Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2018 Çarşamba

Run Gülüzar Run








Gülüzar, 1970'lerin en sonunda doğmuş Bursa'nın dini bütün varoş mahallelerinden birinde yaşayan bir kız çocuğudur. Dışa kapalı, baskının eksik olmadığı babasının ve babannesinin kurallarının geçtiği evin tek kızıdır. Daha ilkokulda günlük tutmaya başlar ve bunu yetişkinliğine kadar sürdürür. Gülüzar büyüdükçe hayatını, çevresini, ailesini, anne ve babasını sorgulayarak çevresindeki yaşamla kendisini karşılaştırmaya başlar. İdealistliği onu ancak ortaokuldan mezun etmeye yeter.

Ailesi onu okutmayarak bir an evlenmesi için baskı yapar ne de olsa evde kendi sözü geçmez. Gülüzar o kadar gerçek bir şekilde günlük tutar ki içinde bulunduğu sosyoyapının içinde bulursunuz kendinizi. Duygu sömürüsü yapmadan da kabullenişlik ile başkaldırma arasındaki bu günlükleri okumalısınız. 1980'lerde çocuk olmayı bir de fakirlik ve baskının egemen olduğu bir evden dinleyin. Bir sonraki kitabı merakla beklerken Gülüzar'ın sevdiği ile evlenip evlenmediğini çok merak ediyor olacağım sanırım.

7 Kasım 2014 Cuma

Daire 16

 
 
 
 
 
 
Amerika'dan İngiltere'ye kendilerine miras kalan zengin muhitteki bir apartman dairesini satmaya gelen kızın başına gelen olayları anlatan Adam Nevill'e ait gerim gerim geren kitabı.  Ben bunu korku romanı olarak adlandırıyorum açıkçası. Güzeller güzeli Aprly artık maddi yönden sıkıntılarının biteceği hayali ile hiç görmediği ölen teyzesinin oturdurğu lüks semtteki dairesini satmak için İngiltere'ye gelir. Daireye girdiğinde büyük teyzesinin neredeyse 1940'larda yaşadığını görür. Mobilyalar, kıyafetler, porselenler yeni çağa hiç uygun değildir. Bir kaç zaman sonra evdeki garip durumlardan korkan Aprly, teyzesine ait bazı günlükler bulur ve teyzesinin çok uzun yıllardır bu ülkeden kaçmak isteyip de kaçamadığını anlar. Teyzesinin komşularının da bu esrarın içerisinde olduğunu kavradığında bunlara sebep olan  apartmandaki 16. dairenin olduğunu öğrenir. Ressam Felix Hassen'in zamanında yaşadığı ve bir anda ortadan kaybolduğu daire. Bu esrarı çözebilmek için araştırmalara başlar.  Kara büyü, şeytan, rüyalar, aynalardaki ve tablolardaki hayaletler... Sanırım yazar kitabı daha sonradan senaryolaştırarak filme dökülmesini istiyor.
 
Kitapta büyük bir sıkışmışlık var ve bu okuyucuya da yansıyor. Karakterlerin çoğu apartmandan 1 km dahi uzaklaşamıyorlar. bunlardan biri de yeni gece resepsiyon görevlisi ressam Seth ismindeki delikanlı. Yıllar evvel dairenin içerisinde kaybolan Felix hakkında apartman sakinlerinin yaptığı şikayetler ve ressamın dairesinden gelen iğrenç gürültüler sonrasında 3 komşusu dairesini basar ve ressam bir daha hiç görünmez. Resepsiyonist Seth ise kapüşonlu küçük bir çocuk görmeye başlar. Bu çocuk kayıp ressamın sözcüsüdür ve Seth'e istediği görevleri o iletir. Bunlar tabii ki bu zamanda çok yaşlı olan komşularının o daireye sokularak aynalara hapsedilmesidir. Bir intikam anlatıyor aslında kitap.
 
Kitabı okurken gerileceğinizden hiç şüphem yok fakat kitabın sonu çok havada kalmış bana göre. hani korku filmlerinin sonunda "ee şimdi ne oldu yani" tepkisini veriyorsunuz. Gereksiz uzamışlıkları var kitabın. En çok Seth karakteri bana sıkıcı geldi açıkçası. Yine de korku gerilim yazınlarını sevenler muhakkak edinecektir bu kitaptan.
 
 
 
Tekrar dönmek güzel.. Öperim.


20 Aralık 2013 Cuma

Kitap Tavsiyelerim

Uzun zamandır yazamıyorum fakat bu kitap okumuyorum anlamnına gelmiyor pek tabi ki... Dünyanın dönmesi için kitap okumayı atlamıyoruz değil mi arkadaşlar. Aralık ayı okuduğum efsane kitaplar;
 


 
Ferhan Şensoy'un kalbimi çalması için bu iki kitap yetti bana. 2. kez okumam Aralık ayı soğuğuna denk geldi çok da iyi oldu.
 


 
 

*Spoiler
Stephen King acamın bu iki efsane kitabını ardarda okumam ise tam bir tesadüf oldu diyebilirim. Şöyle ki  Dolores Claiborne'de konu itibari ile bir kadının kocasını öldürmesini ve kuyuya atmasının detayları anlatılırken, o duygu okuyucuya geçirilirken Zifiri Karanlık Yıldızsız Gece öykü kitabında anlatılan ve beni çok etkiliyen ilk öyküde ise bir adamın karısını öldürüp kuyuya atma macerası ve sonrası anlatılıyor. bir kuyu ve iki cinsin eşlerini öldürme sebepleri ve sonrasında verdikleri apayrı tepkiler iki farklı kitapta birbirinden bağımsız anlatılmaktadır. Ayrıca Dolores Claiborne kitabının güzel bir filmi vardır. Ama kitabı okumadan filmi izlemeyin derim. Ben çok etkilendim şahsen.

Tavsiye ederim.
 

4 Mart 2013 Pazartesi

Evlerden Biri




Şahane yazar Orhan Kemal'in tavsiye edebileceğim en güzel kitaplarındandır.


*spoiler

Kitap dönemin şartlarına göre bir kenar mahalle, eski bir  tren istasyonu memuru -ailesi ve komşuları fahişe Leman -kızı Nursen'i konu alır. Sevgisiz bir ailede büyümüş her zaman eleştirilmiş Ayşe, İskender ve Erdal apayrı karakterlere sahip üç kardeştir. Birbirlerinden nefret etmelerinin yanında yaşam kavgası, kıskançlık, gelecek kaygısı vs.. eklenince aile bireyleri birbirlerine tahammül edemez seviyeye gelmiştir. Kitapta her karakterin kendi hikayesi çizilmiştir. fakat beni en çok etkileyen İskender olmuştur. Ailesinin bahaneleri yüzünden ortaokul terk, bir türlü kendi halinde kalamayan, her gün meşakkatli yollardan daktilo memuru olduğu yazıhaneye gidip ayda 300 lira para kazanan, herkesin onunla (ayva yüzüyle) dalga geçtiğini zanneden -ki bu kompleksi yüzünden kendinden nefret etmiş ezilmiş bir adamdır. Ortanca çocuk sendromu diyeceğim fakat Ayşe'nin de ondan iyi bir yanı yoktur. çirkindir Ayşe. Evde kalmış bir tezgahtardır. Ama Erdal öyle mi? Erdal hukuk okuyan şımarık adamın tekidir. Tüm kazançları Erdal'ın okuması içindir bugüne kadar. Evin babası ise 60'ını devirmiş bir çapkındır. Ev ile ilgisi olmayıp onlardan nefret ettiğini her dakika beyan eden bir yaşlı bunak. Tüm işi komşu kızı Nursen'i gözetleyip ona saçma sapan aşk mektupları yazmaktır. Anne karakteri ise hala çok sık görebileceğimiz tarzda bir kadın. Evi çekip çeviren yemek yapıp bulaşık yıkayan gerektiğinde bundan söylenen ağlayıp zırlayan ve  çocukları arasında ayrım yapmadığını söyleyip en çok Erdal'ı  kayıran bir kadın. Kısacası tüm aile bireyleri kendi içinde bencil. Şu hayatta ellerinde sadece bir evleri var ve hepsi geleceğini bu eve bağlamış vaziyette. İskender evin satılıp parasının kendisine verilmesini istiyor çünkü borsada daha fazlasını kazanacağını düşünüyor. Abla ayşe evin satılmamasından yana yoksa ana babası ölünce nerede yaşayacağının hesabını yapıyor. Anne evin satılıp parasının Erdal'a verilmesi taraftarı çünkü Erdal avukat olunca master için Paris'e gitmek istemekte. 2 yıla kadar geldiğinde yazıhane açıp kardeşlerini anasını kanatları altına alacaktır. Baba ise evim de evim diyerek asla satmayacağını söylemekte. O 17'lik Nursen'i karı diye alıp evde oturtacak.

Komşu kadın Leman bir fahişe. Kocasıyla ayrılalı bir hayli olmuş. Geceleri kendis sürterken kocası Nursen'e bakmış, oturmul karısını beklemiş bir garip adam. Para onun için en öncelikli şey. Kızını dahi satabilecek kadar basit yaratılmış bir kadın. Nursen ise; tam tersi ağırbaşlı ve hayali evlenip yuvasını kurmak olan bir kenar mahalle kızı. Bunun için de kendi için en iyisinin İskender olduğuna karar vermiş.

Orhan Kemal'in kitabı yazdığı zamana bakıldığında tespitlerinin harika olduğunu görebiliyoruz. Mesela; çalışan kadına toplumun bakışı (Nursen'nin çorap tekstilinde çalışması), küçümsenmesi. Bir çok kadının çalıştığı triko atelyelerinde ustaların tacize uğruyor oluşu. Cinselliğin konuşulmayan bir konu oluşu. (İskender ve Nursen'nin ilk kez kolkola yürümeleri, bunun ayıp bir şey olması vs..) Erkeklerin pardesü takıntısı. Takım elbisenin terzide yaptırılması, Hukuk öğrencilerinin (belki de o dönemdeki üniversite öğrencilerinin) yakalarında bunu belirtir rozet takmaları. İnsanların yokluk sebebiyle yorgan yüzü alamaması (nadir olduğundan çok pahalı olması). Kızlı erkekli grupların maçka gazinolarında rockandroll yapmaları. kızların cisellikten yana en çok öpüşüp koklaştığı ve delikanlaıların dul kadınlara olan merakı (Edip'in dediği gibi "kızlarla işimiz yok sen karıyı kaçırma")...

Sonuç olarak harika bir dönemi işaret eder bize.

1966 yılında ilk baskısı yapılan kitabın günümüze uyarlannan hiçbir yapımı göz dolduramaz bana göre. Ha bir babayiğit çıkar ve dönem dizisi çekerse işte o zaman tadından yenmez sanırım. Yoksa evvel zamanda Star Tv'nin yaptığı gibi Nursen çıplak kollu sokakta yürüyormuş falan yok anam olmaz. Nursen dediğin evden çıktıktan sonra Ayla'larla buluşup kırık aynada ruj sürer evine yaklaştıklarında alem ne der diye başına başörtsünü geçirir, rujunu siler. 

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Kahperengi





Hande Altaylı'nın Aşka şeytan karışır kitabından çok daha iyi olan kitabı. O kadar sürükleyiciki zamanı olan kişi bir günde bitirebilir. Kitabın ana karakterleri yanında kalabalık bir yelpazesi var. Her karakter başlı başına bir kitap olabilecek kadar dolu, zengin.

---
spoiler ---

İnsanın Recep ve ailesini gözünde canlandırması hiç zor değil. Sorumsuz, bencil ve yakışıklı bir adam Recep. Çirkin mi çirkin cahil mi cahil fakat babası zengin bir kadın kara Hatice. Paraya tav olan recep evlenir çirkin Hatice ile. Her gün onun çirinliğinden daha nefret eder Recep. bildiğin tiksinir karısından. Onun gözü komşunun karısı Ümmühan'dadır. Herşey para içindir  ama sonunda para hiç gelmez. Recep de Ümmühan'la kaçar zaten sonradan. Evde devamlı dayak vardır. Küfür vardır. Nefret vardır. Böyle bir aileye doğar Şadiye, Narin ve Mehmet. Sevilmeyen, umursanmayan 3 çocuk. Mehmet topal bir pezevenk olur sonra sonra. Şadiye ise orospusu. Bir tek Narin'dir o evden galip çıkan. Çok çekmiştir anasından, babasından, fukaralıktan. Şişko Necati'nin korkusundan okutmuşlardır Narin'i. Fakat hiçbiri görememiştir avukat olduğunu, yiyememişlerdir parasını pulunu. (meğer ölmüşler ya sobadan zehirlenip ayıptır demesi oh olsun dedim ben içimden)

Hikayenin Ege'de geçmesi iyi mi kötü mü bilemedim açıkçası. Tamam koca dayağı, fakirlik, cahillik sadece doğuda ya da iç anadolu'da olacak diye bir kural yok fakat ne bileyim ben biraz yadırgadım. Ayrıca neden hiç Ege şivesi yoktu kitapta bunu da anlayamadım.
Saygılar Hande, iyi işti.

19 Ocak 2012 Perşembe

Marilyn Venüs'ün Son Gecesi



Nazlı Eray'ın okuduğum ilk kitabı. Tanışmamız bu kitaba kısmetmiş.

Kitap bir tv programı ile başlıyor. Kahramanımız uyuyamayınca televizyonu açarak sevdiği show programını izlemeye başlıyor ve konuk olarak kanlı canlı Marilyn Monroe'nun olduğunu görüyor. Marilyn tüm muhteşemliği ve gerçekliği ile karşısında kendisine yöneltilen soruları yanıtlıyor. Tüm ülkeden mailler yağıyor programa. Herkes gerçekten de intihar mı ettiğini yoksa kurnazca işlenmiş bir cinayete mi kurban gittiğini öğrenmek istiyor. Kahramanımız da öyle.

Kader Ankara'da bir eve yönlendirir kahraman kişisini. Eve gittiğinde karşısında Marilyn'i görür. Meryem adıyla. Sonra her sabah o eve uğrar. Bu arada kitapta JFK ve RFK hakkında detaylı bilgi verilir. Marilyn'nin ölümü sonrasında bir çok kişiden bilgiler aktarılır. Ve kişide deli gibi araştırma isteği uyandırır.

Nazlı Eray'ın kitabının anlatımı, konu dizgisi çok zorlama olmuş bana kalırsa -ki eleştirmek asla haddim değil. Fakat olay çizgisinin defalarca ve defalarca tekrarlanması, karakterin heyecansız yapısı. Taksi Şoförünü heyecan konusunda dışarıda bırakıyorum tabi. Seni Seviyorum pastanesinde geçen diyologlar, klon olduğunu idaa eden prof. çok açıkta kalmış karakterler ve mekanlardı. Meryem'e aşık olan genç ise kitapta olmasına gerek olmayan bir karakter. Yazar gerçek olayların üzerinden bir hikaye oluşturmuş fakat gerçekten de basit kalmış bir hikaye.

Peki bu kitap bana ne kattı? Hemen söyleyeyim; JKF (1991) gibi şahane bir filmi izlememe neden oldu. Norma Jeane Baker'ın Marilyn Monroe olma yolunda ilerlediği şahane biyogrofilerine sahip olmamı sağladı. Bu sebeple her zaman hatırlayacağım bir kitaptır.

Kitabın fantastik olduğunu söylemiş miydim?

23 Aralık 2011 Cuma

Kapak Kızı


*Spoiler


Son zamanlarda harıl harıl Ayfer Tunç 'un romanlarını okuyarak büyüleniyorum. İlk okuduğum Bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihi kitabını okuduktan sonra abartısız 1.5 haftadır burada nasıl anlatacağımı düşünüyorum. Öyle muhteşem bir roman yani, bu süre içerisinde de Kapak Kızı Şebnem'i okumaya başladım. Boş duranı Allah sevmezmiş ya hani =)

Bir trenin lokantasıyla başlıyor kitap. Garson turuncu saçlı İzzet, Aşçı Mustafa, Bünyamin ile açılışı yapıyoruz. Erkekler arasında geçen muhabbetleri, kadınlar(ı) hakkında düşündükleri, kenar muhit maço erkeklerinin ikili yaşamlarının yer yer sığ düşüncelerinin, sevdim mi tam severimciliklerini okuyup hiç şaşırmıyoruz. Her ay çıkan erkek dergilerinin fotoğraflarına bakarak yorum yapmaları falan... Herşey olağan, şaşırtmayan cinsten. Fakat Bünyamin için bu böyle değil. Bekarlığında bir dergide gördüğü Şebnem, diğer kadınlardan ayrı tutacağı kadar değerli şeyler hissettiriyor kendisine. Cennet'te zamanla bulamadığı şevkati Şebnem'in dergi kapaklarındaki resimlerine bakarken buluyor. Cennet 'le evlenmelerini, Anahit ve Garo'nun hikayesi ile içiçe geçmiş yaşamlarını, mutsuzluklarını hayatın küçük insanlara olan kötü süprizlerine tanık oluyoruz.

Banka müffettişi Ersin için Şebnem ilk aşk, ilk öpücük. Şebnem'i ilk gördüğü anladan beri seviyor. Kuzeni olması onun için bir anlam ifade etmiyor. Ersin Şebnem'e aşık. Ailesinin Şebnem ve annesi Hülya'yı sevmiyor oluşunun bir önemi yok. Hatta Şebnem'in ülkeye yayılmış çıplak resimlerinin de. Onu öfkelendiriyor Şebnem, Ersin senelerdir görmediği Şebnem'i resimlerinden kıskanıyor, özlüyor, seviyor. İşinden nefret ettikçe daha da aklına getiriyor Şebnem'i.

Selda ulusal bir radyo kanalında yaptığı ve çoğu insan tarafından dinlenmeyen programını trende tanıştığı Ersin'e anlatıyor. Birlikte rakı içiyorlar. Selda'nın ailesi, annesi, teyzesi, babası, doktor abisi ve mutsuzlukları Selda'nın gözünden bize anlatılıyor. Ve tabi Şebnem de. Şebnem Selda'nın teyzesinin kızı. Ailesi tarafından sevilmeyen ve kıskanılan teyzesinin enfes güzellikte ki kızı. Selda'nın akıl erdiremediği, kıskandığı, zeki bulduğu ve neden çıplak fotoğraf çektirdiğini bir türlü anlayamadığı akrabası.


Babasının işyerinde geçirdiği kaza (kolu kopuyor adamın) sonrası tüm hayatı değişen Şebnem ve annesi, Şebnem annesi ve akrabaları... Kitabın aslında genelini oluşturan karakterler. Ve ortak bir tek kişi kapak kızı.


Ayfer Tunç öyle bir yazar ki; yazdıklarını okuduktan sonra gözlerinizi kapattığınızda film gibi izleyebiliyoruz da anlattıklarını.
Benden söylemesi.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Çırak



Çırak Tess Gerritsen'e ait Cerrah kitabının devamı niteliktedir.

Boston dedektifi Jane Rizzoli, Cerrahın elinden yeni kurtulmuş, kâbuslarının sona erdiğini düşünmeye başlamıştır ki, yeni ortaya çıkan bir seri katilin peşine düşmek zorunda kalır. Ancak bu yeni katilin yöntemlerinin Cerrahınkilere olan benzerliği ürkütücüdür.

Davayla ilgili herkesten daha çok şey bilen gizemli bir FBI ajanının ortaya çıkışı Rizzoli'nin işini kolaylaştırmaktan çok daha da zorlaştıracaktır. Uzun yıllardır birlikte çalıştığı ortağının yardımı olmadan tek başına savaşmak zorunda olan dedektif, korkularıyla ve kâbuslarıyla yüzleşip Cerraha ve "çırağına" meydan okumaya hazırlanmaktadır. (Arka kapak)

Cerrah'ın çırağı evli çiftleri hedef alarak evlerine girer. Kurbanlarını uyurken yakalar, önce elektrik şoku vererek erkeği etkisiz hale getiren cani kadına tecavüz eder ve bunu kadının eşine izletir. Sonrasında boyundan bir kesikle işi bitirir. (en çok sevdiğim bölümler bunlar) Sonrasında aynı Usta Cerrah gibi geceliği katlar ve komidin üzerine imzasını atar. Kadınları canlı bırakan katil onları bir süre daha ölü ölü kullandıktan sonra kendi belirlediği ağaçlık bir mekana bırakır.

Yazar bu kitabında detaylara boğulmayarak olayları anlatmış bize, beni de memnun etmiştir.

26 Temmuz 2011 Salı

Günahkar




Geldik bir Tess Gerritsen kitabına daha.

Hindistan'nın bir köyüne doğru yol alan bir adam, tek bir canlıya rastlanmayan evler ve yüzü olmayan bir kadınla başlayan kitap; bir kilisede işlenen cinayetlerle devam eder. 20'li yaşlarındaki rahibe ve yaşlı bir diğer rahibenin kafalarının ezilerek ölmesi Rizzoli ve Dr. Isles'i harekete geçirir. Manastırda aramalar yapılır ve havuzda ölü bir bebekle karşılaşılır. Gerilimsiz, bir CSI bölümü izletiyor yazar bize. Sonra işler çok daha garip bir hal almaya başlar.

Bir mekanda ayakları elleri ve yüz derisi alınmış başka bir ceset bulunur ve bu cesedin diğer iki cinayetle bağlantısı sorgulanır. Okurken sıkıldığımı belirtmek isterim. Ayrıntılar ve dedektiflerin özel hayatları çok sık anlatılmış bu kitapta. Ve adının neden Günahkar olduğu konusunda herhangi bir düşüncem yok.

Kitap kapağı da içler acısı zaten

22 Temmuz 2011 Cuma

Gece Nöbeti



Muhteşem insan Tess Gerritsen'nın son kitabı Gece Nöbeti okurun beğenisine sunuldu. Beğendik mi peki?

Bir hastanenin gece nöbetçisi Dr. Toby Harper, her zamanki nöbetlerinden birindedir. Kapıdan giren polisler çıplak ve yaşlı bir adam getirirler. Kendinde olmayan adam titreme nöbetleri geçirir. Hiçbir şey hatırlayan adamın eşgalinin belirlenmesi sonrasında avinin özel bir mülk içerisinde bir bakım evi olduğu anlaşılır. Zenginlerin oluşturduğu bir büyük alan içerisindeki evlerde kalan 70 yaş üstü yaşlılar aslında tek bir amaç için oradadırlar. 3 araştırmacı doktorun hücre yenileyici, yaşlanmayı durdurucu gençlik iksiri deneylerini yaptıkları bu oluşum Toby Harper'ın nöbetçi olduğu hastaneye gelen yaşlı adama kadar bilinmeyen bir durumdur.

Molly 16 yaşında bir fahişedir. Bir iş için gittiği bir depoda son gördüğü görüntü ameliyat önlüğü ve maskesi takmış bir adamdır. Hamile olduğunu anladığında ise aradan çok kısa bir zaman geçmiştir. Ve rahmindeki bebek gerçekten bir insan mıdır?

Acaba Molly'nin hamileliği ile yaşlı insanların nasıl bir ilgileri var? Dr. Harper olayın iç yüzünü öğrenebilecek mi? Yoksa Toby Harper'da diğer tanıklar gibi öldürülecek midir?

Yazarın önceki kitaplarına nazaran ağır işleyen bir temposu var. Sanki konuya girememe gibi bir durum sezdim ben. Çoğu yerinde yalancı bir heyecan oluşuyor kitabın fakat yine de bir Ruh Kolleksiyoncusu değil,
Cerrah hele hiç değil. Martı Yayınevi'ne de bir şeyler demem lazım çünkü çok başarısız bir kitap kapağı. Gereksiz bir ciltli kitap basımı ve sayfa kalitesinden hiç haz etmedim. Tess'in kitaplarını Doğan Kitap bassın derim ben.

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız



Rahmetli Stieg Larsson'nın Millenium serisinin 3. kitabı "Arı Kovanına Çomak Sokan Kız" diğer iki kitabının aksine biraz daha karmaşık geldi bana. Kitapları okumuş olanlar zaten Lisbeth Salander, Mikael, Erika, Zala ve diğer karakterleri tanımaktaydılar. Fakat bu kitapta İsveç gizli servislerinin, hükümet içerisindeki yapılanmanın, Rus ajan Zala'nın akıbetinin üstünde durulması kitaba farklı bir tat vermiş. 1. ve 2. kitapta Lisbeth'in hayatı kurcalanmışken bu kitapta baş rolü Erika ve Mikael alarak beni şaşırtmıştır. 2. Kitabın sonunda Lisbeth Salander'ın üvey kardeşi tarafından vurularak gömülmesi ve gömüldüğü yerden çıkarak (evet saçma geliyor fakat bunu başardı) babasının kafasına ve bacağına baltayı saplamasının ardından (Lisbeth Salander benim nefret ve öfke idolümdür ayrıca) gözlerini hastanede açar. Tutuklanacaktır. Kalle Hergele Mikael ise onu aklamak için şahane bir kurguyla hareket ederek mutlu sona ulaşır.

Kitapta gereksiz yerlerde vardır elbet. Mesela Erika'nın sapık okul arkadaşının tacizleri, Mikael ile polis bayanın (adı neydi?) ilişkileri bana gereksiz geldi. Tamam Mikael çekici bir erkek olabilir fakat kitapta adı geçen tüm kadınlarla birlikte olması kesinlikle gereksizdir. Diğer yandan 800 sayfayı 3 günde okutacak kadar da sürükleyici bir anlatıma sahipmiş yazar. Okur, Salander'a yapılanların öcünün alınması için yanıp tutuşuyor yer yer (ben alev aldım mesela).

Kitap okumayı sevmeyenler (ben de haz etmem kendilerinden) Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız filmi gibi Arı Kovanına Çomak Sokan Kız'ı da beyaz perdeden izleyebilirler. Ama kitabı okuyanlar kadar detayları göremezler ;)

12 Temmuz 2011 Salı

Cerrah


Kitapçıya gidip tüm Tess Gerritsen kitaplarını toplayıp kucağıma kasaya gittiğimde kasiyer psikopat olduğumu düşünmüş olabilir. Onu anlayabiliyorum.

Meraktan ölür gibi okumaya başladığım Cerrah beni hayal kırıklığına uğratmayı bırakın soluğumu kesen bir kitap oldu. Çekik gözlü yazar Tess'in yazmak için mesleğini bırakması ise takdirimi kazanmıştır. -Ne demekse artık?

Polisiye/Gerilim türündeki kitap bir seri cinayet öyküsü. Canlı canlı kesilen kadınlardan sökülen rahimlerin bir zevk aracı haline getiren katil(ler)sonunda tatmin olmuş halde hala canlı olan kadının boğazını kesmesiyle bu kabusa son vermektedir. Kurbanlarını daha evvel tecavüze uğramış kadınlardan seçen katilin sapkınlığının nedeni bu kirlenmiş kadınları temizlediği inancıdır. Doktor Cordell de işte böyle bir mağdurdur. 2 yıl önce tecavüze uğradıktan sonra rahim çıkartma olayı öncesinde suçluyu öldürmüştür. Fakat 2 yılın sonunda aynı olayların aynı biçimde yaşanmasıyla katilin ya kopya cinayetler işlediği yahut katilin ölmediği yahut yahut katillerin iki kişi olduğu düşüncesi pekişir. Boston emniyeti dedektifleri işte bu katilleri bulmak için kolları sıvar.

Bu kitaplar sayesinde sanırım harika bir yaz tatili bizi bekliyor.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Sırça Köşk



Sabahattin Ali denilince aklımıza ilk Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan veya Kuyucaklı Yusuf gelir. Eşsiz kitapların yazarıdır. Ölümü erkendir. Düşünürüm bazı bazı, yaşatsaydılar biraz daha fazla acaba neler neler yazacaktı diye.

Sırça Köşk; 13 hikayeden ve 4 masaldan oluşan bir kitap. Ayrıca yasaklı bir kitap. Masalların yasaklandığı bir ülkede böylesi dut reçeli tadında hikayeler masallar anlatan insanların var olduğunu bilmek ve çoğalmalarını dilemek gerek.

Kitaba ismini veren Sırça Köşk masalı, 3 tembel, işe yaramaz adamın gül gibi geçinip giden bir yerleşim yerine giderek sırça bir köşk yapılması gerektiğini, her şehrin bir köşke ihtiyacı olduğunu söylemesiyle başlar. Bu fikre yabancı olan ahaliyi bir meraktır alır. En sonunda diğer şehirlerden eksik kalmamak için kolları sıvarlar. Köşk tamamlandıktan sonra şehrin yönetimini ellerine alan bu 3 kişi halkı kullanmaya başlar. Ellerindeki yiyecekleri alırlar, onları hizmetlerinde kullanırlar. Sömürürler ve en nihayetinde halkın elinde avucunda birşey kalmaz. Halk tepkilidir. Bu tepkiye karşı kendini şehrin kralı ilan eden dolandırıcı halkın karşısına çıkarak şunları söyler;

"Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz. Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik, boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün koyunların kelleleri halka dağıtılsın."


Halka dağıtılan kellelerin içinde beyin yoktur, dil yoktur, gözler hiç yoktur. Bunun üzerine biri çıkar ve "Böyle başın da bana lüzumu yokur" der ve kelleyi sırça köşke fırlatır. Halk herşeyden güçlü olduğunu düşündüğü köşkün bir kelleyle böylesi bir yara aldığını görüp şaşırır ve ellerindeki kelleleri köşke fırlatarak köşkü yıkarlar.



Sabahattin Ali'nin masalın sonunda bir de nasihati vardır insanlığa.


"Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter."

Sabahattin Ali'yi okuyun okutun.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Kara Büyü


Yeni, pırıl pırıl bir yazar Pınar Başalan. İlk romanı (serinin de ilk kitabı) Kara Büyü ile takip edilesi yazarlar listeme girmeyi başardı.

Paraf Yayınlarından çıkan kitap fantastik, korku-gerilim, kan vahşet kategorilerine giriyor. Kitabın üzerinde görmeye alışık olmadığım +15 ibaresi mevcut.

Kitaba gelirsek;

1971 yılında Cihangir'de bir ruh çağırma seansı sırasında medyumun kendi rüyasından yola çıkarak çevresinde halka olmuş kadınların geleceklerini söylemek istemesiyle başlar. Evin sahibi Aylin'in tümden hayatını değiştirecek bu seansın tohumları 10 yıl sonra fidan vermeye başlar. Kızı Deren'nin kendisini öldürmeye çalıştığı konusunda diretmesi onun akıl hastanesine yatmasıyla sonuçlanır. Bir patlama sonucu tüm ev ile birlikte Aylin ve kocası ölür. Deren, kocaman kadındır artık ve bakıcısı ile birlikte Balıkesir'e taşınırlar. Aslında bir kilitçi olan Nasuh'tan saklanmaktadırlar. Devamı kitaptadır.

Bir hayli sürükleyici bir kitaptı. Okumam 1 gün sürdü. Türkiye'de geçen hikayeyi ciddi anlamda garipsediğimi itiraf etmek istiyorum. Sanki Amerika'da geçen bir öykü okuyormuşum da birdenbire Sema, Edremit, Nilgün gibi isimlerle karşılaştığımda şaşırdığımı hissettim. Hoşuma gitti doğrusu. Hem de çok çok hoşlandım.

1 Temmuz 2011 Cuma

Alice's Adventures in Wonderland



Hikaye kitabı olarak okuduğum ilk kitaptı. İlk okuduğumda inanılmaz karışık gelen kitap sanırım 10 sayfaya sığdırılamayacak kadar şahane bir kurgu. Tekrar okuyorum. Kat kat daha zevk veriyor Alice'in masalı.

23 Haziran 2011 Perşembe

Bin Muhteşem Güneş



Eskişehir dönüşü yapışarak okuduğum Khaled Hosseini'ye ait Bin Muhteşem Güneş isimli kitabı - ki kitapseverler çok zaman evvel okumuşlardır eminim - daha yeni okumanın pişmanlığını duyuyorum.

Afganistan'da geçen hikaye umutsuzdur benim gözümde. 1970'ler ile 2002 yılları arasını anlatan yazar, sosyolojik değişimi gözümüze sokar. Meryem ile Leyla'nın hikayesinin anlatıldığı romanın gerçekliliğini bilmek tüyleri ürpertmekle kalmıyor ayrıca gelecekten de korkutuyor insanı. Açıkçası beni huzursuz eden bir kitaptı. Ağlamış mıyım? Tabii ki hayır. Sadece ürktüm. "pis kötülerin" bir topluma neler yapabileceklerinden çekindim. Nana'ya üzüldüm, sonra Meryem'e üzüldüm (en çok beni parçalayan karakterdi), Tarık'a ve annesine sonra babasına üzüldüm. Leyla'ya üzüldüm. Annesine ve babasına da çok üzüldüm. Azize'ye üzüldüm. Sonra Afgan halkına yandım. Ölümlere vahlandım. Kadınların esaretine yakındım. En sonunda sustum. Adalet aradım yaşananlarda,


ama yoktu...


PS: Kapak fotoğrafı daha iyi seçilebilirmiş.

9 Haziran 2011 Perşembe

Dehşet Hikayeleri






Son 1 haftada durup dinlenmeden Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri ve Kara Gemi'den Dehşet Hikayeleri isimli harika iki kitabı büyük bir coşkuyla okuduğumu söylemek isterim. Bu iki hikaye kitabı Chris Priestley isimli yazara ait olmakla birlikte kitapların bitimi bende açlık hissi yaratmıştır. "3. olsa", "keşke yazmış olsa" ben de oturup birbirinden korkunç hikayelerle beslenebilsem diye diledim. Nafile.

Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri; Edgar'ın büyük büyük amcası Montague'dan dinlediği birbirinden korkunç ve tüyleri diken diken eden masallarını anlatır. Amcasının evine o korkunç ormandan yürüyerek gitmek zorunda kalan Edgar evin basık ve karanlığından ürkmesine rağmen korkunç hikayelerden artık etkilenmediğini söylese de aslında çok korkmakta ve tedirginlik duymaktadır. Öykülerin her biri gerçekte yaşanmış ve her daim çocuk kurbanların başına geldiği için belki de çoğumuzun küçükken birbirimize anlattığımız hayalet, in, cin ve bazı hortlak hikayeleriyle bağdaştırdığımızdan olsa gerek inanılmaz sürükleyici. Beni en çok etkileyen ise; Harran'da geçen cin hikayesiydi. Osmanlı'nın son zamanlarında babasıyla Urfa'ya giden Frank'ın bir köyde parçalanmış bir çocuğun cesedini görmesiyle gelişen olayları anlatıyor.

Kara Gemi'den Dehşey hikayeleri; Gotik romanın çağdaş ustası Chris Priestley'den tüyler ürpertici deniz hikâyeleri gemisini yutan kara bir okyanusu yarıp çıkan denizci gibi karanlığın içinde nefes nefese uyandım. Ethan ve Cathy, bir uçurumun tepesine kurulmuş eski bir handa babalarıyla birlikte yaşıyordu. Bulundukları bölge üç gündür hiç dinmeyen vahşi ve azgın bir fırtınaya teslim olmuş, gemicilerin sığınağı olarak bilinen Eski Han kimselerin uğrayamadığı ıssız bir hale bürünmüştü. Fırtınanın üçüncü gecesi Ethan ve Cathy aniden rahatsızlandı. Babaları da çaresizce onları yalnız bırakarak doktor çağırmak üzere handan ayrıldı. Hanın ıssızlığına teslim olmamak için kitap okumaya yönelen çocuklara, fırtınanın olağan gücüyle sürükleyerek getirdiği gizemli bir konuğu vardı: Denizci Jonah Thackeray. Peki bu davetsiz misafirin yolu, gecenin kör bir vaktinde nasıl bu hana düşmüştü? Babaları küçük Ethan ve Cathy'ye nasıl bir oyun hazırlamıştı? Thackeray'in, Ethan ve Cathy'ye, uzak denizlerde başından geçen olayları anlattığı kan ve dehşet dolu korkunç hikâyelerin ardındaki sır neydi? Kaleme aldığı Dehşet Hikâyeleri serisinin ilk kitabı Montegue Amcanın Dehşet Hikâyeleri ile dünya genelinde büyük yankı uyandıran ve Edgar Allan Poe'nun çağdaş bir veliahttı olarak gösterilen Chris Priestley, Kara Gemiden Dehşet Hikâyeleri adını verdiği ikinci kitabında uzak diyarlara sefere çıkan denizcilerin, göçmenlerin ve yoksul ailelerin başından geçen dehşetengiz olayları hikâye içerisinde geçen küçük öykücüklerle resmetmiş. Genel anlamda korku hikâyelerine eğilimli olduğunu söyleyen, Charles Dickens'ın, M.R. James'ın, Saki'nin ve Edgar Allan Poe'nun kısa öykülerini okumaktan kendini alıkoyamadığını belirten Priestley, adı geçen yazarlardan aldığı ilhamı kitaplarında son derece kişilikli bir şekilde yorumlayan özgün bir stile sahip. Sakın karanlıkta dolaşmayın! Zaten Ethan ve Cathy'nin taşıdığı esrarengiz sır nefesinizi kesmeye yetecek! (
Arka kapak)

1 Haziran 2011 Çarşamba

Taş Uykusu




Aslı Tohumcu 'yu ilk kez okumak istedim. Taş Uykusu isimli kitabını aldım oturdum koltuğuma.. Bir hevesle başladım okumaya; bir otobüs, otobüs durakları, otobüs duraklarında ve yol üstünde bulunan reklam tabelaları, teker teker otobüse binen yolcular, onların akıllarından geçenler ve hayatlarına dair kendi ağızlarından anlatılanlar. Olmamış bu kitap. Hiçbir bağlayıcılığı, sürükleyiciliği yok.. Kişiler karman çorman ve bolük bölük yaşamları.. Mesela (X kişi) diye başladığı birer paragraflık o anda aklından geçen şeyleri belitmiş.. Fakat sadece X kişisi yok tüm alfabe orada ve ara ara bu kişiler tekrardan karşımıza çıkıp aynı şeyleri dile getirip okuyucunun zaman kaybı bir kitap sanki duygularını katmerliyor. Mesela otobüse ben biniyorum;

"(Burcu) Kitabı okuyorum ama neden hep aynı şeyleri söylüyor... Bu ne iğrenç bir por.no üslubu yaa.. Yazarda böyle bir fantazi falan mı var acaba? Yooook canıııım sadece denk gelmiştir herhalde... En iyisi diğer kitabıma geçeyim daha fazla bu işkenceye katlanamayacağım.. "

Kitabın tarzı ve konusu dışlında diyebilirim ki;
Kırmızı Kedi Yayınları'nı göz hapsinde tutuyorum... Çok hoşuma gitmeye başladı kapak basımları... Hele İnci Aral'ın kitabından sonra takipteyim.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Kumral Ada Mavi Tuna



“Sıradan bir insanım ve tabii bütün sıradan insanlar gibi sıradışıyım” diyerek tanımlar Tuna kendisini. Diğer bir sayfada ise; "Ben birini mutlu ederek mutlu olabilen egosu gelişmemiş salaklardanım" der. Mavi bir çocuktur Tuna. Gözleri gibi aklı da mavidir bana göre. Keskindir duyguları, yerine göre yumuşak fakat hep takıntılı. Hayatı 5 yaşındayken değişir. 5 yıllık yaşamanı değiştiren Kumrallar kumralı Ada ömrünün son günüe kadar değiştirir Tuna’yı. Artık bir kukladır. Ada’nın en sevdiği oyuncağı, İlk aşkı... Tuna yan köşkün bahçesinde görür Ada’yı, oynamak ister Ada kibirden belki şart koşar. Şartına karşılık arkadaşlığını kabul edeceğini belirtir.

Aras, Tuna’nın dillere destan şahane ağabeyi. Ada’nın aşkı. 7 yaşının verdiği utangaçlık fakat farkında beğeninin getirdiği güven... Ada, Aras ve Tuna bir nevi çeşitkenar üçgen.

Kitap işte böylesi güzel bir ortamda başlıyor...

Yo yo.. Kitap Tuna’nın bir Salı sabahı kahvaltı hazırladığı bir vakit, askerlerin evine gelmesiyle başlıyor. Onu alıp kararğaha götürmek istiyorlar, iç savaş çıkmış ve Tuna tekrardan askere götürülecektir. En korkuğu şey gelip bulmuştur Tuna’yı. Aras yaşasaydı ne yapardı acaba? Ya Ada? Ada nerelerdeydi? Neden gazeteler Aras’ı öldürdüğünü söylüyorlardı. Yıllar önceki olayda neden Ada suçlanıyordu? Halbuki böyle olmamıştı? O da oradaydı. Ada Aras’ı öldürmemişti? Hep Aliye’nin suçuydu ve tüm bu yaşananlar bir büyük karabasandı. Sayfalar geçtikçe bitmeyen ve nihayete eremeyen bir kabus...

Buket Uzuner’in en en en güzel çalışmasıdır bu kitap. İnsanın kendinden de birçok şey bulacağı bu harika romanı okumak için geç kaldığımı düşündükçe üzülmüyor değilim.

Son olarak diyorum ki; "Faşizm, kendi ilişkilerimizde başlar ve daha fazla incitmek, daha fazla yaralamak, ezmek ve aşağılamaktan zevk almaktır aslında."

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Serenad



Spoiler

Kitabı çok düşünmeden raftan alıp sepete koydum. İşyerine geldiğimde masaya bıraktım. Baktım kapak resmine. Taş bir sokak, şemsiyeli bir kadın. Kapağı kaldırıp adetim olduğu üzere yazdım tarihi, mekanı, adımı. "Edebiyat dünyasında tam olarak oturtacak bir koltuk bulamadığım insan, sevgili Zülfü Livaneli" notundan sonra "Serenad"'ı okumaya başladım. Kitap ilerledikçe romantizm arıyor insan isminden dolayı kitapta. Sonra uçakta buluyor kendisini okur "maya" adıyla. Amerika'ya olan yolculuğumuzun sebebi Türkiye topraklarında başlıyor. Maya'nın yaşananları anlattığı kitabıyla Amerika'da son buluyor.

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'nde bir memur olarak çalışan Maya Duran konferans için ülkeye gelen 87 yaşındaki Profesör Maximillian Wagner'ı havaalanında karşılamakla ve ona tercümanlık yapmakla (mihmandarlık) görevlendirilmiştir. 59 yıl sonra tekrar İstanbul'a gelen Prof. Max. için bu şehrin farklı bir önemi vardır. Maya misafiri önce oteline yerleştirir, fakat havaalanından bu yana bazı karanlık tipler tarafından takip edildiğini anlaması uzun sürmez. Bir süre sonra yaptığı araştırma sonucu Profesörün sadece bir bilim adamı değil ayrıca geçmiş yıllara dayanan bir takım işleri olduğunu öğrenir.

Maya 15 yaşındaki oğlu Kerem ile ilişkilerinin kopma noktasında olduğunun farkındadır. Bu durumu ona karşı kullanarak Profesörün hayatını araştırma görevini Kerem'e devrederek onu normal yaşama döndürmeye çalışır. Bir kaç zaman sonunda Kerem'in verdiği bilgiler 2. Dünya Savaşı'na dayanmaktadır. Struma gemisinin gizine, Hitler'in Almanya'sına ait bilgiler vs. Türkiye'ye 1939-1943 yılları arasında gelen tüm bilim adamlarını kapsar. 3 gün içinde hayatı bambaşka bir düzleme sıçrayan Maya geçmişi ile ilgili de bir çok değişik bilgiye ulaşır. Maya karakteri ile Maya'nın babasının Ermeni soyundan ve annesinin Kırım Türklerinden geldiğini öğrenmesi ile ırk karışımına değinir yazar. İnsanlığın soykırım yapma huyunun her daim olduğunu, her ırkın bunu öyle yada böyle yaşadığını, iktidarların ölümle bağını anlatır bu kitap.

Kitabın 2. kısmı Prof. ve sevdiği kadın Nadia'nın hikayesinden bahseder. Maya'nın Prof.'den dinlediği kadarıyla evlilikleri, Nadia'nın bir yahudi olmasına rağmen Alman soyadıyla yaşaması, zamanın Almanya'sının ve doğu Avrupa'sının cehennemden beter durumuna şahit oluruz.

Max ile Nadia Almanya'dan kaçarak İstanbul'a doğru trenle yola çıkmışlardır fakat Nadia bir anda SS subayları tarafından trenden indirilir. Uzun süre karısından haber alamayan Max İstanbul'a ulaşarak geri bıraktığı karısını bulmak için her yana başvurur. Kendisi de Alman olmasına rağmen kaçak sayılan Max 2 yılın sonunda bir Yahudi kampında Nadia'yaya ulaşır. Onu bir şekilde (Sahte vaftiz belgesi düzenleterek) kamptan çıkrtıp Romanya'ya ulaşmasını sağlar. Artık kavuşmalarına bir engel kalmamıştır. Ne kadar parası varsa karısına gönderir bu para ile Nasi "Struma" isimli gemiden bir biley satın alır. Struma İstanbul kıyılarına gelmeden Max kıyıda gemiyi beklemeye başlar günler öncesinde. Gemi görünür kıyıya yaklaşır fakat kimse inmez. Ülkelerin ortak aldıkları kararla gemi tamir edildikten sonra Filistin'e doğru yola çıkmalıdır. Türkiye mülteci mülteci kabul etmemektedir. Max. bir kez daha hayal kırıklığı yaşar. Ve karısını bir daha asla göremez çünkü karantina'ya alınan geöi Şile açıklarında bir Sovyet torpidosu tarafından havaya uçurulur. Max karısının ve bir sürü indanın bu şekilde parçalandığını görür. Bu yüzden " tüm iktidarlar öldürür" der. Ona göre tüm hükümetler suçludur.

Max kısa süre sonra sınırdışı edilir ve yaşamak için kendisine Amerika'yı seçer. Ağır depresyon yaşar ve bir gün yine gelir İstanbul'a. Maya ile tanışır. Ona herşeyi anlatır. Bir de küçük bir beste dinletir Nadia'ya yazdığı bir parça. İşte kitabın son bölümü de Prof. kaybettiği bu bestenin yani "Serenad'ın" notalarını bulmakla kendisini sorumlu hisseden Maya'nın Almanya , Amerika seyahatini konu edinir.

Genel anlamda sürükleyici bir kitap fakat yer yer kendini tekrar ettiği de bir gerçek. Okuyucuda merak uyandırma amacıyla bayıltıcı bir oyalama derdine girilmiş. Daha kısa tutulabilirmiş. Yine de kütüphanemde yerini almıştır.