30 Eylül 2009 Çarşamba
Perfume:The Story of a Murderer
24 Eylül 2009 Perşembe
Balkanlar

15 Eylül 2009 Salı
Senden Başka Yok!

Ağır bir trafik kazası geçirerek baba evine dönen Anna Walsh 2 aydır sargıların içinde, İrlanda'da çılgın ailesi ile yaşamaya çabalayan 30'larında bir kadındır. 1,5 yıl evvel evlendiği Aidan ile muhteşem bir aşk yaşayan Anna bu her zaman moda dergilerinde gördüğümüz güzellik malzemesi markası büyesinde çalışan bir asistandır. Kitap kurgu olarak diğer kitaplardan fazlasıyla farklı. Şunu içtenlikle söyleyebilirim ki; mantığın almayacağı hiç bir abartı yok. Her neyse... Kitap üç bölüm halinde. İlk bölüm İrlanda'da geçen yaralı zamanlar ve Anna'nın Aidan'a olan hasreti. Anna'nın çılgın ablaları, kardeşi Helen ve ebeveynlerini konu olıyor. İkinci bölümde Aidan'nın öldüğünü öğreniyoruz. Aslında tahmin ediliyor tabii de her an herşey olabilir öyle değil mi? Kesinlikle aynı tarz kitaplarda olmayan bir şey bu farkettiyseniz. Kitap "ölüm", sevgilinin "ölmesi" üstüne kurulu. İşte sürüklenmemiz de bu evre sonrası gerçekleşiyor. Anna öldüğünü bir türlü kabullenemediği kocasına her gün mail atar. Ona telefon ederek otomatik mesajdaki sesini dinler. Hasreti dayanılmaz olduğu bir gün medyumlardan medet umarak, ölülerle irtibata geçen bir grup insana katılır. Anna artık Pazar günlerini kilisede yeni ruhani arkadaşlarıyla geçirmeye başlar. Fakat asla Aidan'la konuşamaz. Hatta abartarak bir de yarım saati 2500 dolar karşılığı ünlü bir medyumdan aylarca randevu bekler. Fakat randevu alabildiğinde artık çok geçtir. ( merak uyandıralım biraz)
Bu durumların yanısıra, inanılmaz bir mail trafiği yaşar Anna. Kız kardeşi Helen’nin dedektif bürosunu basan Harry Büyük ve adamlarının yine ünlü mafya kadını olan karısı Detta’yı yine başka bir mafya babasıyla olan ilişkisini ortaya çıkartması için tutmasını konu edinen süpersonik mailleri kitabın gidişatini bir anda başka bir dünyaya çekebilecek kadar ustaca işlemiş yazar.
Kitap okurken sıkılmak istemiyorsanız okuyabilirsiniz.
5 Eylül 2009 Cumartesi
Bir blogda saat olmalı mı?
Cehennemde Balo Geceleri

Bunun yanında "Kara Melek" isimli hikayenin filmi çekilmiş olsa güzel bir ilgi görür diye düşünüyorum. Kurgu bakımında en iyi hikaye buydu kanımca... Siz benim anlattıklarımın etkisinde kalmadan okuyun yine de bu kitabı, kendi etkinizi yaratın diyorum...
2 Eylül 2009 Çarşamba
Musa'nın Mücahiti

"Yazar, bu kitabında da Bülent Arınç'ın tüm bilinmeyenlerine projektör tutuyor. Dedeleri, ailesi, siyasi geçmişi ve şimdiki durumu hakkında 'Şok' belgelere yer veriyor. Kitapta Bülent Arınç'ın hayat hikâyesini okurken hayretler içinde kalacak, 'Bunlar mı bizi yönetiyor' diye uzun uzun düşüneceksiniz.
Bülent Arınç’ın Yahudilere kardeşlik mesajı
Amerikan köpekleri
Doğramacı’nın üniversitesi
Bülent Arınç’a akıncı şoku
Devlet bütçesinden erotik film
Arınç’ın dedeleri
Özal’ın şortunu öpermiş
Anne Arınç’ta sonradan örtünmüş
Ya Gazi Paşa duyarsa
Arınç’ın yemek parası
Ülker’den bir ilk daha
Ülker’in Ermeni ortakları
Müslüman ve Yahudi Harbi 2
Ermenistan’ın üzerine bir bomba
Şeytan yolu
Anlamak mümkün değil
Cezaevi Masalları
Şeriat övgüsü "
27 Ağustos 2009 Perşembe
Musa'nın Gül'ü

12 Ağustos 2009 Çarşamba
No Baggage

11 Ağustos 2009 Salı
Not Fair

8 Ağustos 2009 Cumartesi
Sunset Blvd.

7 Ağustos 2009 Cuma
Ezgim doğalı tam 20 yıl oldu bugün
5 Ağustos 2009 Çarşamba
Alice in Wonderland

31 Temmuz 2009 Cuma
Singin' in the Rain


27 Temmuz 2009 Pazartesi
Public Enemies - Halk düşmanları

19 Temmuz 2009 Pazar
Taken - 96 Saat

15 Temmuz 2009 Çarşamba
Get Smart

9 Temmuz 2009 Perşembe
Canını Seven Kaçsın
Gel köşeleri tutmadan gel
Pisliğe batmadan, çamura yatmadan gel
Gel bileğinin hakkıyla gel
Kimsenin altına yatmadan, üstüne basmadan gel
6 Temmuz 2009 Pazartesi
Of
28 Haziran 2009 Pazar
Pixar Animasyonları
Mesela, balonların uçurduğu bir evde gökyüzünde dolaşmayı istemeyen yoktur herhalde. Şahsen ben isterdim. Henüz filmi izleme fırsatım olmadı, büyük bir ihtimalle bu animasyon için sinemaya gitmeyi tercih edeceğim.
Up
Pixar'ın son marifeti ise Partly Cloudy. Bu kısa filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.
Bir diğer bayıldığım kısa film Presto. Bilindik sihirbaz, tavşan durumunu çok eğlenceli bir biçimde anlatmış.
Bu filmleri sevdiyseniz For the Birds, Boundin' ve One Man Band de hoşunuza gidecektir.
27 Haziran 2009 Cumartesi
Efrasiyab'ın Hikayeleri

Uçurtmalar
Zamanı, yaralarla ölçen kadın
Geçmişiyle kavgalı
Tanrı’ya sığınan kız çocuğu geceleri İsyankar gündüzleri
26 Haziran 2009 Cuma
Mükemmel Kadın Olmayın

Sabah sabah mailbox’a düşen bir postayı paylaşmak istiyorum. Bilindik kadın dergilerinden çıkma bu yazıyı kimin yazdığını bilmiyorum “alıntı” imzasıyla geldi. Hoş bunun pek de bir önemi yok.
“İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını, dost, evlat, sevgili ve daha birçok şey olan mükemmel kadın, neden mutsuz olur? Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar!
İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır. Mükemmel kadın, her konuda başarılı olduğundan, karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz. Armut piş, ağzıma düş! İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez. Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar, dersler ve çaba ile doğru orantılıdır. Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne, evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir. Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir. Eşinin işlerini üstlenen, yapması gerekenleri onun yerine yapan, beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın, mutsuz olmaya mahkumdur.
İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur. Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. Çaba göstermek, uğraşmak için ortada sebep bırakmaz. Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş, doğal olarak gidip, kendini göstereceği, yaratacağı başka ortamlar arar.
İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur. Mükemmellik, insana ait değildir. Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın. Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar. “ |
Yazıyı okuduktan sonra her kadının kendisini “mükemmel” olarak nitelendirebileceği geldi aklıma. “vasıfsız” adıyla anılan kişi yine kendi içinde “mükemmeli” oluşturmuş ve diğer kadınlar için “vasıfsız” sıfatını kullanıyordur. Yani kısaca kimse için “mükemmel kadın” yoktur. Beklentilere göre değişen bir durumdur.
Türk kadınının okuma parçasındaki kadına uygunluğu bir nebze daha yakın sanki. Özveriyi liste başında tutan Türk kadınları ilişkilerinde, evliliklerinde çoğu zaman tam istedikleri huzuru yakalayamazlar. Bunun neden kaynaklandığını bulmak için biraz düşünmek yeterli olacaktır sanki. Çevremdeki hemcinslerimin annelerine benzediğini farkettiğimde daha bir hayli küçüktüm, evlilik öncesinde umarsız, yer yer dağınık, sorumsuz vs olanların bilinçaltında yaşayan anne davranışları evlendiklerinde gün yüzüne çıkar ve en sonunda acı itiraf gelir. Zamanında eleştirdikleri anne tavır ve bakış açısı kendilerine bir virüs gibi bulaşmıştır. Bir kadın için en belirleyici örnek annedir kuşkusuz. Özverinin hadsafhada olduğu bir anne ile büyümüş kız çocuğundan asla tam tersi bir eş duruşu beklenemez. Varsa da istisnadır diye düşünüyorum.
Peki mükemmel kadın her zaman mı terk edilir? Mükemmel kadının değerini bilen mükemmel erkekler de var tabii ki. Eşiyle alakadar, ona saygı duyup, sevgisini her daim gösteren erkek muhakkak kadının bu davranışlarını, onu mutlu etmenin kendisini de mutlu ettiğini bilecek ve yerine göre bunu taktir edecektir. Saygının olduğu her ilişki karşılıklı anlayışla beslenir.
Annemin söylediğine göre; “bir evlilikte saygı olduğu sürece sevgi kaçınılmazdır, önce saygı...” Herkes birbirine saygılı olsun efendim.
Yazının anafikrini belirtmem gerekirse; mükemmel bir eşiniz, sevgiliniz varsa kıymetini bilip başınızın üstüne koyun. Aksi taktirde mükemmel kadının terk etmesi çok acı olur bunu da bir aşifte eline düştüğünüzde anlayabilirsiniz!!! =)
17 Haziran 2009 Çarşamba
Parfümün Dansı - Jitterbug Perfume

Anlayacağımız gibi pancar kitabın baş kahramanıdır. Ciddidir, ploreterdir, melankoliktir, katile benzer... Parfüm kadar güzel bir icad ile asla aynı cümle içinde olamaz gibi görünür göze... Fakat biz Kral Alobar ve Kudra sayesinde pancarın ne kadar da kıymetli olduğuna şahit oluyoruz yüzyıllar boyunca. Krallık kurallarınca yaşlanmanın ilk belirtileri ile birlikte kral tahtını bir sonraki varise devrederek ölüm ile cezalandırılmaktadır. Kral Alobar ise ilk beyaz saç teli ile birlikte hayatta ve genç kalmanın yolunu aramaya başlar. Sonunda ülkesini terk eder ve ölümsüzlüğün sırrını keşfetmek için tanrıları ziyaret eder. Onlardan bazı bilgileri alan Alobar tatmin olmayarak kendini yollara vurur ve Pan isimli bir tanrı ile karşılaşır. Hıristiyanlığın yayılmasıyla çok tanrıcılığın çöpe atılması, tanrılara insanların inancının yavaşlaması ile güç kaybeden Pan, Alobar ile arkadaş olur. Alobar’ın Kudra ile tanışması ise yine yolları katederken olur ve birlikte olmaya başlarlar. Bu zaman zarfında Alobar genç kalma sırrını öğrenmiştir.
Kudra ile birlikte hiç değişmeden yüzyıllarca yaşayan Alobar gittiği her yerde ölümü yendiğini düşünerek daha da hırslanırken Kudra artık yerleşik bir hayata geçmeyi hedefler ve Paris’te bir parfümeri dükkanı açarak (daha evvelden tütsücülük yapıyordu Kudra) K23 isminde o muhteşem parfümü elde ederler. İşte günümüzde Paris, Seattle ve New Orleans üçgeni içindeki insanları birbirine düşüren yahut tanıştıran da bu yüzyıllar evvelinden gelen parfümdür. Tabii yanında Alobar ve Kudra ile birlikte....
Kitabı hiç sıkılmadan hatta büyük merak ve mizahi yönünden zevk alarak okuyacağınıza eminim. Hatta benim gibi bazı cümleleri de not edersiniz belki....
“Aşkın en yüce işlevi, sevilen insanı özgün ve yeri dolduramaz biri yapmasıdır. Aşkla mantığın farkı da şudur: Aşkın gözünde bir kurbağa pekala prens olabilir. Oysa mantıkçının analizinde, âşığın önce o kurbağanın prens olduğunu kanıtlaması gerekir, ki bu girişim nice tutkunun parıltısını körletmeye yeter.”
“İnsan, varoluşu bir ödüller ve cezalar sistemi gibi görecek kadar yüzeysel olsa bile, zaferlerimizin karşılığını da yenilgimizin karşılığı gibi pahalıya ödediğimizi er geç anlar. “
Hafifle!
14 Haziran 2009 Pazar
What 's a girl to do
10 Haziran 2009 Çarşamba
Rippin Kittin
Daddy, can I go and haunt tonight
Like you do on sunday mornings.
Honey, give me a real gentle knife
To feel, feel like taking my life.
6 Haziran 2009 Cumartesi
Skhizein

Filmin benim görebildiğim tek mantık hatası kahramanın herşeye uzak olurken neden teleskop ile birebir temasta olduğuydu. Sanırım bu bir hata, yoksa benim kaçırdığım bir durum mu var?
5 Haziran 2009 Cuma
Mektubumu buldun mu?

Tüm gün Göksel'in son albümünü dinleyerek yürüdüm. Öncelikle Göksel'in sesini çok özlediğimi farkettim. "Ay'da yürüdüm" albümünden sonra harıl harıl söz yazdığını düşünürken ben, daha iyisini yaparak 70'leri ayağımıza getiriverdi. Albüm ismini Gönül Yazar'dan hatırlanan "Mektubumu buldun mu?" olarak koyan Göksel her şarkıda o kaliteli sesini kanıtlamış. Baksana Talihe, Gülmek için yaratılmış, Bilemedim aradan sıyrılabilecek parçalardan. Ama benim favori şarkım daha evvel Zuhal Olcay'dan da dinlediğimiz Çaresizim'dir. Bir de Göksel'den dinleyin derim ben.
Bir gün gelir aşk biter
İnsafsızca terk eder
Bütün bunların ardından
Sadece gözyaşı kalıir
1 Haziran 2009 Pazartesi
Splinter

Yollarına devam eden iki kaçak ve iki esir benzin almak için durdukları benzinlikte ne idüğü belli olmayan bir organizma tarafından kapana sıkıştırılır. Kadın kaçak ölür ve diğer et parçaları ile birleşerek organizmaya organizma hücreye hücre katarak büyür. Film ilerledikçe saçma saçan hareketler yaparak tehlike atlatırlar ve en büyük aptallığı da biyolog olan erkek esir yapar, yaratığın sıcağı sevdiğini ve soğuk ile ilgilenmediğini keşfeder. Dükkanda bulduğu tüm buzlarla kendi vücut ısısını düşürür. Tek amacı dışarı çıkıp arabayı alarak dükkanın önüne kadar gelebilmektir. Tabii ki başaramaz... Film ciddi anlamda büyük bir felaket olmakla birlikte insanda anlatma isteği dahi bırakmıyor. Sinemaya gidip de bu güzel havalarda kendinizi içeriye tıkmayın evinizde dayanabildiğiniz yere kadar izleyin derim ben... Yada izlemeyin boşverin...
31 Mayıs 2009 Pazar
Blindness

Blindness izlenmeye değer bir film gibi gözüküp, sinirlerinizi bozup bırakan bir film. Yönetmenliğini Fernando Meirelles yaptığı film bir uzakdoğulunun trafikte birden bire kör olması ile başlıyor. Yardımına koşanlara da körlüğü bulaştıran kişiyle yayılan hastalık şehirde panik yaratır. İlk etapta yönetmen aralarında göz doktoru (Mark Ruffalo) ve doktor muayenesine gelen kişiler dahil 10'a yakın kişiyi kör ederek karantina altına alınırlar. Hükümetin herhangi bir yardım yapmadığı karantina altındaki insanlar zamanla çoğalır ve büyük bir hangarda kendi hallerine bırakılırlar. Bu kör insanların yaşamını, açlık, pislik, körlük ve birbirleri ile olan savaşlarını anlatır. Karantina altına kendi isteği ile girmiş tek bir kişi ise doktorun karısıdır (Julianne Moore).
Filmin detaylarını anlatmayacağım, izleyerek kendi sinirlerinizi kendi yorumlarınızla bozabilirsiniz. Benim anladığım kör bir insanın bir sürü gören kişinin arasında yaşaması mı yoksa herkesin kör olduğu bir yerde tek gören olarak yaşamak mı daha zor? Evet bana anlattığı buydu konunun. Tabii filmin Jose Saramago'nun kitabından uyarlama olması filmden sonra çok daha keyif almak için kitabının okunmasından yanayım.
Not: Filmde bir çok mantık hatası bulabilirsiniz bunu da bilerek izleyiniz filmi.
28 Mayıs 2009 Perşembe
Mediko-Politik Epilepsi ile Orgazm

Yalçın Küçük’ün Aralık 2008’de Arkadaş yayınevi’nden çıkarttığı Mediko-Politik Epilepsi ile Orgazm isimli kitabını da bir önceki kitabı Caligula - Saralı Cumhur gibi bazı sıkılarak bazı bazı da zevkle okudum. Sivri dilli Küçük, kitabını iki bölümden oluşturmuş. İlk bölüm Mediko – Politik’te epilepsi, isteri, sara hastalığı, histeri ve bunlara bağlı olarak orgazmı işleyen Yalçın Küçük ikinci kitap olarak Doğan Savaş ismini uygun görerek yine Recep Tayyip Erdoğan, çevresi ve dengesiz davranışlarına ilişkin açıklamalarda bulunmuş, gazete küpürleri yayınlamıştır.
Sıkılmam diyorsanız, epilepsi, epilepsi tarihi, epilepsi nöbeti sırasında yaşanan orgazm sebep ve sonuçları hakkında merak ettikleriniz var ise okumanızı öneriyorum.
The Uninvited

The Uninvited içerisinde pek de korku öğesi barındırmayan, yer yer havada kalan olay çizgisiyle ve ne var ne yok her türlü cevabı en son dakikaya sığdırmış 2009 yılı yapımı ters köşe bir gerilim filmidir. Başrolünü Emily Browning’in "Anna" karakteri ile oynadığı film camiada klişe olarak nitelendirilmiş. Akıl hastanesinde tedavi gören Anna, hasta ve yatalak annesinin çıkan yangında öldüğüne şahit olmasının ardından yaşadığı travmayı atlattığına kanaat getirerek evine döner. Evde (-ki pek büyükçene okyanus dibinde bir hanedir) ablası Alex, babası ve hasta annesinin eski hastabakıcısı ve babasının yeni sevgilisi Rachel vardır.
Çıkan yangının bir kaza olmadığını düşünmeye başlayan Anna ve Alex, Rachel’ın tuhaf üvey anne triplerinden kuşkulanarak kadının gerçek kimliği hakkında araştırma yapar ve kandırıldıklarını anlarlar. Babalarına durumu anlatmak isteseler de bunda başarılı olamazlar. Bu arada hastaneden çıkan Anna değişik hayaller görür. Öldürülmüş 3 kardeşin katilinin babasının sevgilisi olduğuna inanan Anna ve Alex gerilimli zamanlar yaşarlar...
Sıkıldım hemen filmin sonuna geliyorum; Alex, Rachel’ı bıçakla doğrayarak çöp kutusuna atar. Biz bu şekilde görüyoruz en azından ekranda, fakat filmin sonunda bakıyoruz ki; annesi ölmeden evvel babası ve bakıcı Rachel’ı sevişirken gören Anna, annesinin yattığı barakaya giderek biraz benzin alır (depo olarak da kullanılan bir yer çünkü) ve aklındaki düşünceyi yani babası ve Rachel’ın bulunduğu evi yakmak için yola koyulur. Bu arada Alex sahilden sarhoş bir şekilde gelerek annesinin yanına girer, masanın üstünde duran mum devrilir ve baraka havaya uçar. Yani yangını çıkartan Anna’dır. Yine o gece olaya tanık olan arkadaşı Matt’i de geçirdiği bir nöbet sırasında öldüren Anna nöbet sonrasında (cinayetleri işlediğini hatırlamamaktadır) cinayeti Rachel’ın işlediğine inanır. Filmin en sonunda ise görürüz ki Rachel’ı, Matt’i ve annesini de öldüren Anna’dır. Alex ise sadece bir hayaldir. Çünkü o gece barakayla birlikte havaya uçmuştur.
Üstünkörü anlattığım bu kötü filmi daha da berbat hale getirmemi saymazsanız; “haydi biraz gerilelim, çok iyi bir film olmasına gerek yok” diyenler için uygundur. Fakat fazla bir şey beklememenizi dilerim. Sanırım artık iyi korku, gerilim filmi yapılamıyor ya da bizler büyüdük ki artık korkmuyoruz.
24 Mayıs 2009 Pazar
Duman - Tövbe

Dönecek halim mi var
Kahrolsun hain dünya
Yıllanmış halim mi var
Korkarsın
Sor zalim günler
Beyhude hayaller
Öldürme
Boş laflarla güldürme
22 Mayıs 2009 Cuma
Bakla da yemem ben

Hayatında ilk kez bakla yapmış bir kişi olarak diyebilirim ki; yemek yapmak ile yapılan yemeği oturup afiyetle yemek yahut o yemeği sevmek apayrı şeylerdir... Yeme bozukluğu (kastettiğim yemek seçmek) çoğu kişinin büyüttüğü ve ciddiye aldığı kadar kötü bir durum değildir. Bana yemeklerden hangilerini yediğimi soranlara verecek cevabım 4’ü geçmezken, yemediklerimi ise kategori olarak dile getiriyorum. Her türlü sebze, bir çok meyve, deniz ürünü, salata, yumurta-omlet, zeytin çeşitleri, dolma çeşitleri, mercimek çorbası harici tüm çorbalar, her çeşit ot (semizotu, börülce, maydanoz) daha saymayı unuttuklarım muhakkak var ki bu arası virgüllü yiyecekleri asla yemem... “Bak bir kez tatsan sonrasında çok seveceksin” denilen şeyleri asla sevmediğim gibi, tadına bakmadan nefret ettiğim yiyecekler de mevcut.
Yeme bozukluğu denildiğinde sadece Anoreksiya nervoza ve Bulimiya nervoza olarak algılanmamalıdır. Bahsettiğim yemek seçme durumudur. Damak tadının elvermediği tadları bünyenin kabul etmemesi, yemiş olmak için dahi yenilememesi, tiksinilmesidir. Çocuklukta zorla yemek yedirilmesi de ileride yemek seçme alışkanlığına bir nedendir. Mesela, bana “E peki sen nasıl yaşıyorsun?” Ya da “Ne yersin peki sen?” gibi anlaşılmaz sorulara “peki sen nasıl oluyor da herşeyi yiyebiliyorsun?” demek istediğim insanlar çok fazla çevremde... Vitamin almadan da insanoğlu yaşayabiliyor. Sormayınız artık böyle abuk sorular demek istiyorum buradan...
Her ne ise; yemediğim ve yemeyeceğim bakla ve semizotundan sonraki denemem Kabak Dolma olacaktır. Yaparken tadına bakmasam da kokusundan yemeğin olup olmadığını anlayabiliyorum bunu da böylelikle keşfetmiş oldum. Aferin bana =)
Peki sizin bana tavsiye edeceğiniz bir sebze yemeği var mıdır?
21 Mayıs 2009 Perşembe
On Bir Dakika - Onze Minutos

On Bir Dakika; edepsizliğe ve ikiyüzlülüğe kaçmadan, sadece Maria’nın hikayesini anlatan bir kitap. Simyacı ile çoğu kişinin tanıdığı Paulo Coelho 2004 yılında çıkarttığı kitabında, Maria isminde bir fahişeyi konu alır. Anlatması bir hayli güç olan fahişeliği, Coelho yalın bir dille ve bir genç kızın sadeliği ile okuyucuyu sıkmadan, kasvete sürüklemeden yazıya dökmüştür.
Çocukluğundan beri karşı cins ile olan ilişkilerinde normal davranmaya çabalayan, zamanla bu çabayı kat be kat arttırarak yine yine hüsrana uğrayan, aşkı bulup devamlı hata yaparak kaybettiğine inanan Maria hayatından aşkı çıkartarak cinselliğe, bedenini keşfe yönelmiştir. Zamanla çevresindeki arkadaşlarından çok daha güzel olduğunu farkeder ve bunu erkekler üzerinde bir artı olarak görür. Zamanla farkedilmeye başlayan güzelliği ve aşka olan katı tutumu ona erkekleri avucunun içine alma yöntemlerini öğretir. Tüm bunlara sadece 19 yaşında sahip olan Maria Brezilya’dan Rio’ya bir haftalık tatil için uzun süre kumaş dükkanında çalışır. Ve biriktirdiği para ile ilk yalnız yolculuğuna çıkar. Fakat işler planladığı gibi gitmez. İlk gün bir İsviçreli ile tanışır ve İsviçre’de çalışma için aklını çelen adamla bambaşka bir ülkeye ayak basar.
Okurken sizi zorlamayacak bir kitap arıyorsanız işte bu kitap odur.