11 Şubat 2009 Çarşamba

Slumdog Millionaire

Trainspotting ile başlayan Danny Boyle hayranlığım, 28 Days Later... ile devam edip Slumdog Millionaire ile sarsılamazlığını ilan eder.

* Spoiler
Film bir tokatla başlar ve o andan itibaren çok hızlı, kesintisiz, bazı bazı güldüren, çoğunlukla drama bürünerek biter. Jamal Malik ve ağabeyi Salim, Mumbai'nin kenar mahallesinde oturan haşarı iki kardeştir. Kardeşliklerini pekiştiren olay müslümanlara karşı çıkan ayaklanmada annelerinin ölmesi ve iki kardeşin hayatlarını idame ettirmeye çabalamaları, yer yer birbirlerine olan bağlarının sınanan gücü film boyunca ön plandadır.

Çok üstünkörü oldu değil mi? Baştan alalım o halde. Cahilliği her halinden belli olan çaycı Jamal "Who wants to be a millionaire?" yarışmasına sevdiği kız Latika'nın onu tv'de görüp nerede olduğunu bilmesi için katılır. Katılır fakat yaşamı boyunca dürüstlüğü ve çevresine olan dikkati sebebi ile yarışma sırasında çıkan soruları bilir, son soru öncesi zamanı dolar ve yarışma sunucusu tarafından hile yaptığı iddasıyla tutuklanır. Polis tarafından sorguya alınan Jamal soru hanesi altına tek tek yaşadıkları ile cevap verir. İşte film tam burda başlar.


Annelerini kaybeden Jamal ve Salim çöp toplayarak yaşamaya çalışırlar ve artık yanlarında bir de Latika vardır. Bir gün çöplüğe bir adam gelir ve film burda başlar.(!) Kimsesiz çocukları dilendiren adam Salim'in katı yürekliliğinden ve şiddete eğiliminden yararlanmak ister ve onu diğerlerinden ayrıcalıklı kılar. Önünde küçük çocuklara uyguladıkları fiziksel şiddetten Jamal'in de payına düşeceklerin olduğunu sezen Salim, Jamal ve Latika ile kaçmaya başlar fakat Latika yeterince koşamaz ve geride kalır. Yıllarca sürecek ayrılıktır bu. Yıllarca denilen senelerde trenlerde seyahat ederek, her türlü işi icra eder iki kardeş. Para kazanırlar, hırsızlık yaparlar ve büyürler. Jamal artık içinden bir türlü atamadığı Latika'yı aramak ister ve Latika'yı bir genelevde bulur. Yaşanan olaylar sonucunda Salim gelecekte işleyeceği cinayetlerin ilkini işler ve kardeşlerin yolları ayrılır. Yarışmadan kısa bir süre öncesine kadar birbirlerini aramazlar. Salim, mafyanın pis işlerini yaparken, Latika mafya liderinin kapatması olur. Jamal ise çaycılık yaparak hayatta kalır.


Yarışma boyunca her sorulan soru ile Jamal'in hayatı yeniden başlar. Bir çok paragraf yazabilirim sizlere yine yine başlayan bu film hakkında, fakat ne kadar hayal edileceğinden emin değilim. Danny Boyle, muhteşem bir Hindistan gösteriyor bizlere. Fakir, kalabalık, pis, cahil, gelişmemiş bir Hindistan. Bunun yanında doyulamaz renklerle, coşkulu, mutlu bir Hindistan. Danny Boyle büyük bir yönetmen sayın okuyucu. Kamera, ışık, kostüm, oyuncu seçimi enfes. Birbirleri ile benzer, detayların özenle belirlendiği 3 ayrı kişinin bir karakteri oynadığı ender filmlerden.

Bnunların yanısıra Dev Patel'in gözleri, bakışı, duruşu ne kadar varoş ve ezik olduğunu söylese de ukalalığı ve dikkati ile bir o kadar zeki olduğunu anlatıyor Jamal'in. Freida Pinto Latika'nın yaşadıklarını öyle iyi bellemiş ki Jamal'in o bataktan kurtulma çabası karşısındaki umutsuzluğu ve umutsuzluğa verdiği olağan tepkiler çok hoşuma gitti. Filmin bitiş jeneriğinde o alışıldık Hint ezgileri ile dans etmeleri sürpriz oldu bana. Öyle hoş ki Danny Boyle'un yönetmenliğini yaptığını bilmesek bu filmin İngiliz bir yönetmen tarafından çekildiği gerçeğini kabullenmek zor olabilirdi.

İkinci kez izlemeye değer filmlerden.

10 Şubat 2009 Salı

The Curious Case of Benjamin Button

* Fİlm hakkında yorum yapıyorum dikkat ediniz.


Ayak başparmağına batan çalının parmağın üstüne bastıkça can yaktığı gibi irkilmeye sebep olan bir tuhaf hikayenin başkahramanı Benjamin Button. Zamanın tersine işlediği bir büyük saat ile beraber doğan Benjamin nurtopundan ziyade yaşlanmış, pörsümüş ve kırışmış olarak doğarken daha evvel kimsenin başına gelmeyen bir talihsizliği de yanında getirmiştir. Durumdan korkmuş babası tarafından ilk terkedilmeyi yaşayan Benjamin huzurevinin soğuk merdiveninde yeni annesinin ona sahiplenişini beklemiş ve zamanla diğer yaşlılardan ayırdedilemez bir fiziğe bürünmüştür. Yaşı küçük fakat kendi yaşlı bir insanın nasıl olabileceğini tüm ustalığı ile cümle aleme duyurmuş olan Brad Pitt, izleyicinin gözünde daha da yüceleşmiştir.


Filmde Benjamin'in huzurevinde yaş olarak büyümesini fakat fiziksel olarak gençleşmesini ve en sonunda da bebek olmasını görmek bünyede filmin hiç bitmeyecekmiş hissi yaratsa da, diğer yandan Daisy (Cate Blanchett) ile yaşadığı o çift yönlü (mantıklı ve mantıkdışı) ilişkiyi izledikçe hiç bitmesin denilen bir şölen.

Film anlatmakla bitmez, öylesine muhteşem anları vardır ki; hani her cümlenin altını kalemle çizsem yine anlatamam dediğimiz kitaplara benzer. Anlatımından etkilendiğim sahne olarak Daisy'i trafik kazası geçirmesiyle Benjamin'nin yanında bitmesi ve kazanın oluş biçmini, olmama ihtimallerini anlatarak resmen derede dizili taşlardan bizi atlatarak karşı kıyıa geçirmesidir. Bunun için ise harika yönetmen David Fincher alkışları haketmiştir.

Miss Sixty

Miss Sixty koleksiyonunda ilk dikkatimi çeken şey karpuz paça pantolonlar oldu (en azından ben böyle tanımlıyorum), ikinci dikkatimi çeken ise renkler... İç gıcıklayıcı renkler çantanızı kaptığınız gibi mağazaya koşma hissi uyandırmıyorsa adınıza üzülmeden edemem.

Birincisi; önü açık botların rengi ile çanta renginin tezatlığı, jean pantolon ile gömlek ve çanta renginin uyumu, pantolon paçasının orantılı kısalığı göze çok hoş görünüyor. Fakat en çok beğendiğim detay cep delisi olmam sebebi ile pantolon cepleri oldu.

Şifon, kısa şort, topuklu terlik yahut ayakkabı, abartısız bir tişört, bu yılın trendi büyük bilezik, bakımsız saçlar. Pantolon paçalarındaki desenler bu kadar güzel olmak zorunda mıydı? Aynı desende sergilenen bir etek, bir elbise, dar bir pantolon olsaydı bu kadar biçimli durmazdı diye düşünüyorum. Tabi en büyük etken ise paçaların bilekte büzülmüş olması.

Yeşil ile kırık parlak beyaz uyumu, hareketli kumaş pantolon, küçük büstiyer, şifon gömlek ve tabii ki büyük bilezik.

8 Şubat 2009 Pazar

Reggae bile yaparım


Cumartesi günü çarşıya kahve içmeye çıktığımızda Taksim Özsüt'te Thomas, Barcelona Cafe'de makarna yiyeceğimizi ardından Cezayir Sokağı'nda oturup soluklanacağımızı ve en önemlisi de Nayah'ta reggae yaparak saat 0400'da Ortaköy'de sahlep içeceğimizi bilmiyorduk.

7 Şubat 2009 Cumartesi

Handel ile haftasonu


George frederic handel (d. 1685 - ö. 1759 ), müzik tarihine opera, oratoryo, kantata, düet gibi vokal eserleriyle geçen Alman klasik batı müziği bestecisi. 42 yaşından sonra İngiliz vatandaşı olmuş, Georg Friedrich Händel olan adını George Frideric Handel olarak değiştirmiştir. Hiç bir ülkenin ulusal biçemini simgelemeyen uluslararası nitelikte bir besteci olan Handel, yaşamında büyük üne kavuşmuş ve ününü ölümünden sonra da sürdürmüştür.

Halle kentindeki Handel Müzesi'ne buradan bakılabilir.

The Arrival of the Queen of Sheba (Four Weddings and a Funeral)


Sarabande Main Title (Barry Lyndon)


Hallelujah Chorus (Bridget Jones's Dairy)

Anketçi


Boş zamanlarınızda boşboş oturup anket cevaplamayı benim kadar seviyorsanız ve "benden iyi anketör olurdu da hayat işte" diyenler anket-im sitesi işinize yarayacaktır.

5 Şubat 2009 Perşembe

Alexander McQueen

Alexander McQueen 2009 yılında fazla parlak olmayı seçmişse de 2008'deki koleksiyonu benim o yılın en favori koleksiyonumdu.

2009 Yılı başında sergilediği kreasyon ise daha modern ve dediğim gibi parıltılı.

4 Şubat 2009 Çarşamba

DAY2009


Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), 2009 yılını, Galileo Galilei ’nin teleskopla yaptığı ilk gökyüzü gözleminin 400. yıldönümü olması sebebiyle Dünya Astronomi Yılı ilan etti. UNESCO bu çağrıya ortak oldu ve Birleşmiş Milletler, 2009 senesini Dünya Astronomi Yılı olarak kabul etti.

Evren sizi bekliyor…” çağrısıyla DAY 2009, sene boyunca gerçekleşecek etkinlikler ile dileyen herkesi astronomiyle kaynaştırmayı hedefliyor.

2009 Dünya astronomi yılı broşürü için bu linkten, 2009 gök olayları yıllığı için ise buradan gerekli .pdf dosyalarına ulaşılabilir.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Yes Man

* İzlememişler dikkat bodoslama anlatıcam.

Jim Carry'nin son filmi Yes Man 3 yıl evvel kendisinden ayrılmış karısının ardından bunalımında yaşayan, zamanla içine kapanmış, kendini hayattan soyutlamış ve kendisine sunulan seçeneklere "hayır" demeyi farkında olmayarak huy edinmiş Carl adında bir adamın hikayesi. Film Carl'ın hayatını değiştiren, herşeye "evet" demeyi görev bilen bir tarikatın seminerine katılmakla başlıyor. Bu (herşeye evet demek) Carl için bir süre zor olsa da sonrasında pozitifliğin hayatı iyi yönde değiştirdiğine tanık oldukça herşeye, her teklife "evet" demekte bir sakınca görmüyor ve durumu abartıyor. Kişinin kendi kendisini koşullandırması durumunu Jim Carry çok iyi yansıtmış. Herhangi bir durumda "hayır" cevabını verdikten sonra yaşadığı panik duygusu, "muhakkak bir müsibet gelip beni bulacak" düşüncesi ile belayı üstüne çeken Carl, aynı durum karşısında "hayır"'ı "evet"'e çevirerek bilinçsiz biçimde olayları verdiği bu iki yanıta bağlıyor.


Film tabii ki sadece Jim Carry'den yani Carl'dan ibaret değil. Carl'ın patronu banka müdürü asosyal insan Norman'nın (norm) hayata karışabilmek adına verdiği saçma sapan ev partileri; nedir bunlar? Mesela Harry Potter tribute partisi, 300 Spartalı gecesi gibi... Norman (Rhys Darby) ve Carl'ın birbirlerine Norm ve Car (Kankalık emaresi) diye hitap etmelerindeki samimi olma çabası. Carl'ın berbat bir müzik grubu solisti olan Allison'a aşık olarak onunla sabahın bir körü jogging yapmak için çabalaması. (Bu arada Allison sabahları bir grup insana koşarak fotoğraf çekimi hakkında ders vermektedir. Koşarak fotoğraf çekebilmenin incelikleri denilebilir buna. Belirtmem gerekiyordu çünkü bu deli saçması bir durum).... Carl'ın Allison'a "evet" derken katıldığı seminerlerin herhangi bir etkisinin olmaması, Allison'nın semineri öğrenmesi ve Carl'ın kavga sonrasındaki tepkisi;

A:Uzak dur benden.
Emri almış Carl koşarak uzaklaşır. Sonra durur.
A: Daha uzağa... diye bağırır.
Carl gözden kaybolur. (Ben burada koptum)

Filmde Amerikan polisinin iyice kafayı sıyırdığını görebileceğimiz sahne; Carl'ın aynı zamanda (yaşama dahil olma) Korece öğrenmiş olması, soyadının Marx olmasa da adının Carl olması, İnternetten İran'lı bir hatunla tanışarak bir araya gelmesi, Organik tarımcıya kredi vermesi gibi detaylar Carl'ı terörist ilan ettikleri andır.

Filmde Jim Carry bungee jumping sahnesinde dublör kullanmamış ve olduğu gibi kendisi oynamıştır. Hatta kafa üstü telefonla konuşmuştur.



Armani Privé

Armani Privé 2009 İlkbahar koleksiyonunu çıkartmış, sunmuş, büyülemiş. Etek boyları dizlerin altında ve dar uzanıyor. Ceketler sivri ve belden oyuk. Gece elbiseleri inanılmaz ışıltılı ve abartısız. Fotoğrafları büyüterek bakarsanız eğer üst giysilerin işlemelerini daha iyi inceleyebilirsiniz. Bu sene bacakları kapatan tasarımcılar boynu ve omuzları açık bırakmış.

Rica: Diz altı etekleri giymek için bacak boyunuzun uzun olmasına dikkat edin lütfen. Armani kısa boylu kadınlara (ne kadar kısa derseniz; 1.70 cm ve altı olabilir-ben dahil) bu yıl hitap etmiyor. Devamlı Armani giyermişiz gibi konuştum ya affola :)

31 Ocak 2009 Cumartesi

Mozart ile haftasonu

Bilgisayardan uzak kalacağım bu haftasonunda beni bekleyen 4 dergi ve bir kitabı okuyabileceğim düşüncesi beni avutuyor. Bu sebeple Cumartesi sabahı dahil Pazartesi gününe kadar havalar nasıl olursa olsun siz Mozart ile yanyana olun.









"Şiir yazamam, çünkü şair değilim. Sözcük türlerine ışık-gölge etkisi yaratacak bir sanatla düzen veremem, çünkü ressam değilim. Hatta düşünce ve duygularımı vücut hareketleriyle, yüz hareketleriyle dile getiremem, çünkü danscı değilim, ama bütün bunları sesler aracılığıyla gerçekleştirebilirim; çünkü müzikçiyim.!"

Wolfgang Amadeus Mozart

Mozart hakkında bilgiye bu linkten de ulaşılabilir.

Not: Müzik ikonları sırasıyla; Romeo&Juliet - Alien - Ace Ventura:Pet Detective - A Beautiful mind ve Miss Congeniality soundtrack'leridir.

30 Ocak 2009 Cuma

Chris Anthony


Chris Anthony'i Bak Dergisi'nde görmeseydim hiç tanıyamıyacaktım. Chris Anthony İsveçli ödül sahibi bir fotoğrafçı.

- Çocukluğunuzu düşündüğünüzde gözünüze nasıl bir fotoğraf geliyor?
Bugüne kadar yaptığım işlerin büyük çoğunluğu, çocukluğuma doğrudan bir tepkidir. Çirkin, sıkıcı, gri ve tatsız 70'lerden ve evdeki şiddetten kaçış...


- Bak dergisi'nin bu sayısındaki konumuz "korku". Bu sözcük size neleri ifade ediyor?
Ne yazıkki benim için çok şey ifade ediyor. Bilinmezliğin korkusu en büyük düşmanım. Zaman zaman beni felç ediyor. Korku ile heyecanı dengelemeyi öğrenmeye çalışıyorum.


Söyleşinin devamı ve farklı kişilerle yapılmış röpörtajlar için Bak dergisi'nin 13. sayısını bu linkten pc'ye indirebilirsiniz.

Vals Im Bashir


Ari Folman'e ait 2008 yapımı Vals Im Bashir (Beşir'le vals) ile ilgili arkadaşım İlkem sabahın köründe mail atmış. Film 6 Şubat 2009 günü Türkiye'de vizyona gireceğinden izleme şansım olmadı. Şu ana kadar olan Imdb puanı 8,3 gibi şaşırtıcı bir rakam. Yabancı film dalında Oscar adayı olan film bir animasyon. Gerisini filmi izlemiş olan İlkem'in mailinden okuyalım;

"Dün akşam izledim. Yabancı film dalında Oscar adayı , izlediğim en güzel animasyonlardan.. yine muhteşem animasyonlar olan kungu fu panda ya da wall-e gibi eğlenceli değil belki ama savaşın soğuk eli zaten ensenizden tuttuğu zaman eğlence diye bir şeyin kalmayacağını gösterecek; Lübnan’daki göçmen kamplarındaki falanjistlerin katliamını animasyonun büyüsüyle anlatacak ve sonunda “ulan bunlar da insansa” dedirtecek , bittikten sonra da koltuktan bir 10 dk kaldırmayacak filmlerden.."

Anonymous soldier: What to do? What to do? why don't you tell us what to do?
Ari Folman: Shoot!
Anonymous soldier: On who?
Ari Folman: How should I know on who? just shoot!
Anonymous soldier: Isn't it better to pray?
Ari Folman: Pray and shoot!


Filmi izlemeyi çok istiyorum size de tavsiye ederim.
Trailer buradan izlenebilir

29 Ocak 2009 Perşembe

Chanel 2009 İlkbahar beyazı


Chanel 2009 ilkbaharında beyazlara bürümüş kolleksiyonunu. Bu bahar, dar, beyaz, iki parçadan oluşan elbiseler, bilekleri açıkta bırakan kısaltılmış kollu ceketler ve saç aksesuarları Chanel etiketli. Her kesim kadının giyebileceği bu kıyafetler iş yerinde, bir gece yemeğinde çok rahat tercih edilebilir.


28 Ocak 2009 Çarşamba

Amat


İhsan Oktay Anar'ın 2005 yılında çıkarttığı ve eşi Özlem Anar'a ithaf ettiği nefis kitabı. Daha önce bahsettiğim Puslu Kıtalar Atlası'nda ki gibi olay kurgusunun etkileyiciliği ve uyandırdığı merak okuyucuyu sıkmamakla birlikte heyecanı diri tutuyor.





Kitapta Amat şöyle anlatılıyor;
"
Amat Kitabü'l İber'de anlatıldığına göre Kedigöz Âbidin dede Hazretleri, İbranice'deki "Emet" sözcüğünün, "Gerçek" anlamına geldiğini söylemişti. Sabatay Sevi'nin müritlerinden biri olan Galatalı hekim Avram Efendi, bir hahamın çamurdan bir insan yapıpı alnına "Emet" yani "Gerçek" yazdığını, böylece bu 'insanın' canlanıp her emri yerine getirdiğini; ama kelimenin başındaki "Alef" harfi silindiğinde Emet, "Met" yani "Ölüm" olduğu için çamurdan yapılan bu bedenin canını kaybettiğini anlatmıştı." Sf:230


Nuh Usta'nın, Kırbaç Süleyman'ın, Ali Reis'in, Eşek İsrafil'in, Kazdağlı tomarcı'nın, Göbelez baba'nın, Abuzer Reis'in, Kul Rıza Baba'nın, Diyavol Paşa kaptanlığında Navarin'e giden bir gemi mürettebatının 247 üyesinden sadece bir kaçıdır. Bu 247 kişi 247 meşe ağacına denktir. Ayrıca 247 adet günahkâra da...


Ölümsüzlüğe erişmeye çabalayan Kırbaç Süleyman'ın inancına göre çevresindeki herhangi bir kitabın gelişi güzel açtığı bir sayfasında gözüne çarpan ilk cümleden kendisine ait bir anlam çıkartması anı, Eşek İsrafil'in "Teyakkuz" ile birlikte borusunu üflemesi, Nuh Usta'nın gemideki herkese tek tek fal bakması ve ölümü görmesi, Gemideki veba salgını anı, Emilio Santos takma adını kullanarak kendince öldürdüğü Emilio'yu yaşatan Daniyal'ın hikayesi benim en çok hoşuma giden hikayeciklerdi.


Kısaca Amat; ruhunu şeytana satmanın en süslü öyküsüdür.

27 Ocak 2009 Salı

Tekil monolog

Tekil monologlara girip, çoğul takısı cebimde gidesim var.
Bisküvi üstü sarelle olan ben, iki bisküvi arası lokum olsun bu kulu hakeden.

Hey! Canına yandığım düzen kurucu, parçaladığım düzenini görmek istersen yine gel buralara.
İnşa ettiğinin 225 esadi kuruş değer ederini remilinde gelen şekillerin arasına nakşet isterim. Fallara karışmanı, kahve telvesiyle tıkanmanı ve sigara dumanı altında önünü göreme isterim. "Hâşa, günahtır" dersin bunu da bilirim. Diğer yandan günahı zevkle işleyip Cenâb-ı Hakk huzurunda tevbe etmede gecikmediğini de. Ben yalnızca kırparım iri ela gözlerimi ardından koridorlar boyu... Dua eksik etmem sırtından derim ki; "Cenâb-ı Hakk manda, öküz, beygir şifası versin". "Âmin" demekte gecikmez asla Münker ve Nekir Elif'lerin betesicimhâ'ların arasından.

Aslında ne diyorum biliyor musun? Yoktur aslı astarı sözcüklerin akılsız bir baştan çıktıktan sonra. Gel sen kal oralarda, ben dökeyim önüne 150.000 filuri konu burda kapansın.

26 Ocak 2009 Pazartesi

Bazı insanlar telefon bağlamayı hayat gayesi belliyorlar, çok ilginç.

25 Ocak 2009 Pazar

Kına Gecesi

Bizler çiftetelli oynarken fotoğraf çektirmeyi huy edinmiş ve bundan zevk alan bir milletin evlatlarıyız.

Dün gece kuzenimin kına gecesinde buna emin oldum, bugün de inşallah düğününde aynı huyu sergileyeceğiz. Şüpheniz olmasın.

Kına gecesi ve yakımı hakkında bilgi:


1. Geline kına yakılırken kayınvalide (halk dilinde kaynana), gelin avucuna kına yaktırsın diye kına içine altın koyar.

2. Son zamanlarda gelinler kına gecelerinde bindallı giyiyorlar.

3. Yüksek yüksek tepelere türküsünde ağlamayan gelin kınayı getir aney cümlesi ile başlayan türküde %97 ağlar.

4. Gelen misafirlere küçük torbalar içinde kına dağıtılır.

5. Gelin haricindeki kızlar da gelin ile beraber kına yakarlar. Sonrasında yaktıkları kınaları birbirlerine gösterirler.

6. Kına yakan kişilerin sağ kollarına tülbent bağlanır ve kına yakıcı olarak belirlenirler. Ben mesela :)

Modern kına gecesi için bakınız: Bekarlığa veda partisi

24 Ocak 2009 Cumartesi

23 Ocak 2009 Cuma

Araf

Elif Şafakım'ım bana en abes ve itici gelen kitabı Araf'tır. Diğer tüm kitaplarında hissettiğim heyecan Araf'ta yoktu. Beni hayal kırıklığına uğratan Araf'ı elinize alıp baktığınızda kapak resmindeki çikolatalara ağzınız sulanabilir. Bu hevesle sayfalara karışmayı arzu edersiniz. İşte ben bunu beceremedim. Yabancı bir ülkede yaşamanın güçlüklerini ana kahraman Ömer Özsipahioğlu'nda gözlemleyemedim. Fakat yan kahraman Fas'lı Abed ve yaşamı benim için çok daha fazla merak edilesiydi. Bulimia nervosa olan Alegre'nın ailesi, günlük yaşamı, terapileri, yiyeceklere bakış açısı kocaman bir kitap konusu oluşturabilirdi. Alegre'nin sevgilisi Piyu, Tedirgin Ruh Çikolata dükkanı, Abed'in annesi, Abed'in geride bıraktığı sevgilisiydi beni heyecanlandıran... Öyle ki günümüzde çok sık rastlanan ölüm takıntılı Gail (Ömer'in karısı) ve alkol bağımlısı, kendini bilmez Ömer inanılmaz sıkıntı verdi bana okurken... Bu yüzden kitabın sonu da beni etkilemedi. Kitap bittiğinde ben yarım kaldım. Sevdiğim karakretler yarım kaldı. Oysa bir Bit Palas, Pinhan, Şehrin Aynaları, Baba ve Piç, Siyah Süt, Mahrem öyle miydi? Mutlak bir iki gün sorgulama yaptırırlar insana kendi içinde.

Bunların dışında anlatım güzelliği, cümle kurum tekniği ve her zamanki Elif Şafak'ın yaratıcı kelimeleri emrinize amadedir.

22 Ocak 2009 Perşembe

Lost başladı


Tüm teorileri bitiren bir başlangıç yaptı Lost yeni sezona... İleri sarmak isterken geri saran plak gibi... Şaşkınım dostlar... İnsan izledikçe karşısına ilk sezonlardan sorular çıkıyor ve geri sarıyorsunuz hafızayı... İyi izlemeler..

5. Sezon 1. bölümü buradan izlemekte sakınca görmedim.

Duygu Durum


Duygu Durum isimli bir site var. Böyle ne hissettiğinizi anlatarak, sizin gibi hissedenleri görebiliyorsunuz. Hatta o kişinin duygusunu oyluyorsunuz (?). Bunlara göre istatistik araması yapabiliyorsunuz. Henüz tam nedir çözemesem de siz de duyun istedim.

Albert Einstein


Einstein, 1879 yılında Güney Almanya'nın Ulm kentinde dünyaya geldi.

Albert Einstein, modern zamanların en ünlü bilim insanı...Hayatı daima merak konusu oldu. "Çocukluğumda yaşadığım iki önemli olayı unutamam. Biri, beş yaşında iken amcamın armağanı pusulada bulduğum gizem; diğeri on iki yaşındayken tanıştığım Öklid geometrisi".

1955 yılında hayatını kaybeden Einstein 20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak tarihe geçti. Otopsi sırasında, dehasıyla ilgili ipuçları bulabilmek amacıyla Bilim insanları Einstein'ın beynini çıkardı. Beyni, normal koşullarda 1,4 kg. olan insan beyninden yüzde 12 oranında daha hafifti. Beyninden alınan örnekleri inceleyen nörologlar, ilgi çekici özelliklere rastladı. Örneğin, düşünce için gerekli sinirleri besleyen "gliyal hücre" sayısının fazla olduğunu belirlediler. 1999 yılında Kanada, McMaster Üniversitesi'nden uzmanların yaptığı araştırmalarda da, Sylvian fisürünün (yarığı) gelişmiş ve alt parietal lobunun normale göre yüzde 15 daha geniş olduğu tespit edildi.


Bu iki fotoğrafı çok beğendim. İlkinde bir mahsun adam, ikincisinde ise; karar verme aşamasının son basamağında gözüküyor. Kıskandıran bir beyne sahip ve onun da sorduğu gibi; "Neden hiç kimse beni anlamıyor, ama herkes beni seviyor?" Sanırım bana göre bunun cevabı bu iki fotoğrafta gizli.

Kaynak

20 Ocak 2009 Salı

Kadın Blogları

Kadın Blogları isminde bir siteye denk geldim.

"kadınblogları, kadınlara ait blogların listelendiği, içeriğin “kullanıcı katılımı” ile oluştuğu bir dizin sitesidir. Üyelerine blog ekleme, blog puanlama, bloglara yorum yazma ve blog oluşturma (yakında) hizmeti verir."

Sanal dünyada hemcinsler gerçeğine oranla çok daha yardımsever, sıcakkanlı. Blog yazan kadınlar (bayanlar) birbirlerinden çok fazla şey öğreniyorlar ve konu siteden de bu kişilerin sitelerine kolayca ulaşmak mümkün.

19 Ocak 2009 Pazartesi

Çanlar kimin için çalıyor

Açık konuşmak gerekirse 1 aydır gittiğim her yere sürüklediğim meşhur Ernest Hamingway kitabı Çanlar kimin için çalıyor'u bitirmeyi beceremedim. Herkes kitabı o kadar fazla beğenmiş ki acaba bende bir problem mi mevcut diye düşünerek kendimi okumaya zorladığım gerçeği sanırım kitaptan soğumama da neden oldu. Bildiğiniz gibi İspanya iç savaşını anlatan kitap Amerikalı profesörün Cumhuriyet yanlıları tarafında yer alarak faşistlere karşı savaşmasıdır. Köprü, karakol ve tren kundaklayan bu çeteler dağlarda gizlenerek yaşarlar. Bu zor şartlarda betimlenen apayrı geçmişlere sahip, farklı amaçları olan, birbirinden değişik kişilerin aynı şey için yani Cumhuriyet için verdikleri çaba çok etkileyiciydi. Bunların yanısıra aralarındaki kopukluklar, anlaşmazlıklar, tartışmalar cumhuriyet savaşını baltalamaya yetmiştir. Verdikleri savaşı kaybetmişlerdir.

Benim gibi kitabı bitiremiş kişiler varsa aynı eserin 1943 yapımı filmini izleyebilirler.


18 Ocak 2009 Pazar

Aklıma getirir Asaf'ı




"Artık olan oldu
Gitseniz gitmeseniz bir
Ben de düş kursam da kurmasam da
Aklıma yüzünüz gelecektir
"

Özdemir Asaf

Muhteşem parça: Tarrega / Sideways soundtrack

Üç Maymun

Nuri Bilge Ceylan'nın diğerlerine göre hareketli olan filmi. İç sıkıntısı salmakta usta konusuyla, dikkat çeken bir oyunculuk bulamadığımı söylemek isterim. Para karşılığı başkasının yerine hapis yatan bir baba, çalışan, hoş ve babayı kendi suçu için tutmuş adamla aldatan bir anne. Annesinin babasını aldattığını bilen bunalımlı bir delikanlı. Hali vakti vasat, bitip tükenen ailenin filmi. Film normalin o kadar altında seyrediyor ki konuyu uzun uzun anlatmayı imkansız kılıyor. Dağılıyor kurgu. Film boyunca yaşamın seslerini dinliyoruz. Tren, kuş, araba, ezan, rüzgar, yağmur, kapı gıcırtısı sesleri ve tabii ki alıp verilen nefesler. Belki de belirli bir müzik olmadığından insanı sıkıyor, bunlatıyor.

Filmde benim hoşuma giden şeylerin başında ev halinin çok güzel oturtulmuş olması. İkamet edilen muhit, küçük ve pek toplu olmayan bir ev, eski kapılar, camdaki saksılar çok olağan herhangi bir abartma sözkonusu değil.

Filmin sonuna doğru insan bitiyor diye seviniyor biraz, merak da buna katılınca sonu mantıklı geliyor. Hatta ben bir sona bağlandığı için mutluyum bu sakin filmin.

Oscar için ne kadar şansı olur bilmiyorum fakat yine de öyle bir yerde adı geçmesi gurur okşayıcı bir durum. Imdb puanı da kayda değer.

Filmi buradan izledim söylemesi ayıp.

16 Ocak 2009 Cuma

Bilmediklerim var, bildiklerimi de cevaplarım

Google'da bloguma ulaşan kişiler aşağıda sıraladığım şeyleri aramışlar. Nelermiş onlar?
1- Beren Saat'in ALLAH inancı var mı?
Cevap: Bilmiyorum. İlgilenmedim hiç.

2- Melekler Korusun dizisinin senaryosunu kim kiminle aşk yaşayacak?
Cevap: Tahminime göre; İpek ile oyunculuk öğrencisi o saçları arkadan bağlı Barış ile oyunculuk öğretmeni ve Esin aşk yaşayabilir. Ayrıca İpek'in annesi ile de oğlunu Ankara'ya gönderen adını unuttuğum adam aşık olacaklardır. Bunun dışında bir şey bilmiyorum.

3- Hz. Muhammedin burcu?
Cevap: Merak uyandırması ilginç olan bir konu. Bilmiyorum. Hiç merak etmedim.

4- Aşk ı memnu dizisinde Behlülün araba markası ne?Cevap: Alfa romeo diye biliyorum ben.... Bilmiyor da olabilirim.

6- Ev kızları nasıl vakit harcasın?
Cevap: Uyuyarak, muhteşem bir kahvaltı yaparak, ev silip süpürerek, yorgunluk kahvesini yudumlayarak, internette vakit geçirip tabii ki kitap okuyarak. Unutmayın "ev kızı" olmak "sokak kızı" olmaktan daha iyidir.

7- Gece yürüyüşlerinde yayaların yapması gerekenler nedir?
Cevap: Fosforlu yelek giyilebilir. Eğer ki yoksa aracın geldiği yönün ters istikametinde yürürseniz gelen araç sizi görebilir. Ayrıca arkadan gelen araç da size çarpmaz.

8- Nişanlıdan ayrılma yöntemleri?
Cevap: Onu sevmediğinizi ve nişanda takılan ne varsa geri vereceğinizi söyleyin.

9- Tiridine bandım nasıl oynanır?
Cevap: Bana kalırsa belirli bir oynama şekli yoktur. Sal kendini ortaya, önce omuzlarını titret sonrasında Ankara ve Roman havası karışımı bir moda bürün.. Emin ol ki kimse bilmediğini anlamayacaktır.

10- Uğur Gürsoy Fırat kitap ücreti?
Cevap: İdefix fiyatı 7 küsür lira. Normal bir kitap evi fiyarı 9,90 tl.

11- Yılan burcunu bulan kişi kimdir?
Cevap: Kesinlikle ben değilim.

15 Ocak 2009 Perşembe

Bir pesimistin gözyaşları

Sagopa kajmer dinleyenlerden değilim, asla da olmadım. Rap tarzını ise müzik olarak görmemiyorum bir türlü. Bu değildir ki konu müzik türünü seven kişilere çamur atıyorum. Asla! Sagopa Kajmer'i dinleyen çok sevdiğim biri var benim. Bu yazı da onun için zaten...

Bana gelince Sagopa inanılmaz bir söz yazarı. Destansı, kelime hazinesi geniş ve yaratıcı... Duygularını yazıya sağlam döken kişilerden. Ben isterdim ki; tarz olarak farklı bir yönde ilerleseydi. Sözlere yaraşır sertlikte olsaydı tınılar... Bu yüzden ben Sagapo'yu dinlemeyi değil de okumayı seçenlerdenim.


Aldanışlar orada kaldı, aldatıldın ahın vardı, aldatıldım ahım aldı,
Yalvarıldım vahim oldu, aldanışta masum oldun, yalvarışta yüzüm soldu.
Dikene battı yalanın ağzı, yatsılarda mumlar oldu.
Düşümü boldü sevgi çölünün ölüme çeken o kavuran nefesi,
Akşamında leşime baktım, peşime takılan adını kazıdım, umidi çaldım,
Ahı yanıma vardı, vahimi sarkı yaptım, dinledikce ağladım, gözyaşım...
İnsan umudu taşıdı, kimisi kırdı umudu,
Lakin kiminin sahip olduğu tek şey oydu, hepsi buydu.
Yoksulluk korkusuyla ömrünü servet peşinde harcayanda gordum fakirligin özünü,
Çevirdim yüzümü, dostumundu teklif, düşmanındı ısrar,
Acaba nereye kadar sürer bu tekrarlar.
Yalanlara radar olsan neye yarar, zararın dönüşü karın el mi sallar?

Batan güneş yine doğar.
Batan gemi yatan mezar, azar azar kazar mezar, kumar umar arar,
Yazar kader kime çıkarsa bahtı tahtı kapar, tanrı bunu hep yapar.
Salla gitsin arzular gemiler zaten batık, yolla gitsin mektuplar adresin mi kayıp?
Zorla güldü amalar ağlamak mı ayıp? Korla yandı umutlar geçen dünü sayıp,
Yor ki aklını hakkını sorgula düne bakip

Kaç tabut gömülecek yeraltına ve kaç kişi gidecek habersiz uzaklara?
Kaç yalan yıkacak güvenleri? Kaç satır yazılacak kader kitabına?
Ve kaç dua edeceksin tanrına, kaç damla gözyaşı dökeceksin uğruna?
Kaç yarın bekleyeceksin? Sonralara kaç damla gözyaşı?

Tasanın etrafında gezgin olmuş insanlar kısacık molalarda tanıdılar mutluluk denen kelimeyi
Ve tanrı bahsetti, çile doğdu, hile koydu adini gunahin.
Sille vurdu, illeler inatçı yordu, sınava tabi tabiat ananın evlatları rabbi tanımadı,
Kimisi küfretti yaradana, zulmetti kendine, hükmetti paraya,
Çoğuna paralar sıktı kurşunu yaralar açtı durumu battı.
Dünya malı uçan halı, kırılır dalı her ağacın,
Yıkılır her bina afette, gofret ,
bedelindir o dökülen tuzlu yaşlar,
Haşlar gözünü yıka yüzünü, hüznü her adem tanır,
Geçici bir dövmesin şeklini çizdi tanrı topraklara; vakti gelince kazma kürekle silineceksin.
Dayanacağın bir duvarın yoksa or hadi,
Kuvvete dayanamayan adalet aciz, adalete dayanamayan kuvvet zalimdir,
Hakkımı isterim, payıma düşen herşeyi alırım felsefesi, haksızlık oyunlarında hakkı yendi,
Rengi kaçyı yasamın, derdi sardı, yaranın acısı tacı attırdı krala dahi,
Bir ömür fani, bir umut hani? Tebessüm vahi, kabusum cani
Yazdıklarım; yazacaklarımın güvencesi sago k.

Kac tabut gömülecek yeraltına ve kaç kişi gidecek habersiz uzaklara?
Kaç yalan yıkacak güvenleri? Kaç satır yazılacak kader kitabına
Ve kaç dua edeceksin tanrına, kaç damla gözyaşı dökeceksin uğruna?
Kaç yarın bekleyeceksin? Sonralara kaç damla gözyaşı?

13 Ocak 2009 Salı

Auditorium

Böylesine ilginç bir site buldum. Çok değişik... Renkler, ezgiler falan...

Issız Adam

Duygusal porno yaşatmış film. Tanımlamam böyle. Çağan Irmak'ın "deneme - öylesine - yoklama amacıyla" gibi kelimeler kullanarak ciddi bir film olmadığını söylemesini isterdim. Fakat, meşhur film Issız adam yüceltildikçe yüceltildi medya tarafından. Bir kesim acımasızca eleştirdi. İzlemeden bir kanıya varmadım ben. Dedim ki "kendilerini film eleştirmeni zanneden insanlar" verdikçe veriştiriyor. Dün geceden sonra yok diyorum, değilmiş düşündüğüm gibi...

Diğer bir kitle var ki; ağlamaktan helak olmuş, o duygusal kriz içinde övüyor övüyor, durmuyor yok müzikler bitiriyor bilmem ne...

Kardeşim bu film duygu pornosu yaratarak kendine güldürmekten başka bir şey yaratmadı bende... Öylesine cevapsız sahne vardı ki; neredeyse anlamına "aşk" dedikleri ne olduğu bilinmez ilişki anlatılmış uzun dakikalar boyunca. Alper ekrana yansımamış bir grup seksle açılış yapıyor filme. Sonrasında fantezisini gözü kapalı, elleri bağlı lolitayla ilişkiye girmek süslüyor. Normalde Alper kadınların çoğunun fazlasıyla talep edeceği bir erkek. İyi bir mesleği, evi, arabası, renkli gözleri var. Kendine güveni sonsuz. Fakat düşüncede sapık. Bu bir hastalık nihayetinde.

Ada, normal bir kız. Fazla fazla normal bir kız. Çok güzel değil kesinlikle. Aslında filmde inanılmaz çirkin gösterilmiş, normalde taş ablamız. Daha evvel erkek arkadaşlarından yediği toynakları kafaya kazımış gizli bir güvensizlik sarmış ruhunu. Alper ile Ada karşılaşıyorlar ve Alper Ada'yı tavlamak içn bin takla atıyor. Tavlıyor da... Zamanla Ada Alper'in hayatında önemli bir yere yerleşiyor ve Alper korkuyor (tanıdık geldi mi?) Bir anda Ada'dan ayrılıyor. Buraya kadar izlediğimiz çoğu Amerikan filmleriyla paralel olay dizgisi. Filmle ilgili söylemek istediklerim var.

1- Alper neden bu şekilde bir davranış bozukluğuna sahip? Neden herhangi bir doktora başvurmuyor film boyunca. Çünkü Ada'ya aşık ve cinsel probleminin farkında.

2- Ada bu kadar erkeklere güvensizken ve Alper'le yaşadığı sekste sert hareketlerin farkında olmasına karşın niçin Alper'le görüşmeye devame diyor? Aşk demeyin rica ederim.

3- Alper'in annesi Tarsus'tan İstanbul'a gelir ve Ada Alper'in annesiyle 3 gün boyunca ilgilenir. İnanılmaz ilgi gösterir. Abartılı hal inandırıcı değildi. İlk kez tanıştığı bir kadınla 1 ay evvel sevgili olduğu adamın annesi ile kim bu kadar fazla ilgilenebilir ki?

4- "Yıllar sonra" ibaresi olmadan bir hayli zaman atlandı bir anda... Bir anda sahneye Mithatcan girdi. Gördük ki bir hayli zaman geçmiş Ada ile Alper'in ayrılığı üzerinden.

5- İngiltere'ye yerleşmiş olan Ada ve arkadaşı Sedef'ti zannediyorum Alper'le karşılaşırlar. Ada kör bir kuaföre kestirmişçesine kötü saçları ve bedenine geçirtilen 3 beden büyük ceketiye, "bitmiş, tükenmiş adam" Alper'in karşılaşması, gözleri ile konuşmaları ve tam sırtları birbirlerine dönükken bir anda birbirlerine sarılmaları da abartılıydı. (Sanırım herkesler burda ağladı)

6- Filmin müzikleri yetersiz ve önemsenmemişti. Gösterim öncesi film müziğiyle merak uyandırmışken neden filmin içerisinde müzik azdı. Öylesine hayal kırıklığı yaşadım ki bu konuda fragmanlara kanmamak gerektiğini bir kez daha anladım.

7- İyi bir ahçı olan bir Alper varken karşımızda mutfak sahnelerinin yakın çekim yapılmamaış olması bana göre eksik bir yöndü. Yiyeceklerle oynasaydı Alper biraz. İştah açsaydı ve filmi biraz olsun başka bir yöne döndürebilir, antipatik durumunu hafifletebilirdi Çağan.

Ben bir Babam ve oğlum, bir Ulak beklerken "Issız adam" ıssızlığını koruyacak gibi hissediyorum.
***
Sinemaya girişte Elif ile beni sözle taciz etmiş, kendi ve arkadaşı gibi bizi de sap olarak görüp bunu söylemekten çekinmemiş, beraber sinemaya girmeyi teklif etmiş delikalıyı da buradan kınıyorum. Taş olsun, lâl olsun diyorum.

"Siz sap biz sap, bu film de sap gibi izlenmez ki"

Thou shalt not kill

Hürriyet Gazetesi'ndeki haber kanımı dondurmaya yetti sabahın köründe. "Katliamı seyretmeye doyamadılar." Fotoğraflara bakınca sanki ölüm değil de havai fişek gösterisi var sınırın diğer tarafında... Şaşırtıyor bu kadar soğukkanlılık, aldırmazlık, kibirlilik...


Dünya döndükçe şimdinin yerini yeni nesiller aldıkça savaşlar asla barışa dönmeyecek. Bir taraf kazanmanın, öldürerek hayatta kalmanın tadına vardıkça diğer taraf her an kin ile besleyecek ruhunu...


Dünya bu vahşeti unutur mu bilmiyorum. Genel "Abd nefreti" öznesini İsrail'e devretmişken Almanlar göze ne de hoş gözükmekte insanlara.

Gazze'de ölüler 1000'i buldu. Hz. Musa ne demiş 10 Emrin 5. sinde zaten?

Öldürmeyeceksin (Katletmeyeceksin)

Aferin İsrail...

12 Ocak 2009 Pazartesi

Gnctrkcll sinema kampanyası


40 yılın başında arkadaşım Elif ile sinemaya gitmek için heves ettik. Amaç Issız Adam hevesimizi söndürmek ayrıca zırıldamak az biraz... Aradım sinemayı ve yer ayırtmak istedim. İki sinemadan aldığım yanıt şuydu; "Pazartesi ve Perşembe günleri yoğunluk sebebi ile telefonla rezerve yapmıyoruz hampendi." Neden? "GencTurkcell kampanyasından dolayı" E ben gencturkcell değilim? "Prosedürümüz budur hampendi" Avea isen Pazartesi-Perşembe film izlemeyi unut diyor kısaca... Çünkü sinemalarda yer kalmıyor.

Ben çalışıyorum ve işten çıkış saatimle sinemaya varış saatim süper bir kesişme arzediyor. Bu sebeple ben rezervasyon yaptırmazsam bilet bulamama stresi yaşayacağım. Koşturarak sinemaya gidip asabileşeceğim. Ve tabii ki gişedeki kız ile kavga edeceğim. Neden? Gençturkcell'i gençler (!) (Annem de gnctrkcell) daha ucuza sinema izleyebilsinler hatta abartıp aynı filme can sıkıntısından iki üç kez girerek yer parsellesinler, geyik yapsınlar... Tamam kabul ediyorum, ben de bir gencturkcell'liyim. Ve çok da yararını gördüm bu kampanyanın, fakat ne var yani rezervasyon yapılsa? Bizim gibi zamanla yarışan kişiler de rahatla film izleyeme gitse?