21 Eylül 2007 Cuma

Millet Olmuş Kepaze

3 yıldır günün değişik zamanlarında işyerimin dış kapısından ofise kadar yürüyorum. Daha doğrusu genel olarak güruh halinde yürüyoruz. Siz hiç sürü halinde bir kaldırımdan 200m kadar yürüdünüz mü? Belki bu mesafe daha fazladır şimdi gözümde kestiremiyorum. Ve şöyle de bir koşul var; kaldırımdan inmek sarı kart görmeye bedeldir. Haydi ardarda yürüyün bakalım. Kafile misali.

Ne anlatmaya çalışıyorum bilmiyorsun tabii... Yavaşız kardeşim. Benim milletimin insanları y.a.v.a.ş. Bu işyerinde benim sinirlerimi hoplatabilen yeğane durum budur. Beni strese sokan, uyuz edendir. Yavaşız. İşe gelişimiz, YavaŞ. İşten çıkışımız YavaŞ. Yemeğe gidişimiz ve yemekten dönüşlerimiz YavaŞ. Peki biz toplum olarak bu yavaşlık ve miskinlikle nasıl gelişebiliriz? Herkes hayattan bezmiş. O 200m'lik yolda ellerinde çekirdek olsa bu millet çitleye çitleye, deniz kenarında dolaşan gönüladamı misali yürür gider yemin ediyorum.
Hızlı olmalıyız arkadaşlar. Yürümemiz dahi hızlı olmalı. Hep bir yerlere yetişmeliyiz. Zaman artık çok kıymetli. Hem özel hayatta hem de iş hayatında boşa harcayacak vaktiniz var mı zannediyorsunuz? Hayır! Yanılıyorsunuz.


Bir ikinci konu ise otobüsler. Düşünün ki bir işyeri servisi otobüsünde gününüzün 2 saatini geçirmektesiniz. Gayet düzgün vaziyette gidip tünemektesiniz bir koltuğa. Sabahın körü. Ayının biri [ ayı diyoruz biz bunlara kusura bakmasın gerçek ayılar] geliyor. Zıplayarak atlıyor önünüzdeki koltuğa. Sanki uçuyor mübarek. Poposunu koltuğa koyduğu anda harttttt! diyerekten arkasına yaslanıyor kalas. Yetmiyor tabii bu bir de koltuğu yatırmalı geriye doğru. Evindeymiş gibi... Rahata ermeli yavşak. Bu ne demek biliyor musunuz? Saygısızlık. Biz millet olarak saygısızız. Bunun başka bir açıklaması varsa da benim terbiyem müsaade etmez. Bu saygısızlık karşısında rahatsız olan kişi ise bu hanzoyu uyarır ve rica eder koltuğa insanca oturması hususunda. Ne olur? Bu kahvehaneden çıkmış angut kişi ters ters bakar ve koltuk arkalığını biraz öne alabilir. Ama birazcık. Pislik ya... Yapar.. En sonunda saygılı kişi de zıvanadan çıkar ve sidik yarıştırmaya başlarlar. Kişi dizlerini koltuğun altına doğru dayar ve koltuğa bastırır. Bütün yol böyle giderler. Bu nasıl bir durumdur açıklar mısınız?


Bana kalırsa "insan neden durup dururken katil olur?" sorusunun en iyi uygulamalı açıklamasıdır. Yakından görmek için buyrun bizim servisimize binin.

19 Eylül 2007 Çarşamba

Aynı Özge Gibi

Bu Janis Joplin.

Bu resme baktığında ne görüyorsun? Hani sanki bir festivale gitmiş hippi bir üniversiteli kız gibi değil mi? Arada otunu çeker, her daim birasını yudumlar. Kafası iyi olunca kumsalda kısacık şortuyla dans eder. Nerede uyuduğunu, nasıl yattığını hatırlamaz sabah kalktığında... Aynı Özgem gibi derim bazen... Özge canım! Sen bilmezsin. Benim İstanbulda oturan mercimek çorbam.




Özge'yi herkesin tanımasını isterdim. Ama herkesin. Hani bazen insanlar birbirlerine; canım, tatlım, bebeğim, aşkım, hayatım, şekerim falan derler ya... İşte Özge'ye arada bu kelimeleri kullanırım ama hiç sahte olduklarını düşünmedim. Bir kez bile... Kalbimden gelip parmaklarıma giden harfler bütünü bunlar. Karşılıksız, beklentisiz arkadaşlığımız hımm! kaç yıl oldu unuttum! Cidden unuttum. Mesela, ondan burda asla bahsetmem, arkadaşlarım kim olduğundan habersizdir, sevgililerim keza öyle... O benimdir sadece... Derdimi sıkılmadan, bıkmadan, kızmadan, beni terketmeden dinleyen tek kişi Özge. Bana tahammülün ne kadar zor olduğunun bilincinde olduğumdan Özge benim için özel. Janis diyordum, Joplin diyordum, Özge diyorudum... Başına buyrukluk, umursamamazlık, normların dışında yaşamak, aşka bakış açısı, tutkusu, içki içişi, yaşadığı aşk, dengesi, düzeni, gelecek planı, geçmiş zamanı, kaderi, adımları, cesareti, özgüveni, insanları idare edişi, asla kırmaması, kırıldığını belli etmemesi, üzmemesi... Tüm bunlar beni ona öyle çok bağlamış ki; iki ay görüşmesek sanki bir saat önce ayrılmışız tribiyle başlarız yeniden yeniden yeniden.


" Gece, Melek ve Bizim çocuklar "


Özge'nin resimlerini buraya koymayacağım. Onu bilin, tanıyın istemiyorum şimdide napıyım yani.... Ama Janis var özge'yi görmek istiyorsanız ona bakabilirsiniz. İçindeki asiliği, tutkuyu, bıkkınlığı, sevinci göreceksiniz.


Bu yazıyı dünyada karşılıklı içip, sarhoş olmayı en çok istediğim kişiye ithaf ediyorum.

18 Eylül 2007 Salı

Sağ Gözüm Hala Kapalı

Son üç gündür aile boyu mide ağrısından kıvranmaktayız. 3 koca gün. Doktorluk olduk en sonunda. Neden olduğu konusunda bir fikrimiz yok. Midedeki bu yanma hissi beni öldürecek. Bir kere günlük yaşamı kesinlikle engelleyen bir rahatsızlık bu. Talcid hakgetire. Süt, ayran, çorba, kahve, kola, soda, su, nescuiq, ıhlamur, rezene... Hepsini sömürdüm ama yine de geçmemekte... Sonum ne olacak bilmiyorum. Daha doğrusu sonumuz ne olacak onu bilmiyoruz.


Eğer ki hala mevcut imânımla bir ateisti öldürsem, onun cehenneme gidişini izlemek bana nasıl bir zevk verir? Bunu merak ettim sabah 0725 itibari ile. "İyinin ve kötünün Sırat köprüsündeki düellosu" adıyla yeni dönem dizilerini dahi sollayabilir diye düşünüyorum. En azından Selena'nın bir gerisinde reyting alabilir.


Dün cici Elif'le kalan imânımı da hiçe sayarak öğleden sonra sigara tüttürürken kadınlar ve topuklu ayakkabıları hakkında konuştuk. 150m yol yürüyemediğim için giymeyi reddettiğimi itiraf ettim ona... Ayrıca, ayaklarımda olan tanımsız bozukluk sebebi ile -kabıvurulması yaşamaktayım. Sabah kalktığımda dolabın kapağını Harry Potter'ın oda arkadaşıymışçasına, bir sihirle karşılaşacakmışım gibi açtım ve o siyah topuklu ayakkabılarımı aldım. Giydim. Çok güzel oldum. Şu an iki ayağımda toplam 5 + 4 = 9 adet yarabandı mevcut olmakla birlikte 0 ayak burkulması yaşayarak oturdum işyeri masama... Bu bir zaferdir.


Annem sabahın 0630'nda ardımdan ılıksütle koşmaya başladı. Zorla içirdi. Aslında önce yatağımın yanına geldi oturdu. Kafamı kaldırdım. Sağ gözümün kapakları yapışmıştı. Açmaya çalıştım hayır! açılmadı.. Sütü biraz içtim. Annem "hadi kızım aç artık gözünü" cümlesini ikinci tekrar edişinde ve üst dudağım ılıksüt olmuşken hala sağ gözüm kilitliydi. Suyla açmayı başardık. Nazar var kesin nazar...


Böyle diye diye annem 1 ay sonra olacak doğumgünü hediyemi şimdiden aldı. Dayanamaz bilirim aldığı gibi verir -ki kızanı sevinsin. Beyaz altından bir adet işlemeli, taşlı, pırlantalı, elmas işli, koyu renk kısımları zümrüd olan bir adet gerdanlık dermişimmmmm... Tabii ki hayır! Sadece işlemeli bir adet nazar boncuğu kolye almış... Haftasonu da baba kız çıktığımız alışverişte babam bana cam üzerine işli turuncu bir nazarlık almıştı... Anne-baba yarışına bak...Tamam tamam ikinizi de sevmekteyim. Ehha..

Kendini beğenmiş kadınların yolda yürürken birden kaynar su bulunan bir kuyuya düşmelerini temenni ediyorum şahsen ben. Istakoz misali... 8 gözlü canavar dev süzgecinin daldırdığında ziyafet çeksin istiyorum. Onun da beslenmeye ihtiyacı var.


Ve evet deliriyorum.

Edit edit, söylemeyi unuttum. İki gündür Keremcem'i görüyorum. Ölmek yada ölmemek işte bütün mesele bu...

An itibari ile Özlem bana Nazar Duası göndermiş....

اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنً وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْناً وَإِن جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ
بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُو

Aha da bu... Amin! Özlem. Her halde iyi bir şeyler söylüyordur.

15 Eylül 2007 Cumartesi

Bıçak Sırtı

Bugün Youtube'ta dolaşırken televizyonda reklamını gördüğüm Bıçak Sırtı isimli diziye takıldım. İlk bölümüydü ve ben izlemeye devam ettikçe ortaya güzel bir iş konulduğu fikrine ulaştım. Başrollerin bu kadar sağlam olmasıydı belki de beni etkileyen. Mehmet günsür [ilk başta yazmakta direttim], Fikret Kuşkan, Erkan Can, Nejat İşler, Melisa Sözen ve Vildan Atasever çok iyi iş çıkartmışlar. Tebrik ederim.

Ben diziden her nekadar "balık sırtı" diye bahsetsem de mutlaka izleyin. Pişman olmayacaksınız ..Ehehe.. Reklamları izlediniz. Yine bekleriz [:P]

14 Eylül 2007 Cuma

Çöp-Şiş ve Şirince

İki yazdır her tatil dönüşümüzde uğramadan geçmediğimiz Selçuk'un Şirince köyüne vardığımızda Efes'in sıcaklığı hala sırtımızdaydı. Köyün serin sokaklarında bir tur atarak Eski Sinema şarap evine vardık. 6 şişe şarap, 4 adet sabun ve bolca zeytinyağı aldıktan sonra mekanın tam karşısındaki restauranta oturduk. Geleni geçeni izlemek ve tabiki çöp-şiş yemek için. Porsiyonları küçük olsa dahi Şirince ekmeği [ekmeğin adı fırınlarda bu şekilde satılmaktaymış] ile zeytinyağına bana bana yemek ayrı bir keyif. [Ben zeytinyağı sevmeyen biriyim ayrıca, iştah bir açılmış o anda kendimi kaybettim]

Bilenler bilir, ben yemek yapmayı bilmem, yemek tarifinden anlamam, aklımdakini tabakta sunamam... Bu yüzden de gittiğim yerde yediklerimi de tam anlamıyla anlatamam. Tıkanıp kalırım. Yani yediğim zeytinyağı aynı evinizde olan zeytinyağından farksız. Yediğim çöpşişte evde mangalda çok rahat yapılıp, yenilebilir... Anlatamadığım için fotoğraf çekmeyi daha mantıklı buluyorum sevgili okuyucu. Al sana fotoğraf. Anladığını bana anlatabilirsin herhalde...



Acıktınız değil mi?

Bunlar da Güzel Şirince fotoğrafları...









Bana kalırsa 15 gün boyunca, sanki devamlı bu küçük köyde yaşıyormuşçasına kalınmalı burada... Sabahları sağlıklı bir kahvaltı yapılarak güne başlanmalı. Keşfe çıkmalı yürünerek yangına yenik düşmemiş ağaçlıklar... Gece serinde sıcak şarap içilmeli... Belki yaşantımızın bir 15 gününü burada geçirmeliyiz. Yada ben geçirmeliyim sizleri bilemiyeceğim.

Facebook = Puzzle

Kuzen Duygu beni Facebook isminde bir siteye davet ettiğinde üye oldum ve siteyi çözemedim. Ciddi karman çorman, garip bir yer gibi geldi.. Hala da geliyor. Bir tür arkadaşlık sitesi diye düşündüm ve siteye uğramadım. İtiraf ediyorum. can sıkıntısı mıdır nedir bilmem üç gündür kurcalıyorum. Meğerse benim internet alemindeki tüm akadaşlarım ordaymış. Öleşaşırdım yaniii... Yine can sıkıntısında puzzle sayfasını keşfeyazmamla gözlerimin kan çanağına bürünmesi aynı zamana denk gelir nedense (!) Zamanla yarışan bir iki aklını kaybetmiş haricinde çok güzel bir bölüm bu puzzle zımbırtısı... İnsan sıyırıyor yavaştan... Bendeniz yavaş yavaş sakin sakin parçaları birleştirip resmi tamamladığımda sen de25 ben diyim 45 dakika falan sürüyor tabii... Skorlara baktığımda [-ki bunu sonradan farkettim] adam 1:50 dakika gibi bir sürede çözmüş. Anlayamadım nasıl çözülüyor bu kadar vakitte fakat hiçbir şey yapmasanız dahi mutlaka üye olun ve puzzle yapın... Çok eğlenceli bir meret...

13 Eylül 2007 Perşembe

Sen Olsaydın!..

Tur rehberinin sesiyle gözlerimi açtığımda gitmek istediğimiz yere varmıştık. Her tarafta otobüsler yolcularını indirmeye başlamıştı bile. Gözlerimi gökyüzüne çevirdiğimde beyaz bulutlar ve aralarında mavilikler muhteşem şekiller oluşturmuşlardı. Paris demek burasıydı... İçimde öyle bir sevinç balonu oluştu ki patlarsa kahkahayı basabilirdim bu kalabalıkta. Rahattım.. Cokuluydum... En güzeli Fransızdım... Musée du Louvre karşımdaydı işte... Evim gibi.. Büyü gibi...

Yürümeye başladık. Burada olmak, yaşamak çok güzeldi... Herşeyi unutmuş gibiydim... Bir an beynimi zorladım ve evet! Beyaz pamuktan bir kütle vardı geçmişin yerinde... Yaşasındı!

Bir sürü minik araba geçiyordu yanımızdan... Rehber susmuş hiçbir şey anlatmıyordu... Gözleri "İşte Louvre orada... Bakın, tadını çıkartın..." der gibiydi... Tatlıydı evet!... Fransa'nın havası bile şekerliydi... Güneşi yakmayan cinsten...Nemi yok... Bir an grubumdan ayrılarak ters yöne gitmeye karar verdim. Onlara elveda dedim içimden... Bir daha dönmeyecektim doğduğum yere...

Coşkumdan koşar adım ilerlerken kendimi Seine Nehri'nin kenarında ilerlerken buldum. Devasa, muhteşem binaları izledim. Ait olmak! Buydu benim aitliğim... Oturup izlemek... Sahiplenmek... Tüm binalar benimdi... Nehir benim... Chateau Versailles benimdi... Sadece benim... Bu ülkedeki tüm bohem tablolar, tüm romantik kanepeler, mobilyalar, tüm ortaçağ şatoları, şömineleri benimdi... İşte Seine Nehri'nin kenarında ben ...otururken bunun keyfini sürdüm...

Birden aklıma Notre-Dame Katedrali geldi... Şükretmem gereken biri vardı... Küçük bir taksiye atladım... "Notre-Dame cathédrale, s'il vous plaît "... Taksici yüzüme kuşkuyla baktığında ben de dikiz aynasından kendime baktım... Her şey komikti... Paris'te kaybolmak dünyanın en eğlenceli luneparkında olmaktan daha keyifliydi inanki... Taksiden indim ve renklerin ne kadar pastel olduğunu gördüm. Aynı filmlerde gördüğümüz gibi... Eskitilmiş görüntü.. Böyle olmalıydı tabiki burası bir Katedraldi... 2007'nin pis parlaklığı olmamalıydı taşlarında...

Bu şahane mekanda geriye asla ama asla dönmeyeceğime, daha önce canını yaktıklarımı ve canımı yakmışları asla görmeyeceğime, duymayacağıma yemin ettim...

Karnım acıktı evet.... Herşey eskiye mi dönmüştü ne? Guruldayan bir mide için çok şey feda edebilirdim daha önce... Ama artık buna gerek yok... Keyifle yürürken bu güzel an için en özel yeri seçmem gerekiyordu... Ve Le Procope bunun için en iyi yerdi kanımca. Beni kapıda karşıladıklarına inanbiliyor musunuz? Hahaha :D Bu dünyamın en güzel günü olmalıydı... Kibar garson en tanınmış köşesi olan Voltaire'in masasına buyur etti beni... "Bonjour madame" ... Demiştim dünyanın en güzel günü diye... Yemeğimi şehri gören terasında, tüm kibarlığımla yerken ben, gece opera izlemek istediğime karar verdim. Ne de olsa tüm operalar benimdi. .. Sadece benim...

Herşeyi geride bıraktığım gün bugün... Fransa'ya taşındığım... Daha da çocuklaştığım... Şımardığım... Ben her nekadar servisimle iş yerine gelerek, kendimi tanıttığım kartımı okuttuysam da şu dakika... Emin olun ki aklım hala yediğim hayali robespierrede. Gerisinin, gerçek yada hayal benim için hiç bir önemi yok...

Hayal kurmak bazen kişiye verilmiş en büyük armağan gibi hissettiriyor belleğini.

12 Eylül 2007 Çarşamba

Kahvaltı Vakti

"Uykusuz" dergisinin ikinci haftası ve ben bu sabah kalkıp koşa koşa ona sahip olmak için gazeteciye gittim. Aradım taradım yok dergi. Sordum, "geldi" dedi bayi. Aradı... Tee en arkalardan çıkarttı dergiyi... En arkadan [Komplo var kesin]... Dedim ki en çingene halimle; "kardeşim, bu dergi daha yeni çıkan bir dergi. Lütfen ön sıraya koyar mısınız, tanıtıma ve görülmeye ihtiyacı var." Sanki babamın dergisi[Oha!]. Hayret bir şey. Ben sayfaları karıştırırken bu hafta açılışı Engin Günaydın'ın "Kahvaltı Vakti" köşesiyle yapmaya karar verdim. Geçen haftanın rahat yazılmış yazısı yine antidepresif halde karşımda duruyordu. İki kez okudum yazısını. Öyle tatlı bir tembellikle ve olağan yazıyor ki; kendimi buldum orada [Yuh!]... Belki de ben oyumdur ne biliyim.. Bu halim de belki sırf Engin yüzündendir. Ehahah...
Diyor ki usta;

"Bir yol var, upuzun akan...yürümek iyi gelir...yürüyorum..ben nereye gideceğimi bazen bilemem...o anda aklıma hep şu gelir, keşke çiğdem olsaydı...ben İzmirliyim...çekirdeğe çiğdem, derim.bide aklım karışıktır..izmirli değilm aslında..dedim ya aklım karışıktır benim..karışmak isterim ben hayata.. Üç kelimeyi insan yanyana getirirken neden korkar?..halbuki topu topu üç kelime..üçlemelerim vardır benim..sinemayı çok severim..ağır abi gibiyimdir sinemada..öyle ağır hikayeler yazarım ki, milletin dudağı uçuklar...sinemacılar geldi aklıma..ne kadar da güzel çalışıyorlar....onu oraya koyuyorlar sonra onu buraya koyuyorlar...sinemacılardan nefret ediyorum...sinema makinesi vardı bizim...Hurdacıya satmak istedik...adam, yok, dedi...ben bunu, dedi, nereye koyuyum, dedi...taşıyamam, dedi...halbuki biz orda sinemanın çöküşüne üzülüyorduk...uyumuşum...


Sabah 08:46
Kalbim kırık uyandım...böyle zamanlarda şöyle düşünürüm, madem kalbim kırık,dondurma yiyim, derim...dondurma yiyirum...laz olurum bazen..lazca konuşurum...bakkalla çakkala Haçan, derim..beyaz peynur var midur? derim..kovar beni bakkal, ama ben hiç bozulmam..bazen bozulmam ben...kendime derim ki, Haçan,sen hiç bozulma...dedim ya, bazen laz olurum...zaman durdu yine...böyle zamanlarda uyurum..


Sabah 11:00
Uyandım...esnedim..kedi hareketleri yaparım ben sabahları..iyi gelir..onların ki kebap..yaşantıyı iyi bilirler..onlara bakarım..tırmık yerim..kediler iyidir aslında, bakmayın siz..misal kediyi beşinci kattan aşağı atın, hemen ölürler..ilginç değil mi? uzun süredir televizyon açmıyorum...sevmiyorum televizyonu..eski bir televizyon bendeki..belki değiştirirsem severim..sevdiğim şeylerle bağlantı kurmayı çok severim...ITT markasını hatırladınız mı?..İşte o televizyon var bende..37 ekran..sonra o marka satıldı...yanlış hatırlamıyorsam, şeye satıldı...bıyıklı bir adam vardı ya, ona...o da markayı aldıktan sonra havaya girdi ve işi batırdı..havaya girmek ne kadar güzel bi duygudur..severim havaya girmeyi..dediğim dedik çaldığım düdük, dersiniz...bir şey dediklerinde, hadi canım! benim dediğim doğru, dersiniz..çok güzel bir duygudur aslında bide çok güzel kadınlar, çok güzel havaya girmiş insanları çok severler...hemencecik de aşık olurlar...büyük saadettir bu...sevgilim bu ne?..sevgilim şunu gördün mü?..siz de dudağınızı büzerek anlatırsınız..yavrucuğum şu şudur bu budur, diye...sonra işleriniz batar...sevgiliniz de sizi hiç sevmez...


İleriki zaman
Size bişey sorucam...martılar iki türlü mü işer?..bir işemek, ikincisi kaka...hadi kakayı biliyoruz...balkonda yine düşünürken,dalmışken, önemli düşüncelerle temas kuracakken, martı işedi üzerime..suluydu..kıvamı sert değildi...şaşırdım..herşeyi bilen adam olarak şaşırdım...çünkü bu bilgiyi bilmiyordum..hemen araştırmaya giriştim...internet, ansiklopedi, nevyork Kütüphanesi, milli piyango...Yok! yok! [Burda yarıldım ben abi]..bilgiye ulaşamadığım zaman, bildiğiniz çıldırırım...bağırmak, çağırmak gelir içimden...bildiğiniz bilgi hastasıyım...uyumuşum...
Ayrılıklar beni çok üzer...sevgilimle buluştum..uzun süredir söylemeye çalıştığım bi mevzuyu açmak istedim...açtım da..dedim ki, ben artık eşyalarımı topluyorum, gitmeye karar verdim, üzülmeni istemem...bak böyle böyle, derim..o da bana, deli mi ne, der...ne dediğini anlamadım, der...biz beraber miyiz der.. der de der..ben bazen ilişki yaşadığım kadınlara ilişkimi söylemem.. kendi başıma yaşarım..sonra da basarım tekmeyi..böyle yaşamayı severim..


Akan zamanı bölmeyi çok severim...arasıra girerim, genişlettikçe genişletirim..bilirim ki burada bilgi var...hem de yeni...daha önce görmediğim duygularla karşılaşırım...işe yaradığını düşünürüm...tek bi bilgimi yani öğrendiğim, tekrar ettiğim?...yoksa kapalı yerdeki bilgi mi?..yaşadığım beynim, benim beynimse, neden hepsine ulaşamıyorum...bilim adamlarının anlattığı, harika beynim nerde?..ileri geri...ileri geri...ileri geri..bigün bulacağım...ileri geri...ileri geri.."


İşte aynen böyle demiş Engin abim. Haklı değil mi? İnan ki haklı... Belki de bugünkü ruh halimi en güzel anlatan adamı ayakta alkışlıyorum.

Saygılar, hürmetler...

Her Yer Baloncuk

Küçüktüm ben... Annem beni köye götürürdü yazları... Canım sıkılırdı... Sıkıntıyı atmam için de bir adet çay bardağı içine biraz su ve biraz da bulaşık deterjanı koyardı. Köpürürdü bu iksir.. Bir de elime tahta bir mendal verdimmiydi... Ehaha... Değmeyin keyfime... Bir sürü baloncuk... Güneşin renkten renge soktuğu balonlar... "Pıt" diye patlarlar....


Fotoğrafı buradan aldım

11 Eylül 2007 Salı

Su Hayattır, Azalmasına İzin Vermeyelim

Hürriyet Gazetesi Kelebek Ekinde gördüğüm bu haberi sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü güzel bir konuya değinmişler...Susuzluk...Verilen mesaj da şahane..Her neyse... Okumak için linke tıklamanız yeterli olacaktır.
Asıl dikkatinizi çekmek istediğim nokta; şu güzel fotoğraflardır. Bana göre su altında bu tarz çekilmiş fotoğraflar inanılmaz estetik olmakta. Bence muhteşem. Ben de istiyorum böyle fotoğraf çekmek ve çektirmek. Tekniği ile ilgili bilgisi olan var mı acaba?

Çalışınca Olmuyor-muş

Pazartesi günü Değirmendere'den İzmit'e dönüşümde pek sevgili belediyemiz Hastane yolu durağı üzerindeki üstgeçidinin yarısını yıktığından minibüsten bir önceki durak olan Real'de inmeye karar verdim. Amacım biraz alışveriş yapıp öyle evime gitmekti. Ben üst geçide yaklaşmaya başladığımda bir hareketlilik gördüm geçitte. Vinç, kamyonlar, işçiler vs... Evet! Belediyemiz üst geçidi yıkıyordu. Bununla ilgili ne "çalışma yapılmakta" tabelası ne de "dikkat" tabelası vadı çevrede. Konu yoldan [E-5 diyoruz biz buna] karşıya geçmek için bir adet yan yol, bir adet demiryolu, iki adet de anayol geçmek gereklidir. Yolları birbirinden ayıran bariyerler ise insanı felakete sürükleyecek cinsten betondur.


Kendime bir karşıya geçiş planı yaptktan sonra ilk önce demiryolundan geçtim. Yanımda da lazdan bir teyzeyle beraber. Konuşmasından pek bir şey anlamadım fakat bana poz vermekten de geri durmadı asla :)

Tren durağından yola inebilmemiz için dâhi belediyemiz bir adet sallanan tahta merdiven inşa etmiş. Bu merdivenleri düşmeden inmeyi başarırsanız size bir de delik açmışlar demir parmaklıklardan. Ama önce merdiveni başarıyla inerek tüm puanları jüriden toplamanız gerekiyor. Dikkat yani!


Diyelim ki; demir parmaklıklardan da geçmeyi başardınız ve alkışı hakettiğini düşündünüz fakat hiç ses yok etraftan. Tabi olmaz. Çünkü daha vinç ile kamyonun arasından geçerek anayol kenarına ulaşmanız gerekmekte. "Nasıl olur?" demeyin. Önemli olan şey; vincin üstgeçit trabzanlarını sökerek kamyona doldurması sırasında parmaklıkların sizin kafanıza düşmemesini sağlamaktır. Bu nasıl bir rezilliktir? Ne bir iş güvenliği ne çevredeki insanların can güvenliği, hiçbir şey yok. Tamam geçtiniz mi bu etabıda? Nihayet sizin gibi yarışın bu bölümünü tamamlamış grup arkadaşlarınızın yanına ulaşabildiniz. Tebrikler! Şimdi ikinci bölüme yani "karşıya geçemeyen ölsün" oyununa geldik. Önce karşı kıyıdan gelen rakiplerimizi izledik. "Çalışınca oluyor" destekçisi hanımteyzeler güne gitmekteler ve eh günsahibiev karşı kıyıda olunca birden uzun atlama becerilerini sergiliyorlar. Dikat edin bana poz veren laz teyze kanguru gibi sekerek yolu yarılamış ve dönüp bana poz vermiştir. Canım yahu!




Demem o ki; aynı zaman diliminde, arasında 200 m bulunan 3 adet üstgeçidi hangi engin bilgiye sahip belediye çalışanı düşünmüştür? Düşündüğünü hangi aklı selim belediye başkanı onaylamıştır? Yap emrini alan müteahhit firma neden " yahu kardeşim şimdi biz bu üstgeçitleri aynı anda yapmaya çalışıyoruz, fakat bu insanlar nasıl karşıya geçecekler? Dur biz bir trafik polisi dikelim buraya. Yayalara geçiş izni versin bari başımız belaya girmesin" dememiştir? Sizin hiç aklınız yok mu? "Çalışınca oluyor" yazmak çok basit, al ben de yazdım. Fakat yaptığın şeyi neden layığıyla yapmıyorsun?

Acaba ben karşıya geçebildim mi? Merak ediyorsunuz değil mi? Geçtim. İlk gelen nereye gittiğini bilmediğim sarı bir minibüsü durdurdum. "Beni bir sonraki üstgeçitte indirir misiniz?" dedim. Para da vermedim. Diğer geçitte indim ve geriye doğru yürüdüm. Şimdi düşünüyorum da oylarınızı verdiğiniz şu belediye, kolları sıvamış bilmemkaçyüzbininci kez yolları yaparken, bir şey yapıyormuş gibi gözükmeye çalışırken, önce değeri insana vermesi gerekirken, bir acele, dikkatsizlikle iş yapmakta? Halkın hayatının hiç değeri yok mu? Yapma kardeşim yollarımızı. Çimen ekme, Hollanda lalesi getirtme, suyu boşa harcayıp devamlı sulatma yapay çimleri. İstemiyoruz. Biz güvenli yaşamak istiyoruz. Hepsi bu. söyleyeceklerim bu kadar Hakime Hanım!

Gereğini için arz ederim!


10 Eylül 2007 Pazartesi

Les Serment Des Limbes

"Ne mutlu acı çekenlere: Göklerin krallığı onlara ait"

Gün içerisinde, kendi kendime verdiğim yeminimi bozarken ben aynanın karşısında...
Sallana sallana dolanıp büyük bir alışveriş merkezinde, hamburger yerken ben...
Gördüm beklediğim kitabı...

Şeytan Yemini...

Kıydım 25 YTL'me... Benim oldu... Grange'in önceki diğer tüm kitapları onu görünce sevindiler... İlk sayfalarından da anladığım üzere aynı üslubla yazılmış, heyecanlı ve bol soru işaretleri barındıran, Kızıl Nehirler, Leyleklerin Uçuşu, Kirli Kan gibi yine kıpkırmızı bir kapağa sahip Ağustos 2007 doğumlu kitabı.


www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al


Bana göre Jean-Christophe Grangé Okunmadan ölünmemesi gereken bir yazardır. Ayrıca karmaşık beyinlere pek bir iyi gelmektedir.

Küçük Kurbağa Kuyruğun Nerede

Şu son 3 haftadır hayatım bir pandomim gösterisinden farksız. Zaman zaman inanılmaz komik... Uçurumun kenarında bir ileri bir geri sallanıyorum umutsuzca... Öfkemin esiri oluyorum kimi zaman ve ben ayaklarımla yeri tekmelerken acıyor tabanlarım. Koskocaman bir yalanın ortasında kelebek stil yüzmeye çalışmam neden herkese garip gelmekte?.. Cümlelerden anladığınız şey nedir sizin ? Evet! Herşey için seni suçlamak beni rahatlatıyor. "Tüm suç senin, eğer ki gitmeseydin bunların hiç biri olmayacaktı. Ben yine kendime saygı duyuyor olacaktım. " İşte bu replik, elinde hamburger tepsisiyle masaya doğru yürüyen kızın aklından geçenler...

Kimsenin beni anlamsını beklemiyorum. Fakat insanlar beni anlamak için çaba sarfediyorlar. Ben sadece kendimi anlamaya çabalarken bir de anlayamadığım "beni" sizlere anlatmaya uğraşıyorum... Ve yoruluyorum. Yorgunum. En olmadık absürd durumlar için kendimi sorumlu hissetmekten sıkıldım. Sıkılmaktan da sıkıldım. Düşünmekten, anlatmaktan, gülümsemekten, çalışmaktan, uyumaktan, konuşmaktan, yazmaktan...

Kişinin kendisini feda etmesinin bir anlamı var mı? 25 yaşında kim kendini ne sebeple başkasının mutluluğu için feda eder? Cennete gider mi? Cennet kapılarını açar mı? Emin değilim. Her ne kadar, ben bundan sonrası için kafeste otursam da; günahkarım. Ve bunu her dakika kendime anımsatıyorum. Kimsenin bilmediği inanılmaz günahlarım var. Yüzümü kızartan... Saçma sapan... Hayali... Ama somut...Çocukça.. En büyük günahım; mutlu değilken çok mutluymuş gibi davranmak... İtiraf etsem ya herkese bunu. Kandırıyorum sizleri ey ahali. Hatta siz de kandırıyorsunuz kendinizi.

Herkes terketsin beni istiyorum. Gitsin herkes... Ben yokmuşum gibi davransın. Sanki hergün çatıdan atlayarak ölmeye çalışan , fakat ilk atlayışında öldüğünün farkında olmayan bir hayaletmişim gibi... Bu bile inanılmaz sıkıcı...

8 Eylül 2007 Cumartesi

1981'den Sonra...

Çarşamba gününe denk gelmiş benim doğumum. Annem, onu çok uğraştırdığımı söyler hep. Sabah babayı işe uğurladıktan sonra aklıma doğmak gelmiş birden. '81'in Ekim ayı... Çarşamba günü işte... Büyükbüyükannem varmış anneciğe arkadaş o sıralar. Evde telefon yok tabi. Karşıda bizim bir Hüseyin amca varmış, karşı komşunun o rapunzel gibi saçları olan kızı koşmuş babama telefon etmiş. Babam işyerine gitmeden gerisin geriye dönmüş eve... Ama eve gelmeden de canım dayımı aramış. O da Kamil amcamı. O da Halide teyzemi. O da Nazan Yengemi. O da Erhan Amcamı. [şaka yapıyorum sanıyorsunuz değil mi] ... Biz annemle hastaneye doğru giderken tüm aile dostları da bizi orda bekliyormuş meğer... Annem '81 yılı çok zor bir yıldı der hep... Ama olsun ben doğdum ya o zaman hiç zorluğu kalmamıştır herhalde derim ben de... İlk çocuk... İlk torun... Bu benim. Buna rağmen hiç şımartılmamış ilk çocuk ve ilk torun... Bu da ben...

Annesi çalışan bir çocuk oldum her zaman. Fakat niye bilmiyorum asla kendimi terkedilmiş, dışlanmış hissetmedim. Belirli bir yaşa gelene kadar annemle ve babamla paylaştığımız şeyleri algılayamadım. Kendi içimde öyle bir komite kurmuşum ki yazıcısı da ben... Sözcüsü de... Başkanı da bendim. Onca çocuk içerisinde durup izlemeyi seçtim. Bağırıp çağırmak bana hep saçma gelmişti. Koşmak ise aptallık belirtisiydi. Yani bir odanın içinde neden koşulsundu ki? Ece vardı... İlk öğretmenim. Uzun dümdüz saçları vardı... Hayal edemeyeceğiniz kadar güzeldi bana göre... 4 yaşındaki bir kız çocuğuna göre belki de... Onunla oturup çok konuştuğumuzu hatırlıyorum. Büyük biriymişim gibi anlatırdı... Ve ben de dinlerdim... Sonra tarağını uzatır ve saçlarını taramama izin verirdi. "Ece" Büyünün adıydı benim için. "Anne kardeşim olursa nolur ece olsun adı. Tamam mı?" "Tamam" "Tamam di mi?" "Hımmm!" replikleri çokça geçmiştir anneyle aramızda. Tabi bunun için 8 yaşına kadar beklemem icab etti.

4,5 yaşımdanken her ay annem bana üç adet kitap alırdı. Büyük puntayla yazılmış klasikler... Resimli sayfalar... Her okula gidişimizde önünden geçerdik kitapçının. Artık bir ayin olmuştu içeri girip, kitapları seçmek, boya kalemleri, silgiler, boyama kitapları, defter kapları... Bana göre lunaparktan farksızdı küçücük dükkan. Öyle anlarda anneme tapardım. Elele tutuşup o devasa yolu geçer evimize giderdik. Kibritçi kızdı... Annemin en güzel okuduğu kitap. Acıklı, göğsümü yakardı o kibritleri bitirdiğinde kibritçi kız... Her defasında "Çok üşüdü di mi anne" diye sorarmışım... " Bize gelse ya" dermişim... Hele ki kitabın en son sayfası vardı ki parçalanırdı kalbim, dakikalarca o sayfaya bakardım. karlar üzerinde cenin şeklinde yatmış, başında kahverengi bir atkısı olan, elleri göğsünde toplanmış, çevresine yanmış kibritler birikmiş kız... Ölmüş!

3. yaşgünümü hatırlıyorum. İlk büyük doğum günüm. Amca ve baba bir sürü, rengarenk balonlar almışlardı. Kocccaman bir masayı donatmıştı annem. O gün çok güzeldi annem. Her zamanki gibi masaya o harika menekşelerinden koymuştu. O gün herkes çok gençti... Herkesin saçları siyahtı... Babannem yaşıyordu ve gençti... Kuzenlerim, arkadaşlarım hepimiz çocuktuk... Küçüktük... Çocukluğumun en güzel günü... Ha bir de hacıyatmazım oldu o gün... İnanmazsınız hala durmakta. Ama hiç yatmamakta...

Mahalle çocuğu olmaya karar verdiğim yazdı. Ortada sıçan oynuyorduk... Babamın işten eve gelme saatiydi.. Asla şaşmazdı, asla şaşırmazdım... Aynı saatte, koltuğunun altında günlük gazeteye sarılmış bir ekmek, kravat, ceket, 1987 bıyığı, solcu genç... Birden yolun başında onu gördüm. Her gün yaptığım gibi koştum koştum koştum... Ayağımda sokak terliklerimle... Babam şaşırdı... Beni tanımadı... Boynuna atladım... O da bana sarıldı... Sonra herkes gülmeye başladı. Mustafa [düşmanımdı o] "kızım, baban değil o" diye bağırdı... Değildi... Ulan babam değildi... Mahallenin bakkalından büsküi çaldığım günden çok daha utanmıştım... O gün değişti herşey... Bir daha ve sonraki gün yarı yola kadar koşup, duraksayıp iyice emin olmadan kimsenin kucağına atlamadım.

24 yıl sonra bugün düşünüyorum da; benim için ne kadar zorluklar yaşadılar... Bana kalabalık yalnızlığımı hissettirmemek için ciddi uğraş verdiler... Şu dakikaya kadar... Ben şanslı bir çocuktum... Hem de fazlasıyla şanslı...

Sıkılmadınız mı? Anlatıyım mı daha :) Ehehhe... Ben de hikaye hiç bitmez.. Öyle bir hafıza var ki; detaylı bir biçimde 26 yılımı anlatmaya kalksam bir haftayı beraber geçirmek durumunda kalabiliriz herhalde....

Ölüm Tehtidi Olarak Bakınız; Klima

Bir insan klima sebebi ile ölebilir mi?

Ölebilir.

Kafasına klima düşer ve ölür. Fakat bu çok basit bir yöntem. Ben birini klima yöntemiyle öldürmek istesem bir arabaya oturtup bir güzel bağlarım. Açarım klimayı sonuna kadar. Üfür üfür... Bir süre sonra bu kişinin yavaştan kolları , burnu, dudakları uyuşmaya başlar. Bacakları kilitlenir. Soğuktan gözleri akmaya başlar. Başının üstü buz tutar... Yavaş ve acı içinde ölüme bir örnektir bu. Bana kurulan komploya o kadar çok benziyor ki bu anlattıklarım. Ağustos sıcağında dahi işyeri servisine mont ile binen ve ona sımsıkı sarılan benden başkası asla değil. Bunun yanı sıra montun kollarıyla burnunu ısıtmaya çalışan da benim. Bu süreç hala sürmekte. Maalesef henüz ölmedim ama çok yakında.

Klimaya ihtiyaç duymayan bir insan evladıyım. Hırka giymek için havanın soğuk olmasına gerek yok benim için. Yahut "haydi! yaz geldi kaldıralım yorganları" gibi bir durum da söz konusu değil. Tüm yaz yorganıma sarınıp mışıl mışıl uyudum. Çorap giydim. Bot giydim. Resimde de görüldüğü gibi sahile dahi uzun kollu tişörtle gittim. Çünkü sıcak güzeldir. Keşke bu yazımı 65 yaşındaki ateşli servis şoförüm de okuyabilseydi. Gün içerisindeki ofis klimalarının 10 derecede olması da bir asabiyet sebebi kendimce. Sağlık yönünden bakıldığında klima insanın su içme isteğini sıfıra indiren bir şeytandır! Bel, sırt, boyun kireçlenmesi gibi fiziki tahribat yaratan bir bombadır. Ben bu etkilerin hepsiyle cebelleşirken hala üşümekteyim ve... Bir yerlerden serinlik mi geliyor ne?
Bugüne dair sinirlenecek bir çok konu buldum kendime.
Mesela;
1- Ipod'umun içindeki bütün şarkılar silindi. 740 adet şarkıyı tekrar yüklemeye çalıştım fakat 641. şarkıya geldiğimde evden çıkıp işe gelmek zorunda kaldım. Ipod içindeki şarkı sayısı an itibari ile sıfır!
2- Haftasonu mesai yapmayacağım. 2,5 gün tatilim var misler gibi. Kankam Fth tatile çıkıyor. Benim de başka arkadaşım yok zaten. Evde oturucam sanırsam.
3- Kafam çok karmaşık. Kafam karmaşık olduğu için uyuyamıyorum. Uyuyamadığım için işyerinde uykum geliyor. Kızıyorum kendime. Kendime kızdıkça olmayan iştahım tam geliyorum derken beni terk-i diyar eyliyor.
4- Bir adet bencil gördüm gün içerisinde. Erkekler neden böyle diye yine sinirlendim. Bu zamanda gerçekten ne istediğini bilen birilerini bulmak çok zor. Çevremdeki çoğu insan kısa günün kârı peşinde..Hoş olmuyor yani...
5- Mehmet Ali Birand'ın Çankaya'daki resepsiyonu şen şakrak, güle oynaya hatta utanmasa zil takarak sunmasına uyuz oldum. Evet! En çok buna sinirlendim. Ne önemli bir durum. Vay benim Kanal Deeee'm bin kere cumhurreisin elini sıkan türbanlıyı gösterdin. Soktun gözümüze biz de güldük haberin olsun.
6- Bir şeylerin değerinin çok sonra anlaşılmasına da çok sinirlendim bugün. Hayır! yani oradan bakınca aptal gibi mi gözüküyorum?
İşteeee! Görüyorsun değil mi stresli bir mesleğim yok fakat bol stresli bir bünyem var. Çekemiyorum artık kendimi yemin ediyorum.

7 Eylül 2007 Cuma

The Simpsons Movieeee


Uzun zamandır beni bu kadar fazla güldürebilen bir (çizgi) film izlememiştim. Tipik Simpsons ailesinin ve aşağılık Homer'ın yediği bok yüzünden Springfield kasabasının başına gelen traji komik hikayesidir.

Film, bir sinema salonunda Homer'ın bize "enayinin önde gidenisiniz" demesiyle başlıyor. Ve süreç devam ediyor. Öyle bir süreç ki bu her replikle, her sahneyle gülmeniz, kahkaha atmanız, höykürmeniz garantidir. Ben veriyorum bu garantiyi... Hayır! Karşılığında hiç bir ücret almadım.

Benim en fazla güldüğüm sahne ise kasabadaki yağma ve kaos anında kilisedekilerin bara bardakilerin ise kiliseye kaçmasıdır. Daha neler var neler...

İzlesene ne duruyorsun?


6 Eylül 2007 Perşembe

Voksne Mennesker

Aşkın mide ağrısını fillerle anlatabilecek kadar sağlam yönetmen Dagur Kári filmidir. 106 dakika boyunca yorulmadan, gülümseyerek izlenilebilecek bir iç hesaplaşmadır. Başrollerini Jakob Cedergren, Tilly Scott Pedersen 'in paylaştığı film siyah-beyazdır. Bu bile filmi izlenebilir kılmaktadır. Film kendi içerisinde bölümlere ayrılmıştır. Aynı Charlie Chaplin filmleri gibi.

Duvar boyacısı Daniel ve şişko arkadaşı "büyükbaba"'nın aynı kıza vurulmalarını, kızın Daniel'i seçmesini, büyükbabanın ebatlarının aksine orta saha hakemi olmak istemesini, bir deney merkezinde çalışmasını, Daniel'in parasızlığını, Franc'ın (esaskız) hamile kalarak kürtaj olma kararını harika bir dille ve görsellikle bize sunmuş yönetmen. Filmin en güzel karesi şüphesiz izleyenler de aynı fikirdedir eminim; kürtaj için hastaneye giderken bir anda kızın renklenmesidir ve saçlarının turuncu olduğunun gözümüze sokulmasıdır. Şahanedir. Sadece yarım dakika süren bu görüntünün ardından film istediği mesajı vererek yine siyah-beyaz devam etmektedir. O renkli an Daniel'in baba olmaya karar vermesini anlatır. Araba asla hastaneye gitmez. Filmde dikkatimi çeken ve hoşuma giden replikler var. Misal;

Franc hamile olduğunu öğrendiğinde şampanya açarak derdinden ağlamaya başlar ve bu sırada Daniel eve gelir "Neyin var?" diye sorar. Franc'ın cevabı ise; "Fırında kekim var" olur. Bunun üzerine Daniel "Keki mi yaktın?" der. Franc ise "hamileyim" diye cevap verir. Daniel'in ; "Tamam, şampanyayla mı kutlamak istedin?" sorusuna Franc ağlayarak; "Hayır, işeyemedim" diye cevap vererek beni kopartmıştır. Daniel'e bir süre kal gelir ve şöyle der "Ben baba falan olamam, ben...gazete bile okumuyorum. Başbakan kim onu bile bilmiyorum" . Filmin sonunda görüyoruz ki Daniel baba olabilirmiş :)

Büyükbaba kişisinin ilk maçı bir kadınlar futbol maçıdır. Penaltı kararı vermektedir. "Penaltı..Gel buraya..al sana kırmızı kart.. Ne? Numara mı yaptı o? Tamam o halde kırmızı karttan vazgeçiyoruz. Ama penaltı hala geçerli" Burası da beni çok güldürdü. Böylece büyükbabanın hakemlik kariyeri başlamadan bitmiş oldu.

Daniel kirasını ödeyemediği karavanından atılır. Ve kalacak yer aramaya başlar. Bulamaz. Son çare olarak babasına gider. Nasıl para kazanacağı hakkında fikir yürütürken aklına modellik yapmak gelir. Ve ;

Daniel: O zaman ben de modellik yapar para kazanırım.
Baba: Tipini kullanarak para mı kazanacaksın. Bu çok aşağılayıcı. Hem modellik yaparsan kazandığın paranın yarısını ben alırım. Yarısını da annen alır. Ne de olsa tipinin yarısını benden yarısını annenden alıyorsun.

İşte Voksne Mennesker böylesine değişik bir film. İnternet sitesini mutlaka ziyaret etmenizi ve muhteşem soundtracklerini de [-ki parçaları Dagur Kári'nin kendi grubu slowblow bestelemiştir] dinlemenizi tavsiye buyuruyorum.


Brides [Filmi Anlatıyorum Dikkat Et]

2004 Yunanistan yapımı bir filmle başladım güne. 1922 yılında Yunanistan, Rusya gibi ülkelerden toplanmış , mektup karşılığında Amerika'ya ısmarlanan gelinler. İzmir'den bindikleri gemi onları çok uzak, bilinmeyen bir ülkeye, bilinmeyen yataklara götürüyor. Tam 700 kadın... Korku filmi gibi değil mi? Kadın ticareti o zamanlarda da varmış hem de çok çileli bir biçimde. Haftalarca bir gemi ile Amerika git git bitmez gerçekten. Filmin sitesine bakarsanız eğer benim gibi filmi cd'cilerde aramaya başlayabilirsiniz.



Şimdi kendinizi o yıllarda savaş zamanı Trakya'da yoksul, kendi halinde yaşayan bir kız olarak düşünün. Aile büyükleriniz biraz para için sizi göçmen bürolarında bu hayırlı iş adına kurulmuş ajanslardan birine bırakıyor. Amerika'da yaşayan , para sıkıntısı olmayan, sadece bir resimden ibaret olan adamlara götürüp onların karısı yapmak için.



Filmde gördüğüm en önemli şey vatan, toprak ve doğup, yaşanılan yere bir daha hiç geri dönemeyecek olmanın acısı. Aşk ise olmayan ama yeğane umut. Niki Douka'da [Victoria Haralabidou oynuyor bu rolü] bu kızlardan biri. Aylar evvel mektup gelini olarak Amerika'ya gitmiş fakat kocasını mutlu edemeyerek evine geri dönen kız kardeşinin yerine aile şerefini kurtarmak maksadıyla yollara düşmüş, hırslı, dürüst bir kız. Kader ona hiç aramadığı aşkı gelin gemisinde yaşatıyor. Damian Lewis'in canlandırdığı Norman Harris İzmir'de bir fotoğrafçıdır. Ve artık savaş anında çektiği "önemsiz" fotoğrafları gazete tarafından kabul eilmeyince ülkesine geri dönme kararı alır. Bu yolla Niki ile tanışır ve olaylar gelişmez.... Çünkü film mutlu sonla bitmiyor..Ehahaaahhha... [Şak! diye söylerim sonunu, acımam]. Fakat aşk öyle bir şeymiş ki bir gecede Niki'nin saçlarını beyazlatıyor [Bende böyle bir yan etki gözükmedi]. Aile şerefi öyle bir şey ki; Norman'la kaçma fırsatını sırf bu yüzden teptiriyor hanımkızımıza. Niki ayrıca filmde 25 yaşında olduğunu söylemiştir. Ben inanmadım. Karta kaçmış. Vesselam konu gemide ajans sahibi pezevenk bir Gürcü [Aman diyim kimse üstüne alınmasın filmde öyle] rus hatunları gemideki mühendislere peşkeş çekmekte. Ve Niki ile Norman bu duruma karşı cephe almaktadır. Nihayetinde bir halt yapamazlar. Norman 700 gelinin teker teker fotoğrafını çeker. Sonra onları ne yapar ben anlayamadım. Gemi Amerika'ya geldiğinde gelinler tek tek kocalarına gider. Niki'de beyaz saçlarını asla boyamadan bir hayat sürer.


Hepsi bu. Ben filmi izlerken Yaprak Dökümü başlamıştı. Ancak bu kadarını anlayabildim. Şimdi de bunu zaten can sıkıntısından ve işyerinde uyumayayım diye yazıyorum. Başka hiç bir sebebi yok.

5 Eylül 2007 Çarşamba

Bana Panjurlu Yazlık Al Nejat!

Anti-şehir insanı olmamın yanında, panjurlu ev müptelasıyım. Sabah tembel bir insanın yapması gereken ilk işin bembeyaz gecelikleri ile camın ardındaki panjuru açıp güneşe gülümsemek ve odayı tertemiz hava ile doldurmak olmalıdır. Hatta bu görev; tembeller kurulu üst başkanına bildirilmeli ve kanunlaştırılmalıdır. Panjur demek armağanı saklayan hediye paketi demektir bir nevi. Merakı tetikleyen mekanizmadır. Kapalı bir panjuru kaldırmadan evvel havanın nasıl olduğu hakkında tahminde bulunabiliriz mesela. Yazı - tura bile oynayabiliriz. Sıcak havalarda mütemadiyen panjurun yarısını açık bırakarak uyuyabiliriz. Rüzgarı keser, yağmurun camlara vurmasını engeller, öğlen güneşine kendisini siper eder. En önemlisi nedir biliyor musunuz? Panjurlar romantiktir. Nostaljiktir. Hele ki muhteşem bir bahçeye bakıyorsa pencere.
Bu yaz dört tarafı panjur olan bir evde tatil yaptım. Bütün gün aç- kapa- aç -kapa... Geceleri yarı aralık bırak ve sokaktan gelen geçenin sesini duy... Akşam güneşini oradan izle. Bahçedeki palmiyelerin rüzgarda çıkardığı hışırtıyı daha derinden duy. "Panjur matmazel" gibi kocaman bir geyik yap...
Ah! bir bilsen 12 günüm boyunca bir tek Nejat eksikti. Olsaydı yanımda; ben pencerede, o aşağıda "Ruhumun günbatımı", "Sarmaşık gülleri", "Günlerdir içime çöktü ayrılık" gibi şarkıları seslendirseydik. O zaman romantizm kat kat artardı. Bense sabah kalktığımda ve ilk iş olarak panjurumu araladığımda sadece arap bacıyı gördüm. Bahçedeydi ve limon topluyordu.


Nitekim panjurlu evimi bırakıp şehre döndüm ve Nejat hala görünürlerde değil.
Aşkolsun!

Meteorolojiden Alınan Bilgiye Göre

Çift motorlu mail atıcı arkadaşım Ozan'ın yolladığı bir mesaj var bugün bana. Ne kadar doğru inanın ki bilmiyorum fakat ben buna çok fazla güldüm.


Kestirmeden Hava Raporu

Amerika'da, senenin 300 günü yağmur yağan küçük bir kasaba var. Burada yayın yapan mahali bir televizyon kanalının hava raporlarını sunan yaşlı, beyaz saç ve sakallı emekli meteoroloji uzmanı, her gece ekrana çıkıp harita falan göstermeden arada bir de çayını yudumlayarak şöyle dermiş 'Yine bu saatlere kadar yatmayıp hava raporunu beklediniz demek! Yahu sizde hiç akıl fikir yok mu? Bu şehirde yüz seneden beri yağmurdan başka bir hava durumu görülmüş mü?Ama ben yine vazifemi yapayım. Efendim havada yağmur gözüküyor. Bu gece yarın, öbürgün, daha öbürgün, haftaya, gelecek aya hep yağmur. Ne kadar mı yağacak? Havalar soğuyup, yağmur kara dönüşene kadar hep yağmur yağacak. Haydi hepinize hayırlı geceler.'

4 Eylül 2007 Salı

Uykusuz Çıkmış Hanım!

Sabahın köründe işten çıktığım gibi bitmesinden korkarak anında gazeteciye giderek bir adet "Uykusuz" istedim. Evet ayın 4'ydü ve dergi elimdeydi. Daha gazete bayiinin önünde sayfaları karıştırmaya başladım. Güle oynaya evime gittim.

Gördüm ki yazar-çizer tayfası inanılmaz emek sarfetmişler bu dergi için. Sonuç olarak eksiksiz, eğlenceli, kimi yerlerde çok güldüren bir dergi çıkartmışlar. Daha ne diyebilirim. Hayırlı, uğurlu olsun hepimize.




Haftaya olsa da yenisi çıksa...

3 Eylül 2007 Pazartesi

Yemek.Name Eylül'de Bu Ay

Devletşah ve arkadaşlarının hazırladığı ve Ağustos ayı sayısını çok beğendiğim derginin Eylül sayısı çıktı. Çok beğenerek okuduğum dergide bu ay oyuncu Görkem Yeltan ile güzel bir röportaj yapılmış. En sevdiğim bölüm olan Fotoğrafçılık bölümünde yemek fotoğrafçılığının detayları ve püf noktalarına değinilmiş.

Geçen ay limonatanın nasıl yapıldığını öğrendim bu ay da [Ben yemesem de] pastırmalı yumurta tarifini deneyeceğim.


İlgimi çeken bir diğer köşenin sahibi İpek Hatipoğlu Biçer'in "Yemek Sanatı" köşesinde çay ve çay servisi konusunda güzel bilgiler vermiş. Fotoğraflara baktığımda benim gibi çay ile alakası olmayan bir insanı bile çay tiryakisi yapabilirler diye düşündüm. Bu da yiyecek ve içeceklerin sunumunun ne kadar önemli bir kriter olduğunu gösteriyor.


Derginin Ağustos ve Eylül sayıları için aşağıdaki zımbırtıları tıklamanız yeterli :)




Ücretsiz Yemek Dergisini indirmek için tıklayınRamazan tarifleriyle dopdolu yemek dergisi Yemek.Name'yi indirmek için tıklayın