
Bu arada Emrah Serbes'in kitaplarını okumayanlar varsa tam zamanıdır.






Pixar'ın son marifeti ise Partly Cloudy. Bu kısa filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.
Bir diğer bayıldığım kısa film Presto. Bilindik sihirbaz, tavşan durumunu çok eğlenceli bir biçimde anlatmış.
Bu filmleri sevdiyseniz For the Birds, Boundin' ve One Man Band de hoşunuza gidecektir.

Filmin benim görebildiğim tek mantık hatası kahramanın herşeye uzak olurken neden teleskop ile birebir temasta olduğuydu. Sanırım bu bir hata, yoksa benim kaçırdığım bir durum mu var?


Blindness izlenmeye değer bir film gibi gözüküp, sinirlerinizi bozup bırakan bir film. Yönetmenliğini Fernando Meirelles yaptığı film bir uzakdoğulunun trafikte birden bire kör olması ile başlıyor. Yardımına koşanlara da körlüğü bulaştıran kişiyle yayılan hastalık şehirde panik yaratır. İlk etapta yönetmen aralarında göz doktoru (Mark Ruffalo) ve doktor muayenesine gelen kişiler dahil 10'a yakın kişiyi kör ederek karantina altına alınırlar. Hükümetin herhangi bir yardım yapmadığı karantina altındaki insanlar zamanla çoğalır ve büyük bir hangarda kendi hallerine bırakılırlar. Bu kör insanların yaşamını, açlık, pislik, körlük ve birbirleri ile olan savaşlarını anlatır. Karantina altına kendi isteği ile girmiş tek bir kişi ise doktorun karısıdır (Julianne Moore).
Filmin detaylarını anlatmayacağım, izleyerek kendi sinirlerinizi kendi yorumlarınızla bozabilirsiniz. Benim anladığım kör bir insanın bir sürü gören kişinin arasında yaşaması mı yoksa herkesin kör olduğu bir yerde tek gören olarak yaşamak mı daha zor? Evet bana anlattığı buydu konunun. Tabii filmin Jose Saramago'nun kitabından uyarlama olması filmden sonra çok daha keyif almak için kitabının okunmasından yanayım.
Not: Filmde bir çok mantık hatası bulabilirsiniz bunu da bilerek izleyiniz filmi.

The Uninvited içerisinde pek de korku öğesi barındırmayan, yer yer havada kalan olay çizgisiyle ve ne var ne yok her türlü cevabı en son dakikaya sığdırmış 2009 yılı yapımı ters köşe bir gerilim filmidir. Başrolünü Emily Browning’in "Anna" karakteri ile oynadığı film camiada klişe olarak nitelendirilmiş. Akıl hastanesinde tedavi gören Anna, hasta ve yatalak annesinin çıkan yangında öldüğüne şahit olmasının ardından yaşadığı travmayı atlattığına kanaat getirerek evine döner. Evde (-ki pek büyükçene okyanus dibinde bir hanedir) ablası Alex, babası ve hasta annesinin eski hastabakıcısı ve babasının yeni sevgilisi Rachel vardır.
Çıkan yangının bir kaza olmadığını düşünmeye başlayan Anna ve Alex, Rachel’ın tuhaf üvey anne triplerinden kuşkulanarak kadının gerçek kimliği hakkında araştırma yapar ve kandırıldıklarını anlarlar. Babalarına durumu anlatmak isteseler de bunda başarılı olamazlar. Bu arada hastaneden çıkan Anna değişik hayaller görür. Öldürülmüş 3 kardeşin katilinin babasının sevgilisi olduğuna inanan Anna ve Alex gerilimli zamanlar yaşarlar...
Sıkıldım hemen filmin sonuna geliyorum; Alex, Rachel’ı bıçakla doğrayarak çöp kutusuna atar. Biz bu şekilde görüyoruz en azından ekranda, fakat filmin sonunda bakıyoruz ki; annesi ölmeden evvel babası ve bakıcı Rachel’ı sevişirken gören Anna, annesinin yattığı barakaya giderek biraz benzin alır (depo olarak da kullanılan bir yer çünkü) ve aklındaki düşünceyi yani babası ve Rachel’ın bulunduğu evi yakmak için yola koyulur. Bu arada Alex sahilden sarhoş bir şekilde gelerek annesinin yanına girer, masanın üstünde duran mum devrilir ve baraka havaya uçar. Yani yangını çıkartan Anna’dır. Yine o gece olaya tanık olan arkadaşı Matt’i de geçirdiği bir nöbet sırasında öldüren Anna nöbet sonrasında (cinayetleri işlediğini hatırlamamaktadır) cinayeti Rachel’ın işlediğine inanır. Filmin en sonunda ise görürüz ki Rachel’ı, Matt’i ve annesini de öldüren Anna’dır. Alex ise sadece bir hayaldir. Çünkü o gece barakayla birlikte havaya uçmuştur.
Üstünkörü anlattığım bu kötü filmi daha da berbat hale getirmemi saymazsanız; “haydi biraz gerilelim, çok iyi bir film olmasına gerek yok” diyenler için uygundur. Fakat fazla bir şey beklememenizi dilerim. Sanırım artık iyi korku, gerilim filmi yapılamıyor ya da bizler büyüdük ki artık korkmuyoruz.






Filmin buruk yanları kadar eğlenceli anları da vardı. Mesela Sidney ile kızların babasının bulaşık makinesine en çok bulaşığı en kısa sürede yerleştirme bahsi, yaşanan curcuna.
Film hareketli kamerayla çekilmiş, geneli yakın çekim ve sanırım arada el kamerası kullanılmış. Bu da filme inanılmaz bir doğallık ve sempati katmış. Bana kalırsa filmi seven kadar sevmeyen ve bunalanlarda olacaktır. Her kesime hitap etmediğini düşünüyorum.
Ve ayrıca; her telden soundtracklere sahiptir. Bayıldım dım dım...