Güzel günler en şahane parçaları. Özellikle klip çekmeyi uygun gördüğü "Sen mi" akıldan silinmeyecek gibi bir şarkı.



Gel köşeleri tutmadan gel
Pisliğe batmadan, çamura yatmadan gel
Gel bileğinin hakkıyla gel
Kimsenin altına yatmadan, üstüne basmadan gel

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Of

Artık tatil olsun... Uyumak istiyorum saat 1100'e kadar... Sonra yine uumak istiyorum... Gece olunca yine uyumak istiyorum...

28 Haziran 2009 Pazar

Pixar Animasyonları

Animasyon izlemek o kadar keyifli ki; insanı olduğu ortamdan soyutlayarak renklerin çok daha canlı olduğu bir dünyanın kapısını açıyor.

Mesela, balonların uçurduğu bir evde gökyüzünde dolaşmayı istemeyen yoktur herhalde. Şahsen ben isterdim. Henüz filmi izleme fırsatım olmadı, büyük bir ihtimalle bu animasyon için sinemaya gitmeyi tercih edeceğim.
Up


Pixar'ın son marifeti ise Partly Cloudy. Bu kısa filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.


Bir diğer bayıldığım kısa film Presto. Bilindik sihirbaz, tavşan durumunu çok eğlenceli bir biçimde anlatmış.



Bu filmleri sevdiyseniz For the Birds, Boundin' ve One Man Band de hoşunuza gidecektir.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Efrasiyab'ın Hikayeleri

*Spoiler

Kolpa bir kabadayının ensesinde biten Ölüm ile başlayan, sonrasında torunlarına hikaye anlatan Cezzar dedenin Ölüm'ün canını alacağını anlayarak torunlarını uyutup Ölüm'ün peşine takılması ile devam eden eğlenceli bir İhsan Oktay Anar kitabıdır. Büyülemiş Amat, Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel kitaplarından sonra mizahın bu kadar sağlam işlendiği bir eser beklemiyordum açıkçası.

Kolpa kabadayı Abdurrahman'nın, canını almak için mahalleye gelen ölüme canı pahasına okey onyamayı teklif etmesi, Cezzar dede ve Ölüm'ü aynı masada buluşturur. Fakat Ölüm oyunu Cezzar dedenin elini açması ile kazanır. Kabadayı artık ölü bir kabadayı olduktan sonra, Cezzar dedeye borçlanan Ölüm canını almadan evvel bu borcunu dedeye ödemek ister. Teklifi şudur; Uzun İhsan adında bir faninin canını almak için gideceği yolda birbirlerine hikayeler anlatacaklardır. Cezzar dedeinin her anlattığı hikaye için ona yaşaması için 1 saat daha verecektir Ölüm. Korku, din, aşk ve cennet üzerine birbirinden şahane hikayelerle geçen yolculuk Ölüm'ü de Cezzar dedeyi de bizlere çok güzel tasfir eder.

Sizi hiç sıkmayacak kadar sade bir dille (hatta yazarın en sade dilini bu kitapta görüyoruz) anlatılan romanı okumanızı tavsiye ederim.

Uçurtmalar

İlk albümü sonrasında dinlemekten haz duymadığım Teoman'nın İnsanlık Halleri isimli albümünü dinlemek geldi içimden. Etkili sözleri yine ön planda albümde... Fahişe, Ruhun Sarışın, Sevişirdik bazen gibi beğenmediğim parçaların dışında albümün en sevdiğim şarkısı yine sağlam tasvirlerin bulunduğu Uçurtmalar oldu. Piyano ve yaylıların oluşturduğu müziğin ahengi benim çok hoşuma gitti.


Zamanı, yaralarla ölçen kadın
Geçmişiyle kavgalı
Tanrı’ya sığınan kız çocuğu geceleri İsyankar gündüzleri



Kırdığı kalpleri dizmiş ipe
Gene en büyük zararı kendine
Kuşlar yesin diye ayak izlerini
Ekmek kırıntıları bırakarak geride



26 Haziran 2009 Cuma

Mükemmel Kadın Olmayın


Sabah sabah mailbox’a düşen bir postayı paylaşmak istiyorum. Bilindik kadın dergilerinden çıkma bu yazıyı kimin yazdığını bilmiyorum “alıntı” imzasıyla geldi. Hoş bunun pek de bir önemi yok.

“İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını, dost, evlat, sevgili ve daha birçok şey olan mükemmel kadın, neden mutsuz olur? Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar!



Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında, iyi bir iş yapmış olmaz. Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan, düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın, karşısındaki erkeğin genetiğini bozar.


İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır. Mükemmel kadın, her konuda başarılı olduğundan, karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz. Armut piş, ağzıma düş! İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez. Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar, dersler ve çaba ile doğru orantılıdır. Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne, evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir. Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir. Eşinin işlerini üstlenen, yapması gerekenleri onun yerine yapan, beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın, mutsuz olmaya mahkumdur.


İşin garip tarafı, bu yapıdaki kadınların ilişkileri genellikle hayal kırıklığı ile biter. En çok aldatılan, terk edilen kadınlar, kusursuz kadınlardır. Neden aldatıldıklarını anlayamazlar. Üstelik, eşlerinin seçtikleri kadınlar, kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır. "Benim neyim eksikti?" Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır, hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur.


İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur. Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. Çaba göstermek, uğraşmak için ortada sebep bırakmaz. Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş, doğal olarak gidip, kendini göstereceği, yaratacağı başka ortamlar arar.


Çevrenizdeki insanları bir düşünün. İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok mu? Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin. Hazır bir hayat. İlk başlarda çok keyifli gelse de, zaman içinde son derece sıkıcı, tek düze ve boş bir yaşam şeklini alır. İnsani egonuz zarar görür.


Mükemmellik, kendinden vazgeçmek demektir. Sürekli başkaları için yaşamak, onların ihtiyaçlarını gidermek, onların sevdiklerini seçmek ve hazırlamak, hep başkalarını düşünmek, mükemmel kadını kişiliksiz kılar. Kendi hayatından vazgeçmek, saçının her telini süpürge etmek, gereksiz özveri ve fedakarlık göstermek, karşı taraftan alkış ve takdir almaz. Düzenli olarak bunlar yapıldığı için, görevmiş gibi algılanır ve kıymet bilinmez.


Kusursuz ve mükemmel olmak, sadece zarar verir. Eşini, çocuğunu, kendini hatta dostlarını bile zor bir psikolojik sürece sokar. İlişkiler paylaştıkça değer kazanır ve keyif verir. Mükemmel kadın mutlu olamaz. Başkalarının hayatını düzenlerken, kendine ait bir yaşamı unutur.


İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur. Mükemmellik, insana ait değildir. Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın. Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar. “


Yazıyı okuduktan sonra her kadının kendisini “mükemmel” olarak nitelendirebileceği geldi aklıma. “vasıfsız” adıyla anılan kişi yine kendi içinde “mükemmeli” oluşturmuş ve diğer kadınlar için “vasıfsız” sıfatını kullanıyordur. Yani kısaca kimse için “mükemmel kadın” yoktur. Beklentilere göre değişen bir durumdur.

Türk kadınının okuma parçasındaki kadına uygunluğu bir nebze daha yakın sanki. Özveriyi liste başında tutan Türk kadınları ilişkilerinde, evliliklerinde çoğu zaman tam istedikleri huzuru yakalayamazlar. Bunun neden kaynaklandığını bulmak için biraz düşünmek yeterli olacaktır sanki. Çevremdeki hemcinslerimin annelerine benzediğini farkettiğimde daha bir hayli küçüktüm, evlilik öncesinde umarsız, yer yer dağınık, sorumsuz vs olanların bilinçaltında yaşayan anne davranışları evlendiklerinde gün yüzüne çıkar ve en sonunda acı itiraf gelir. Zamanında eleştirdikleri anne tavır ve bakış açısı kendilerine bir virüs gibi bulaşmıştır. Bir kadın için en belirleyici örnek annedir kuşkusuz. Özverinin hadsafhada olduğu bir anne ile büyümüş kız çocuğundan asla tam tersi bir eş duruşu beklenemez. Varsa da istisnadır diye düşünüyorum.

Peki mükemmel kadın her zaman mı terk edilir? Mükemmel kadının değerini bilen mükemmel erkekler de var tabii ki. Eşiyle alakadar, ona saygı duyup, sevgisini her daim gösteren erkek muhakkak kadının bu davranışlarını, onu mutlu etmenin kendisini de mutlu ettiğini bilecek ve yerine göre bunu taktir edecektir. Saygının olduğu her ilişki karşılıklı anlayışla beslenir.

Annemin söylediğine göre; “bir evlilikte saygı olduğu sürece sevgi kaçınılmazdır, önce saygı...” Herkes birbirine saygılı olsun efendim.

Yazının anafikrini belirtmem gerekirse; mükemmel bir eşiniz, sevgiliniz varsa kıymetini bilip başınızın üstüne koyun. Aksi taktirde mükemmel kadının terk etmesi çok acı olur bunu da bir aşifte eline düştüğünüzde anlayabilirsiniz!!! =)

17 Haziran 2009 Çarşamba

Parfümün Dansı - Jitterbug Perfume


*Spoiler

Tom Robbins, “pancar, sebzelerin en keskinidir.” cümlesiyle başlar romanına. Bu cümleyi hatta turp, domates, patates, vişne ve havuçtan (maddi başarı simgesi, hayali, rüya) karşılaştırmasını yapar sonra pancarın özelliklerinden bahseder, pancarla başlayan hikayenin şeytanla biteceğini söyler. Anlattığı “ölümsüzlük” tarifidir. Yemek tarifi zannedilebilir pek tabii bahsedilen sebze-meyve karışımı görüldüğünde. Ama anlatılan kıskandıracak bir ölümsüzlük öyküsü.

Anlayacağımız gibi pancar kitabın baş kahramanıdır. Ciddidir, ploreterdir, melankoliktir, katile benzer... Parfüm kadar güzel bir icad ile asla aynı cümle içinde olamaz gibi görünür göze... Fakat biz Kral Alobar ve Kudra sayesinde pancarın ne kadar da kıymetli olduğuna şahit oluyoruz yüzyıllar boyunca. Krallık kurallarınca yaşlanmanın ilk belirtileri ile birlikte kral tahtını bir sonraki varise devrederek ölüm ile cezalandırılmaktadır. Kral Alobar ise ilk beyaz saç teli ile birlikte hayatta ve genç kalmanın yolunu aramaya başlar. Sonunda ülkesini terk eder ve ölümsüzlüğün sırrını keşfetmek için tanrıları ziyaret eder. Onlardan bazı bilgileri alan Alobar tatmin olmayarak kendini yollara vurur ve Pan isimli bir tanrı ile karşılaşır. Hıristiyanlığın yayılmasıyla çok tanrıcılığın çöpe atılması, tanrılara insanların inancının yavaşlaması ile güç kaybeden Pan, Alobar ile arkadaş olur. Alobar’ın Kudra ile tanışması ise yine yolları katederken olur ve birlikte olmaya başlarlar. Bu zaman zarfında Alobar genç kalma sırrını öğrenmiştir.


Kudra ile birlikte hiç değişmeden yüzyıllarca yaşayan Alobar gittiği her yerde ölümü yendiğini düşünerek daha da hırslanırken Kudra artık yerleşik bir hayata geçmeyi hedefler ve Paris’te bir parfümeri dükkanı açarak (daha evvelden tütsücülük yapıyordu Kudra) K23 isminde o muhteşem parfümü elde ederler. İşte günümüzde Paris, Seattle ve New Orleans üçgeni içindeki insanları birbirine düşüren yahut tanıştıran da bu yüzyıllar evvelinden gelen parfümdür. Tabii yanında Alobar ve Kudra ile birlikte....


Kitabı hiç sıkılmadan hatta büyük merak ve mizahi yönünden zevk alarak okuyacağınıza eminim. Hatta benim gibi bazı cümleleri de not edersiniz belki....


“Aşkın en yüce işlevi, sevilen insanı özgün ve yeri dolduramaz biri yapmasıdır. Aşkla mantığın farkı da şudur: Aşkın gözünde bir kurbağa pekala prens olabilir. Oysa mantıkçının analizinde, âşığın önce o kurbağanın prens olduğunu kanıtlaması gerekir, ki bu girişim nice tutkunun parıltısını körletmeye yeter.”


“İnsan, varoluşu bir ödüller ve cezalar sistemi gibi görecek kadar yüzeysel olsa bile, zaferlerimizin karşılığını da yenilgimizin karşılığı gibi pahalıya ödediğimizi er geç anlar. “


Hafifle!

10 Haziran 2009 Çarşamba

Rippin Kittin

Miss Kittin and the Hacker dinliyorum gözlerim kapalı.

Daddy, can I go and haunt tonight

Like you do on sunday mornings.

Honey, give me a real gentle knife

To feel, feel like taking my life.


6 Haziran 2009 Cumartesi

Skhizein

*Spoiler

Sabahın bir körü Facebook'ta dolanırken bulduğum 2008 Fransız yapımı Jérémy Clapin'e ait bir animasyon Skhizein.

Camdan bakarken bir meteorun çarpması üzere tüm hayata 91 cm uzak kalan bir adamın sonrasında kendine çarpan meteorun kendisini düzeltebileceğine inanması ve onu takibe almasını anlatan 13 dakikalık hikayesi. Meteorun ikinci kez kendisine çarpmasını sağlayan Henry sonraki görüntüde nesnelere hem 91 cm uzak hem de herşeye 75 cm mesafede aşağıda olması ciddi komiktir. Bahtsızlık örneği bir filmdir kısacası. Grafiklerin güzelliği haricinde muhteşem bir kurguya sahip olduğunu belirtmek isterim.




Filmin benim görebildiğim tek mantık hatası kahramanın herşeye uzak olurken neden teleskop ile birebir temasta olduğuydu. Sanırım bu bir hata, yoksa benim kaçırdığım bir durum mu var?

5 Haziran 2009 Cuma

Mektubumu buldun mu?


Tüm gün Göksel'in son albümünü dinleyerek yürüdüm. Öncelikle Göksel'in sesini çok özlediğimi farkettim. "Ay'da yürüdüm" albümünden sonra harıl harıl söz yazdığını düşünürken ben, daha iyisini yaparak 70'leri ayağımıza getiriverdi. Albüm ismini Gönül Yazar'dan hatırlanan "Mektubumu buldun mu?" olarak koyan Göksel her şarkıda o kaliteli sesini kanıtlamış. Baksana Talihe, Gülmek için yaratılmış, Bilemedim aradan sıyrılabilecek parçalardan. Ama benim favori şarkım daha evvel Zuhal Olcay'dan da dinlediğimiz Çaresizim'dir. Bir de Göksel'den dinleyin derim ben.




Bir gün gelir aşk biter
İnsafsızca terk eder
Bütün bunların ardından
Sadece gözyaşı kalıir


1 Haziran 2009 Pazartesi

Splinter

*Spoiler

Bu aralar gerim gerim izlediğim birçok gerilim filmine Splinter’ı da ekleyerek tarihimin en berbat filmlerini aynı zaman aralığında izleme rekorumu kırmış bulunmaktayım. Filmden kısaca ve absürdce bahsedelim; polis tarafından aranan bir çift, kamp yapmayı aklına koymuş başka bir çifti yolda durdurarak gasp eder. Silah zoruyla rehin aldıkları çiftten erkek olanı salaktır ve (afedersiniz) bir biyologtur. Bu sebeple ağaçlara baka baka yoluna giden çiftin önünü kesen kaçaklar araçlarını da çok rahat alırlar bunların. Tek amaçları anlayamadığımız bir sebeple Meksika’ya kaçmaktır. Yola devam ettikleri bir sırada birden dikenli bir şeye çarparak lastiği patlayan aracı yana çekerler, lastiği değiştirmek için durdukları sırada, lastikte bulunan kıymık kaçakların erkek olanının parmağına batar. Bunu çok da takmaz. Kadın kaçak (deli gibi tavırları vardır, sebebini anlayamıyoruz film boyunca) ve esir erkek ise neye çarptıklarına bakmak için araçtan uzaklaşırlar... Dikenli bir hayvan asfalta yapışmış vaziyette yatmaktadır. Fakat birden kendi kendini yenilemeye başlayarak saldırıya geçer... Tabi korkarlar ve kaçmaya başlarlar. Her korku filmi gibi...

Yollarına devam eden iki kaçak ve iki esir benzin almak için durdukları benzinlikte ne idüğü belli olmayan bir organizma tarafından kapana sıkıştırılır. Kadın kaçak ölür ve diğer et parçaları ile birleşerek organizmaya organizma hücreye hücre katarak büyür. Film ilerledikçe saçma saçan hareketler yaparak tehlike atlatırlar ve en büyük aptallığı da biyolog olan erkek esir yapar, yaratığın sıcağı sevdiğini ve soğuk ile ilgilenmediğini keşfeder. Dükkanda bulduğu tüm buzlarla kendi vücut ısısını düşürür. Tek amacı dışarı çıkıp arabayı alarak dükkanın önüne kadar gelebilmektir. Tabii ki başaramaz... Film ciddi anlamda büyük bir felaket olmakla birlikte insanda anlatma isteği dahi bırakmıyor. Sinemaya gidip de bu güzel havalarda kendinizi içeriye tıkmayın evinizde dayanabildiğiniz yere kadar izleyin derim ben... Yada izlemeyin boşverin...