Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm



28 Ekim'de gösterime girecek film şimdiden heyecanlandırıyor değil mi? Rahat olun Ekim'e ne kaldı şurada =)

Bu arada Emrah Serbes'in kitaplarını okumayanlar varsa tam zamanıdır.

5 Ağustos 2011 Cuma

Mulholland Dr.




Deniz kenarında ayağınızın ucuyla suda oluşturduğunuz halkanın içine aniden düşmek gibiydi benim için Mulholland Dr..

David Lynch'e ait 2001 yapımı filmi başyapıt olarak nitelendirebilirim. Dahice bir kurguyla, kamera çekimleriyle ve muhteşem oyuncu Naomi Watts'la anlayabilmekte zorlanacağınız bir film izleyeceksiniz. Filmi izleyenler filmden bahsetmekte zorlanacaklardır benim gibi -filmin güzelliğini tam olarak betimleyemem diye düşünerek-. Bu yüzden Betty'nin yahut Daine'nin çektiği ızdırabı, filmin aslında ne anlattığını aşağıdaki linkten öğrenebilirsiniz.

Düşünce, Sinema, Müzik, Siyaset

30 Eylül 2009 Çarşamba

Perfume:The Story of a Murderer




* Spoiler
Herşey Jean Baptiste Grenouille'nun 18. yy'da pis, hastalıklı bir şehir olan Paris'te bir balıkçı masasının altında doğmasıyla başlar. Annesinin ölüme terk ettiği Grenouille kendi kokusuz tenine rağmen çevredeki herşeyin kokusunu alabilme ve bunları ayırt edebilme gibi üstün bir yetenekle dünyaya gelmiştir. Bu yeteneğini keşfettiği andan itibaren ise yaşamı akıl almaz cinayetler ile insan kokusunu bir şişeye doldurmaya çabalar. Bunu ise birbirinden güzel kızları öldürek kokularını hapsetmekle başarır.

Alman asıllı Patrick Süskind in 1985 yılında yazdığı romanın anlaşılır dili, yazarın betimleme becerisi ile akıllardan çıkmayacak türde bir yapıt. Eser Tom Tykwer'ın yönetmenliğinde  2006 yılında Perfume:The Story of a Murderer ismi ile sinemaya başarı ile aktarılmıştır.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Sunset Blvd.

*Spoiler

1950 Billy Wilder yapımı Sunset Blvd. siyah beyaz filmlerden. İyi bir senaryo yazarı olmayan Joseph C. 'Joe' Gillis (William Holden) arabasının borcunu ödeyemediği için araca el koymak isteyenlerden kaçarken terkedilmiş gibi duran büyük bir malikaneye saklanır. Fakat bu büyük evde yaşayan eski büyük yıldız Norma Desmond (Gloria Swanson) uşağı Max (Erich von Stroheim) ile yaşamaktadır. Unutulmayı kabullenemeyen Norma tekrar sinemaya geri dönmek için bir senaryo yazar ve evine izinsiz giren Joe'ya senaryoyu düzenlemesi ve eksikleri gidermesi için iş teklif eder. Norma'dan hiç haz etmeyen Joe mecburen kalmak zorunda kalır. Zamanla Norma Joe'ya güzel kıyafetler almaya başlar ve Norma'nın kendisine karşı hisleri olduğunu anlar. Buna tepki gösteren Joe Norma'nın bileklerini kesmesi ile geri adım atar ve onunla birlikte olmaya başlar.

Bir yanda yazdığı senaryo ile tekrar parlak ışıklar altında olacağını zanneden Norma, diğer yanda ise kendini kapana sıkışmış hisseden artık film yazamayan ve Norma'nın kölesi olduğunu kabul etmiş Joe. Bir zaman sonra Norma film şirketi tarafından geçiştirilirken, Joe arkadaşının nişanlısı Betty ile bir film yazmaya başlar. Bir süre sonra da birbirlerine aşık olduklarını anlarlar. Bu aşkı öğrenen Norma delirir tabii. Çekemeyen kadınların yaptığı şeyleri yapar... Basit, bilindik, adi... Kısaca filmi özetlersek; Joe'nun Betty'e anlattığı şekliyle; Zengin yaşlı kadın. Zengin olmayan genç adam. Yaşlı zengin kadının ona verdiği 6 düzine gömlek, altın sigara tabakası, bir sürü takım elbise vs... Joe, Norma'yı seçer bir çok filmin aksine. Betty ise nişanlısına döner. Tabii bir numaradır bu en azından Joe için. . Aslında herşeyi bırakıp geldiği yere dönmek üzere toplanır Joe... Yani Norma Joe'yu onu terk ettiği için vurmasaydı böyle olacaktı filmin sonu. Fakat Joe 3 kurşunla ölür.
İşte film bu kadar... Yıldızı sönmüş bir Norma, Ölü Bir Joe.

Kısa not: Filmde sigarası biten Norma'ya Joe'nun ecaneden sigara alması beni en şaşırtan sahneydi. Kolanın ilk kez eczanelerde satıldığını biliyordum fakat sigaranın eczanede satılacağı aklımın ucundan bile geçmezdi doğrusu. Eczanede üstüne bir de Abdulla isimli bir Türk sigarası istedi Joe ... İnanabiliyor musunuz?

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Alice in Wonderland


Tim Burton'nın 5 Mart 2010'u iple çekmemize sebep olan Alice Harikalar Diyarında filminin fregmanını izledim.

Heyecanımı mazur görün fakat en sevdiğim masalı beyaz perdeye döken muhteşem Burton'nun karakterleri renklere boyaması, onları aklımızdaki sületlerden çok daha erişilmez yansıtması beni sabırsızlandırıyor. Tim Burton ve Johny Depp arasındaki iş ortaklığı sinema dünyasındaki en yerinde olay bana kalırsa. ikilinin olduğu projeler eminimki filmkolikler için apayrı bir yerde duruyor. Trailerı izlediğinizde yaratıcılığı, oyuncuların makyaj, kıyafet detaylarına bayılacaksınız. Şimdilik tek hayal kırıklığı Alice karakterinin sarışın Mia Wasikowska'nın oynaması. Alice sarışın değil de kızıl yahut kumral olmalıydı bana göre. Eğer ki bana sorsaydılar Alice'i Ellen Page oynasın derdim hiç teredütsüz. Tabi bana kim soracak değil mi? =)


27 Temmuz 2009 Pazartesi

Public Enemies - Halk düşmanları


Public Enemies yani "Halk Düşmanı" Michael Mann 'nın yönetmenliğini yaptığı 2009 yılı bir gangster filmidir. Johnny Depp'in iyi bir performans sergilediğini düşündüğüm yapımın perdeye iyi yansıtılamadığını da eklemek isterim naçizane. 1930 yılında Amerika gangsterleri John Dillinger, Baby Face Nelson ve Pretty Boy Floy'un banka soygunları, halk arasındaki şöhretleri, hapishane yaşantıları, cesaretleri, Chicago bankalarında yarattıkları panik... Polisin gangsterlere bakış açısı, yetersizliği, çaresizliği pek bir gözümüze sokulmuş.

Polisin destek aldığı eski kovboylar sayesinde gangsterlerin teker teker öldürülmesi gözleri en büyük soyguncu John Dillinger'a çevrilir. Bu arada ünlü soyguncu aşık olur. Marion Cotillard'un canlandırdığı Billie karakteri ile ilişki yaşayan ve farkında olmadan onu da tehlikeye sokan John filmin sonunda polis tarafından bir operasyon sonunda öldürülür.

Filmi çok saçma sapan ve üstünkörü anlattım bu sebeple çok kötü olduğunu düşünmemelisiniz. sinemada izleyin diyemeyeceğim keza ben sinema çıkışı silahlı çatışmanın ortasında kalmışım gibi hissetim. Çok fazla silahlı çatışma olan bir film doğal olarak =)

Sırf Johnny Depp için izleyecekler ise pişman olmayacaklarını temin ederim...

19 Temmuz 2009 Pazar

Taken - 96 Saat

*Spoiler


Taken, sinemalardaki adı ile 96 saat; 2008 Pierre Morel'e ait süper sürükleyici bir film. Eski ajan Brayn'nın bitmiş evliliğinden olma kızı Kim, 17 yaşına bastıktan sonra arkadaşı ile U2 grubunun Avrupa turnesini takip ederek tüm konserlerini izlemek gibi bir plan yapar. İlk durakları Paris'te uçaktan indikleri sırada tanıştıkları genç bir adamın evlerini öğrenmesi dakikalar sonra kendilerini kadın ticareti yapan bir şebekenin ortasında bulurlar. Liam Neeson'nun canlandırdığı Brayn Mills ise kızının kaçırıldığı an onunla telefonla konuşmakta olup, adamların fiziksel özellikleri hakkında sorular sorarak bilgi alır. Paris'e adım attığında ise kızını ve arkadaşını bulmak için bir Arnavut çetesini çökerterek adım adım kızına ulaşır. Her dakikası aksiyon dolu çok güzel bir filmdi.


Filmin anafikri ise; uçaktan inince kimseyle konuşma, kimseye güvenme, kendin hakkında bilgi vermekten kaçın. Anneler babalar çocuklarınıza güvenin fakat çevreye asla... Haydi iyi seyirler...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Get Smart


Get Smart izlemek için kendinizi zorlamamanız ve çok bir şey beklememeniz gereken bir film. Tv ekranlarına bir süre sonra düşecek gibi gözüken filmi Peter Segal yönetmiş. Steve Carell ve güzeller güzeli Anne Hathaway'i ajan rollerinde görüyoruz. Başlarından geçenleri yer yer gülümseyerek izleyebilirsiniz fakat benim pek ilgimi çekmediğini söylemek zorundayım.

28 Haziran 2009 Pazar

Pixar Animasyonları

Animasyon izlemek o kadar keyifli ki; insanı olduğu ortamdan soyutlayarak renklerin çok daha canlı olduğu bir dünyanın kapısını açıyor.

Mesela, balonların uçurduğu bir evde gökyüzünde dolaşmayı istemeyen yoktur herhalde. Şahsen ben isterdim. Henüz filmi izleme fırsatım olmadı, büyük bir ihtimalle bu animasyon için sinemaya gitmeyi tercih edeceğim.
Up


Pixar'ın son marifeti ise Partly Cloudy. Bu kısa filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.


Bir diğer bayıldığım kısa film Presto. Bilindik sihirbaz, tavşan durumunu çok eğlenceli bir biçimde anlatmış.



Bu filmleri sevdiyseniz For the Birds, Boundin' ve One Man Band de hoşunuza gidecektir.

6 Haziran 2009 Cumartesi

Skhizein

*Spoiler

Sabahın bir körü Facebook'ta dolanırken bulduğum 2008 Fransız yapımı Jérémy Clapin'e ait bir animasyon Skhizein.

Camdan bakarken bir meteorun çarpması üzere tüm hayata 91 cm uzak kalan bir adamın sonrasında kendine çarpan meteorun kendisini düzeltebileceğine inanması ve onu takibe almasını anlatan 13 dakikalık hikayesi. Meteorun ikinci kez kendisine çarpmasını sağlayan Henry sonraki görüntüde nesnelere hem 91 cm uzak hem de herşeye 75 cm mesafede aşağıda olması ciddi komiktir. Bahtsızlık örneği bir filmdir kısacası. Grafiklerin güzelliği haricinde muhteşem bir kurguya sahip olduğunu belirtmek isterim.




Filmin benim görebildiğim tek mantık hatası kahramanın herşeye uzak olurken neden teleskop ile birebir temasta olduğuydu. Sanırım bu bir hata, yoksa benim kaçırdığım bir durum mu var?

1 Haziran 2009 Pazartesi

Splinter

*Spoiler

Bu aralar gerim gerim izlediğim birçok gerilim filmine Splinter’ı da ekleyerek tarihimin en berbat filmlerini aynı zaman aralığında izleme rekorumu kırmış bulunmaktayım. Filmden kısaca ve absürdce bahsedelim; polis tarafından aranan bir çift, kamp yapmayı aklına koymuş başka bir çifti yolda durdurarak gasp eder. Silah zoruyla rehin aldıkları çiftten erkek olanı salaktır ve (afedersiniz) bir biyologtur. Bu sebeple ağaçlara baka baka yoluna giden çiftin önünü kesen kaçaklar araçlarını da çok rahat alırlar bunların. Tek amaçları anlayamadığımız bir sebeple Meksika’ya kaçmaktır. Yola devam ettikleri bir sırada birden dikenli bir şeye çarparak lastiği patlayan aracı yana çekerler, lastiği değiştirmek için durdukları sırada, lastikte bulunan kıymık kaçakların erkek olanının parmağına batar. Bunu çok da takmaz. Kadın kaçak (deli gibi tavırları vardır, sebebini anlayamıyoruz film boyunca) ve esir erkek ise neye çarptıklarına bakmak için araçtan uzaklaşırlar... Dikenli bir hayvan asfalta yapışmış vaziyette yatmaktadır. Fakat birden kendi kendini yenilemeye başlayarak saldırıya geçer... Tabi korkarlar ve kaçmaya başlarlar. Her korku filmi gibi...

Yollarına devam eden iki kaçak ve iki esir benzin almak için durdukları benzinlikte ne idüğü belli olmayan bir organizma tarafından kapana sıkıştırılır. Kadın kaçak ölür ve diğer et parçaları ile birleşerek organizmaya organizma hücreye hücre katarak büyür. Film ilerledikçe saçma saçan hareketler yaparak tehlike atlatırlar ve en büyük aptallığı da biyolog olan erkek esir yapar, yaratığın sıcağı sevdiğini ve soğuk ile ilgilenmediğini keşfeder. Dükkanda bulduğu tüm buzlarla kendi vücut ısısını düşürür. Tek amacı dışarı çıkıp arabayı alarak dükkanın önüne kadar gelebilmektir. Tabii ki başaramaz... Film ciddi anlamda büyük bir felaket olmakla birlikte insanda anlatma isteği dahi bırakmıyor. Sinemaya gidip de bu güzel havalarda kendinizi içeriye tıkmayın evinizde dayanabildiğiniz yere kadar izleyin derim ben... Yada izlemeyin boşverin...

31 Mayıs 2009 Pazar

Blindness

* Spoiler

Blindness izlenmeye değer bir film gibi gözüküp, sinirlerinizi bozup bırakan bir film. Yönetmenliğini Fernando Meirelles yaptığı film bir uzakdoğulunun trafikte birden bire kör olması ile başlıyor. Yardımına koşanlara da körlüğü bulaştıran kişiyle yayılan hastalık şehirde panik yaratır. İlk etapta yönetmen aralarında göz doktoru (Mark Ruffalo) ve doktor muayenesine gelen kişiler dahil 10'a yakın kişiyi kör ederek karantina altına alınırlar. Hükümetin herhangi bir yardım yapmadığı karantina altındaki insanlar zamanla çoğalır ve büyük bir hangarda kendi hallerine bırakılırlar. Bu kör insanların yaşamını, açlık, pislik, körlük ve birbirleri ile olan savaşlarını anlatır. Karantina altına kendi isteği ile girmiş tek bir kişi ise doktorun karısıdır (Julianne Moore).

Filmin detaylarını anlatmayacağım, izleyerek kendi sinirlerinizi kendi yorumlarınızla bozabilirsiniz. Benim anladığım kör bir insanın bir sürü gören kişinin arasında yaşaması mı yoksa herkesin kör olduğu bir yerde tek gören olarak yaşamak mı daha zor? Evet bana anlattığı buydu konunun. Tabii filmin Jose Saramago'nun kitabından uyarlama olması filmden sonra çok daha keyif almak için kitabının okunmasından yanayım.

Not: Filmde bir çok mantık hatası bulabilirsiniz bunu da bilerek izleyiniz filmi.

28 Mayıs 2009 Perşembe

The Uninvited

* Spoiler


The Uninvited içerisinde pek de korku öğesi barındırmayan, yer yer havada kalan olay çizgisiyle ve ne var ne yok her türlü cevabı en son dakikaya sığdırmış 2009 yılı yapımı ters köşe bir gerilim filmidir. Başrolünü Emily Browning’in "Anna" karakteri ile oynadığı film camiada klişe olarak nitelendirilmiş. Akıl hastanesinde tedavi gören Anna, hasta ve yatalak annesinin çıkan yangında öldüğüne şahit olmasının ardından yaşadığı travmayı atlattığına kanaat getirerek evine döner. Evde (-ki pek büyükçene okyanus dibinde bir hanedir) ablası Alex, babası ve hasta annesinin eski hastabakıcısı ve babasının yeni sevgilisi Rachel vardır.


Çıkan yangının bir kaza olmadığını düşünmeye başlayan Anna ve Alex, Rachel’ın tuhaf üvey anne triplerinden kuşkulanarak kadının gerçek kimliği hakkında araştırma yapar ve kandırıldıklarını anlarlar. Babalarına durumu anlatmak isteseler de bunda başarılı olamazlar. Bu arada hastaneden çıkan Anna değişik hayaller görür. Öldürülmüş 3 kardeşin katilinin babasının sevgilisi olduğuna inanan Anna ve Alex gerilimli zamanlar yaşarlar...


Sıkıldım hemen filmin sonuna geliyorum; Alex, Rachel’ı bıçakla doğrayarak çöp kutusuna atar. Biz bu şekilde görüyoruz en azından ekranda, fakat filmin sonunda bakıyoruz ki; annesi ölmeden evvel babası ve bakıcı Rachel’ı sevişirken gören Anna, annesinin yattığı barakaya giderek biraz benzin alır (depo olarak da kullanılan bir yer çünkü) ve aklındaki düşünceyi yani babası ve Rachel’ın bulunduğu evi yakmak için yola koyulur. Bu arada Alex sahilden sarhoş bir şekilde gelerek annesinin yanına girer, masanın üstünde duran mum devrilir ve baraka havaya uçar. Yani yangını çıkartan Anna’dır. Yine o gece olaya tanık olan arkadaşı Matt’i de geçirdiği bir nöbet sırasında öldüren Anna nöbet sonrasında (cinayetleri işlediğini hatırlamamaktadır) cinayeti Rachel’ın işlediğine inanır. Filmin en sonunda ise görürüz ki Rachel’ı, Matt’i ve annesini de öldüren Anna’dır. Alex ise sadece bir hayaldir. Çünkü o gece barakayla birlikte havaya uçmuştur.


Üstünkörü anlattığım bu kötü filmi daha da berbat hale getirmemi saymazsanız; “haydi biraz gerilelim, çok iyi bir film olmasına gerek yok” diyenler için uygundur. Fakat fazla bir şey beklememenizi dilerim. Sanırım artık iyi korku, gerilim filmi yapılamıyor ya da bizler büyüdük ki artık korkmuyoruz.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

X Men Origins Wolverine

Hugh Jackman ' nın başrolünü oynadığı X men origins wolverine genel olarak hoşlanmadığım tarzda bir film olmasına rağmen kendisini pür dikkat izletmiştir bana. 1845 yılında başlayan film mutasyona urayan Logan ve Victor'un vurdulu kırdılı hikayesini anlatıyor. Daha evvel bu tarz bir filmi anlatmadığım için fazla bahsetmeyeceğim. Hız, dövüş, insanüstü yaratıklara düşkün olanlar izleyebilir.

16 Nisan 2009 Perşembe

iksv

İmkan olsa da 28.Uluslararası İstanbul Film festivali'ne gidebilsem. Bitimine iki gün kala İstanbullular yetişebilir sanırım...

Filmlerden Aya Seyahat'i ilginç buldum. İzlemiş olanlardan dinlemek isterim.

10 Nisan 2009 Cuma

Revolutionary road

Son günlerde blogdan kopuşumu havaların gelgitli hallerine bağlamak isterdim fakat, zamanımı iyi planlayamamam buna daha iyi bir açıklama olacaktır.

Gün içerisinde aklıma gelenleri yazıya dökme işinin yerini yazacaklarımı sadece planlamak aldı. Fakat elim nedense klavye tuşlarına gitmez oldu. Dikkat ettiğim şey ise geçen yıl da aynı zamanlarda bu tarz bir duygu durumu içerisine girmişim. Demek ki; bu ana özel bir şey yok ortada...


* Spoiler

Kısaca özet geçmem gerekirse, sıklıkla belgesel izliyorum. Araya ise son çıkan filmleri sıkıştırıyorum, karışıyor ortalık... Mesela; Revolutionary road beni etkileyen filmlerden biri oldu. Sam Mendes'e ait film bir Richard Yates romanı ve 2008'de perdede yerini almıştır. Titanik'ten sonra ilk kez bir araya gelen Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet ne kadar uyumlu bir ikili olduklarını kanıtlamışlardır bu filmle. Bu unutulmaması gereken bir detaydır bence.

April ve Frank Wheeler 1950'lerde aşık olup evlenen bir çifttir. Evliliklerinin ilerleyen zamanlarında hayallerini ertelediğini düşünen, monotonluğun ilişkiyi kısırlaştırdığı kanısına varan April, Frank'in de artık eskisi gibi hissetmediğini düşünerek Paris'e taşınma fikrini (Frank'in hayali) ortaya atar. Aslında çocuklu bir çift için büyük bir risktir ve risk alınmadan da gelecek için böylesi bir değişim sağlanamaz April için. April karakter olarak; kendini bilen, gerçekçi ve başkaldıran bir ev hanımı. Frank ise; umarsız, eşini dilediğinde aldatabilen ve egosunu şişirme gereği duyan, bencil bir adam. Buna karşılık dışarıdan bakıldığında herşey tam, mutlu, çocuklu, genç bir aile olarak görünmektedirler.

April Paris'e yerleşme hayalini Frank'e anlattığında çiftin değişiklik düşüncesi filmdeki sıkıntılı havayı dağıtmaktadır. Zannedersiniz ki; Paris ile birlikte çift üstlerindeki gerginliği atarak hayallerinin doğrultusunda mutlu olacak fakat Frank'in işyerinden altığı terfi ile inanılmaz bir bencillik örneğine tanık oluyoruz. Tüm evliliğini kurtarma hayallerini Paris'e bağlamış ve planlarını buna göre yapmış olan April için bu durum evlilik hayatı için bir bitiş olur. Aşk artık gerilerde kalmıştır. Aşkın yerini kavgalar, laf geçirmeler akabinde kendine dönük, yalnız ve tekdüze bir yaşam alır.

Sonuç itibari ile hayal kırıklığını kaldıramayan ve bir şekilde hem Frank'ten hem de kendisinden öç almak adına ikinci bebeğini kendi kendine düşürmeye çabalayan April kan kaybından ölür. Bu da Frank'e kapak olur...

Film genel olarak beni üzdü, romantik bir film beklerken gerçeğin ortasına sizi fırlatarak gerim gerim geren bu film Kate Winslet'in ne kadar muhteşem bir oyuncu olduğunu tekrar tekrar göstermiştir.

Arşivinizde bulunması gerektiğini düşünüyorum.

29 Mart 2009 Pazar

Taxi Driver

* Spoiler

1976 yılı yapımı Taxi Driver, Martin Scorsese'ın arıza filmlerinden biridir. Robert De Niro'nun delilik ve saplantı triplerini muhteşem sergilediği sahnelere Jodie Foster'ın küçük bir fahişeyi oynadığı sahnelerdeki başarısı eklendiğinde kadronun ne kadar seçkin olduğununa dikkat kesiliyorsunuz. 26 yaşındaki Vietnam gazisi Travis uyuyamama problemi için geceleri taksi şoförlüğü yapmaya başlar. Yapayalnız yaşayan ve herhangi bir amacı olmayan Travis'in hayatı seçimler öncesi seçim kurulunda çalışan Betsy'i gördükten sonra değişir. Saplantı haline getirdiği Betsy'e aşık olan Travis, kültür seviyesi ve yaşayış şekli farklı olan kızı tavlama işine girişir. Kendisine çeki düzen vermeye çabalar fakat beceremez. Çabaladıkça daha da saçmalar ve ikinci buluşmalarında gittikler erotik film ilişkinin bitimine sebep olur. Çünkü Travis normal biri değil, çevreye ve hayata uyum sağlayamayan "çok yalnız" bir bireydir.

Filmin ikinci yarısında Travis'te gördüğümüz ve tam olarak nedenini çözemediğimiz gariplik ilerleyen sahnelerle beraber Travis'in kendine kurduğu ve inandığı bir dünya ile tanışırız. Travis kendince hükümet için çalışan gizli bir tetikçidir. Kötülüklerle tek başına savaşan ve ilk silahlı saldırısında öleceğine inanan (Iris'e yazdığı mektupta bunu dile getiriyor) bir delidir. Birbirinden farklı iki kadını (Betsy ve Iris) tek bir amaçta kesiştiren Travis ilk olarak Betsy'nin çalıştığı senatörü öldürmeyi kafaya koyar. Silahlanır fakat bunu beceremez. Sonrasında Iris'i erkeklere pazarlayan adamı öldürmeye karar verir. Filmin sonunda ise hiç olmadığı kadar aksiyon ve kan vardır. Robert De Niro'nun o eşsiz sırıtışı, sabit bakışıyla gittiği otel kan gölüne döner. Silahlarını son kurşununa kadar boca eder 3 kişinin üstüne.


Film dışında Travis karakterinin kadınlara olan tutumu, koruyuculuğu beni çok etkiledi. Iris'e dediği gibi kadının yeri evidir evine dön tarzı repliklerinden ve ona dokunmamış olması, "ahlakının da sicili gibi temiz olduğunu" kanıtlamıştır.

İzlemeyenlere tavsiye edebileceğim kadar farklı ve dikkat çekici bir filmdir. Kendimce anlatmaya çalıştım fakat ben bir de Oğuz Bey'den dinlemek isterim filmi... =)

7 Mart 2009 Cumartesi

Dead like me - Life after death

*Spoiler

Televizyonda yayınlanan dizisinin aksine çoğu kişinin sıradan ve yüzeysel bulduğu yönetmenliğini Stephen Herek'in yaptığı 2009 çıkışlı Dead like me - Life after death konu itibariyle ölmüş fakat dünyada kalmış kişileri anlatan filmlerden biraz farklı olarak, ölmüş fakat zamanı (ışığı görene kadar olan zaman) gelene kadar dünyada ölecek kişilerin ölüm anlarında ruhunu almakla görevli topluluğu anlatır. Yani birnevi azrailin ölüm timidir bu. Kafasına uzaydan gelen klozet kapağı çarparak ölen George (Ellen Muth) ve üç arkadaşı onlara gelen talimatlar doğrultusunda olay yerine giderek kişinin ruhunu canını yakmadan evvel alırlar ve ışığa yönlendirirler. Olaylar gelişir (gerisini anlatasım gelmedi inanın ki)

Film komedi kategorisinde olup gülünecek bir şey bulabilmek için çaba sarf ettiriyor fakat bulunamıyor. Afişine aldanılmaması gerektiğini düşünüyorum keza afiş benim fazlasıyla hoşuma gitti. Sanırım diziyü izlememiş benim gibi birileri varsa filmden sonra diziye de bir göz atmalılar diye düşünüyorum.

5 Mart 2009 Perşembe

The boy in the striped pyjamas

*Spoiler
"Çocukluk dönemini; sesler, kokular ve görüntüler belirler ta ki aklın karanlık tarafı gelişene kadar."
John Betjeman


Zaman ikinci Dünya savaşı sırası, su birikintilerine yansıyan kırmızı nazi bayrakları, sırtlarında okul çantaları kısa şortlu çocuklar askerlerin arasından koşarak evlerine dönerler. Tam bu sırada yahudiler askeri araçlara bindirilirlerken aynı anda ihtişamı, hizmetçisi bol bir evde hazırlık yapılmaktadır. İşte böyle başlıyor 2008 yapımı The boy in the striped pyjamas.

Hitler yanlısı babası asker olan 8 yaşındaki Bruno ve ailesi, babasının terfisi sebebi ile Berlin dışına taşınırlar. Kırsalda duvarlarla çevrilmiş büyük bir eve yerleşen Bruno'nun ilk keşfettiği şey, odasının penceresinden gözüken uzaktaki pijamalı çiftçilerdir. Babasına neden pijama giydiklerini soran Bruno "onlar insan bile değil" yanıtını alır. Çocuk gözüyle olanlara bir anlam veremez, tedirgin olur. İlk olarak evin mutfağında çalışan ve eskiden doktor olan yahudi Pavel ile tanışır. Bir doktorun neden evde patates soyduğunu sorar ona ve çocuk aklıyla daha evvel iyi bir doktor olmadığı sonucuna varır. Bir gün arka bahçeden etrafı keşfetmek için kimseye görünmeden kaçan Bruno çiftlik zannettiği toplama kampına varır. Tel örgüleri ardında yaşıtı olan Shmuel ile karşılaşır. Aralarında sadece dikenli teller vardır. Shumel'un Bruno'ya tanıştıktan sonra sorduğu ilk soru yanında yiyecek bir şeylerin olup olmadığıdır. Bruno için ise herşey bir oyundur. Shumel'un yakasındaki numara da dahil. Dikenli tellerin ise iki arkadaş içinde farklı anlamı vardır. Bruno tellerin hayvanların dışarı çıkmaması için olduğunu zannederken Shmuel onların insanlar için olduğunu bilir.

Zamanla Bruno her gün Shmuel ile oynamak için tel örgülerin yanına gider ve giderken arkadaşına yiyecek götürür. Anlam veremez neden top oynamanın yasak olduğuna, o sadece bir toptur ne de olsa... Günler geçtikçe Bruno daha fazla soru sormaya başlar, aldığı cevaplar yahudilerin şeytan, beceriksiz ve kötü olduklarıdır. Fakat Bruno bu nitelikte hiç yahudi görmemiştir ve kafasında bu tiplemeyi oturtamaz. Babasının gittikçe sertleşen davranışları babayla duyulan gururu sekteye uğratır. Yahudilerin yakıldığını öğrenen annenin babaya karşı soğuk davranışları, abla Gratel'in artan nazi hayranlığı evde büyük gerilim yaratır.
Bruno ve Shmuel birbirlerine daha çok bağlanmışlardır. Bir plan yapalar. Bruno Shmuel'in getirdiği pijamaları giyerek tellerin diğer tarafına geçmeye karar verir. Bir kürekle tellerin yanına giden Bruno önce Shmuel'in getirdiği çizgili pijamaları giyer ve kazmaya başlar. Kampa girdikten sonra Shmuel'e söz verdiği gibi kamp içinde birden (!) kaybolan Shmuel'in babasını bulmaya giderler. O anda Alman askerlerin yahudileri kurban etme vakti gelmiştir. Ve itiş kakış bir grup kişiyi malüm sona doğru sürüklerler tabi ki Bruno'da içlerindedir. Bir kapı vardır. Sürgülüdür... Kapının ardında giysilerini çıkartmış insanlar vardır... Ve çocuklar da o kapının diğer tarafındadır... Yanız aynı tarafta ve beraber...


John Boyne'nun kitabından uyarlanan filmi Mark Herman yönetiyor. Filmin başrollerini 1997 doğumlu Asa Butterfield (Bruno) ve 1998 doğumlu Jack Scanlon (Shmuel) paylaşıyorlar. Çok da iyi ediyorlar. Film geçen gün bahsettiğim The Reader'da olduğu gibi İngilizce. Almanya'da İngilizce konuşan katı milliyetçi naziler olduğunu düşünmek dahi kişiyi kahkahaya boğacak cinsten bir yönetim fiyaskosu.

4 Mart 2009 Çarşamba

Rachel getting married

*Spoiler


Rachel getting married 2008 yılı yapımı Jonathan Demme filmi. İzlemem gereken çoğu filmden daha ön sıralara geçmesinin tek sebebi ise saçları bir hayli kısaltılmış, elinde sigarası ve melankolik hali ile bir bağımlıyı canlandıran Anne Hathaway. 9 ay boyunca rehabilitasyon merkezinde kalan ve bu süre sonunda eve dönen Kym, kardeşi Rachel'in düğününe yetişir.

Kym bir esrar ve hap bağımlısıdır ve ailede davranışı yüzünden güven sarsmıştır. Düğün arifesi sebebi ile ev kalabalıktır, düğün kutlaması yapılır.Yemekler yenir, şarkılar söylenir ve herkes teker teker Rachel ve Hawai'li Sidney hakkında konuşur, hikayeler, anılar anlatır. Bu durum zarfında Kym yine herkesten farklı hisseder. Dışındadır herşeyin. Asiliği ve farklı hissetmesi yüzünden belki de sevilmeyen birisidir. Bunun ezikliğini hisseden Kym'nin düğün yemeğinde Rachel için yaptığı konuşma beni çok etkilemiştir.

Anne babasının boşanmış ve her ikisinin de başka kişilerle birlikte olması Kym'in deyimiyle işlevsiz ailesi içerisinde istenmeyen ve horgörülen Kym, bunun yanında onu sevmeyen abla ve anneye fakat kızlarına deli olan dehşet bir babaya sahiptir. Baba her daim orta noktayı bulma derdinde maymun olan tiplerdendir fakat bu durum asla yeterli gelmez çünkü Kym sevilmediğini ve kabul görmediğini benimsemiştir. İstenmediğinden ise tamamen emindir.

Bunlar olurken düğün esas kızımız için felakete dönüşür. Kardeşinin bulunduğu arabayla kaza yaparak onun ölümüne neden olan Kym için mutsuzluk yalnızlığına saklanmıştır. Her daim yaptığı hatayı yüzüne vuran bencil ötesi ablası Rachel'ın sadece kahrolası düğününü düşünmesi ve Kym'in varlığından büyük rahatsızlık duyması da Kym'in hayatını çekilmez kılar. Bazı bazı gözyaşlarına boğulmuş Anne Hathaway bunu bize çok güzel bir oyunculukla gösteriyor. Böylesi bir performans beklemiyordum kendisinden itiraf etmem gerekirse.

Filmin buruk yanları kadar eğlenceli anları da vardı. Mesela Sidney ile kızların babasının bulaşık makinesine en çok bulaşığı en kısa sürede yerleştirme bahsi, yaşanan curcuna.

Film hareketli kamerayla çekilmiş, geneli yakın çekim ve sanırım arada el kamerası kullanılmış. Bu da filme inanılmaz bir doğallık ve sempati katmış. Bana kalırsa filmi seven kadar sevmeyen ve bunalanlarda olacaktır. Her kesime hitap etmediğini düşünüyorum.

Ve ayrıca; her telden soundtracklere sahiptir. Bayıldım dım dım...