

Filmin buruk yanları kadar eğlenceli anları da vardı. Mesela Sidney ile kızların babasının bulaşık makinesine en çok bulaşığı en kısa sürede yerleştirme bahsi, yaşanan curcuna.
Film hareketli kamerayla çekilmiş, geneli yakın çekim ve sanırım arada el kamerası kullanılmış. Bu da filme inanılmaz bir doğallık ve sempati katmış. Bana kalırsa filmi seven kadar sevmeyen ve bunalanlarda olacaktır. Her kesime hitap etmediğini düşünüyorum.
Ve ayrıca; her telden soundtracklere sahiptir. Bayıldım dım dım...
Güneş tutulması ile değişime uğrayan emekli öğretmen Fikri'nin önce üniversite öğrencisi Ahmet, garson Burak, kiralık katil Murat, sonrasında Şair Alper'in bedenine girerek yaşadığı absürt olayları anlatan Güneşin Oğlu bir Onur Ünlü filmidir. Özgü Namal, Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar ve Hümeyra'nın başrollerini paylaştığı film, kimilerine göre çok komik fakat benim beklentimi karşılamadı . Sanırım konusunu yadırgadım ilk sahnelerde Polis filminde olduğu gibi tam emin değilim. Sonrasından ise zamanla filme kaptırıyorsunuz ya da film sizi içine çekiyor bunu ciddi ciddi söyleyebilirim. Oyunculuklara gelirsek yine yine güzel, aklıbaşında, oturmuş tanımlamaları uygundur.
Filmde Haluk Bilginer'in ağlaya ağlaya söylediği şu dizeler beni benden almıştır oturdum yazdım kelime kelime...
Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci
Üstelik gece inmiş ses gelmiyor kümesten
Ben olsam utanırım bu ne biçim öğrenci
Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten
İyi nişan alırdı kendini asan zenci
Bira içmez ağlardı babası değirmenci
Sizden iyi olmasın boşanmada birinci
Çoook canım sıkılıyooooo kuş vuralım istersen
Sonuç olarak güneş tutulması anında doğmuş kişiler güneşin oğlu ya da kızıdır ve ölümsüzdür. Ölen kişilerin yerlerine geçebilirler çünkü ruhları özgürdür.
Aranızda güneşin evladı olan var mı?
"The Lady with the Little Dog"
Bu cümleyle başlamak istedim filmi anlatmaya. Anton Chekhov'a ait bir kitabın ismi.
Son zamanlarda o kadar güzel filmler varki sinema dünyasında heyecanlanıyorum ve hepsinden bahsetmek istiyorum.
2008'in en en iyi filmlerinden biri olan The Reader 'ın yönetmeni Stephen Daldry. Bernhard Schlink kitabından uyarlanmış filmin başrollerini Oscar kazandıran Hanna Schmitz rolü ile muhteşem insan Kate Winslet, Michael Berg karakterinin gençliğini canlandıran adını ilk kez duyduğum David Kross ve yine aynı karakterin yaşlılığını oynamış Ralph Fiennes.
1958 yılında Batı Almanya'da 20'li yaşların ortalarında olan Hanna'nın tesadüf eseri 15 yaşındaki Michael ile tanışmasıyla başlar film. Michael ilk cinsel deneyimini yaşadığı Hanna'ya aşık olur ve bu şekilde yaşamaya başlarlar. Zamanla Hanna Michael'dan ona kitap okumasını ister. Hanna kitaplarla sevinir, heyecanlanır, korkar, ağlar... Hanna asla kitap okumaz çünkü o ona kitap okunmasından hoşlanır.
Michael 16 yaşına bastığında Hanna hiçbirşey demeden çeker gider. Böylece Michael onu uzun bir süre görmez. Bu zaman zarfında Michael hukuk öğrenimi görmeye başlar. Yaşıtlarıyla beraberdir vs... Yapacağı meslek gereği dava izlemeye gittiği bir gün Yahudi soykırımı yapan Nazi gardiyanlarından 6 kadın arasında Hanna'yı görür. Ve film başladığı dakikadan itibaren sizi kucakladığı hüznü iki katına çıkartır şaşkınlığınızın yanında. Daha fazla anlatmak istemiyorum çünkü bana tüm filmi anlattığım içn kızıyorlar.
Film Batı Almanya'da geçmesine rağmen dilin İngilizce olması tek fiyaskoydu bana sorarsanız. Bu ayrıntı beni inanılmaz rahatsız etti. Fakat bunun dışında inanılmaz etkileyici ve akıllardan silinmeyecek bir film ve bir Kate Winslet idi.