Ve Kamera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ve Kamera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2008 Salı

O '3 Nokta' Çocukları

Yeni yerli filmimiz O... Çocukları 16 Mayıs 2008'de vizyona girmiş. Şimdiye kadar olan tepkilere bakılırsa gayet güzel bir film olduğunu anlıyoruz, tabi izlemeden bilemeyiz. Bunu da unutmayayım ve izleyeyim diye yazıyorum buraya...




HoTeL Rwanda

Tam 12 gün bekledi konsolun üstünde kendinden yeni filmlerin izlenip bitirilmesini. 7 saat yolculuk yaptı kırlara, sonunda yine döndü aynı konsol üzerine... Ve dün gece nihayete erdi HoteL Rwanda... Saklı gizli kalmış, umursanmamış bir katliam, vahşet, soykırım. Dünya oturmuş bir korku filmi izler gibi izlemiş 1994 senesinde, uyku vakti geldiğinde gidip uyumuş rahat rahat ve sabahında devam etmiş koltuğundan kumanda ederek haber programlarını... Rwanda'da olanlardan sorumlu Belçika, Fransa vs diğerleri hala yok sayarken bu kardeşin kardeşe kırdırılmasını adanın biri çıkıp filmini çekmiş Hutu ve Tutsi savaşını.
2004 yılının 11 Eylül'ünde izleyenlerin karşısına çıkan bu filmi Terry George yönetmiş ve Keir Pearson ile beraber kaleme almıştır. Başrollerini Don Cheadle, Sophie Okonedo, Ahmed Panchbaya paylaşmış olup 17 buçuk milyon dolar'a mal olmuştur. Ayrıca en iyi 250 film içinde 50. sıraya oturmuştur. Ben bu filmi anlatmak istemiyorum... Bulun ve izleyin..


Trailer için tıklayınız

12 Mayıs 2008 Pazartesi

L'ultimo Bacio


Her yaşın aşka, evliliğe, ayrılığa, siktir edip gitme isteğine, diğer yandan kalma isteğine, aldatmaya, aldatılmışlığa, mutsuzluğa, nefret ile aşkın karışımı olan öfkeye olan bakış açısını gözümüze sokan muhteşem filmdir. Filmin ilk yarısı bittiğinde "erkeklerden işte bu sebeplerden nefret ediyorum" dedim. İkinci yarısında çocuğunu bekleyen bir kadını, sevgilisini aldatıp, yine ayrıldıkları gece 18'lik Francesca'ya koşan Carlo [Stefano Accorsi] sabahında her iki kadını da ne kadar üzdüğünü farketmeden ayrıldığı sevgilisine (tamamen kaybetme korkusu) koşar, fakat daha hayata yeni adım atmış olan Francesca'yı [Martina Stella] kırar paramparça yapar. Bunu da Carlo'nun anahtarlarını aramak için merdivenlerden geri döndüğünde, Francesca'nın "anahtarlar bende" dediği andaki boş ve çaresiz bakışıdır. Buradan da anlaşıldığı gibi Carlo bencil domuzun tekidir.


Diğer yandan aldatıldığını anladığı andan itibaren Giulia [Giovanna Mezzogiorno], her kadının davranacağı biçimde davranır. Telefonun yanında bekler, arar, ulaşamaz, hırslanır, hırsından ağlar, kapıda bekler. Adam geldiğinde üstüne saldırır, sebebi aşktır. Hazmedememedir. Ve o tipik-bilindik, 'a bu benim lan' dediğimiz soruları sorar. "Seviştiniz mi? Öpüştünüz mü? Benden güzel mi?". Daha önceki sahnede babasını aldatan annesine yaptığı konuşmada; "herkes aldatılabilir, babam bunu sorun yapmayacaktır " lafı da böylece kendisinde patlar farkında olmadan. Dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı da bana göre baba ve kızın karakter olarak inanılmaz tutarlı olmasıydı. Anne ise çok zıt bir karakter çiziyordu ve bence bu doğallık harika yansıtılmıştı.

Film tabi bu iki kişiyle sınırlı değildir. Aslında çok fazla kişinin filmidir. Eski sevgilisine bağımlılığı olan marco, onu unutabilmek için Afrika'ya kadar gideceğini haykırmaktadır. Her ne yaparsa yapsın onu unutamaz ve bu durum nefrete, öfkeye dönüşür. Diğer yandan evlenmiş ve bir çocuğu olan başka bir kişi vardır. Adriano, evliliğin ve doğan çocuğun karısıyla hayatlarını değiştirmesine izin vermiş, ve çift artık birbirlerini sevmediklerine inanmışlardır, bu durumu kurtarmak adına hiçbir şey yapmamaktadırlar. Tabi Adriano yine çareyi kaçmakta ve evi terketmekte bulur. Sanırım Alberto aralarındaki en şanslı kişiydi. Tek başına yaşadığı bir hayatı, her gece başka hatunlarla olabilmesi vs diğer iki kişiyi o kadar cezbeder ki gidip bu üç kişi piercing yaptırırlar. Özgür olmalarının bir kanıtı olarak görülebilir bu davranış. Ne istersem yaparım durumudur. Fakat filmin anafikri Giulia'nın annesinin evi terkedip bir süre yalnız yaşamasının ardından yaşadığı boşluk anında söylediği şu cümlededir;

"özgürlüğümü ne yapacağımı bilmiyorum"
Bu muhteşem film; Gabriele Muccino 'ya aittir.


1 Mayıs 2008 Perşembe

My life without me*


Ölüm üzerine farklı bir yapıt.
isabel coixet dün gece izlediğim bu filmiyle başarılı bir yönetmen olduğunu kanıtlamıştır.

İki kız çocuğu annesi 23 yaşındaki Sarah Polley (Ann) karın ağrısı nedeniyle gittiği doktordan 2 ay ömrünün kaldığını öğrenerek ağzındaki şekerleme ile evine döner. Bu durumu sadece kendisine saklayan Ann, deniz gözlerinden akan yaşları silerek bu 60 günde neler yapacağına dair bir liste yazar. Bu listede - Kızlarına her gün "seni seviyorum" demek. - Birini kendisine aşık etmek. - Kocası Don'dan başka bir erkekle daha sevişmek. - Saçlarını değiştirmek. - Düşündüğünü anında söylemek. -Takma tırnak taktırmak. - Don'a çocuklarını sevecek bir eş bulmak gibi maddeler vardır.
Filmdeki asıl unsur ölümü dışarıdan değil de, kendinizi Ann'in yerine koyarak birebir hissetmenizdir. Filmin açılış sahnesi yağmurun altında ıslanan ve yağmur damlalarını tüm bedeninde hissetmeye çalışan Ann'i görürüz. Hissetmek, yaşadığını anlamak... Kendini biraz olsun şanslı görmek... Bunun yanısıra Ann bizlere daha önce hiç farketmediğimiz bir gerçeği hatırlatır; "Kimse süpermarkette ölümü düşünmez."
Gerçekten de öyle mi?

Ann, bu 60 gün içinde aşık olur, kendine aşık eder, sevişir, Don'a bir eş bulur, takma tırnak taktırır ve en önemlisi de kızlarının 18. yaş gününe kadar her yıl için bir adet doğum günü kaseti doldurur.

İzlenmesi gerektiğini düşündüğüm bir film "Bensiz Hayatım". Çünkü ölmek sandığımız kadar kolay bir şey değildir. Ve Ann'in son söylediği cümle ise hep hatırlanacaktır tarafımdan; "İnsan ölüyken pişmanlık bile duymaz"



26 Aralık 2007 Çarşamba

Hacivatın Uçkuru

Geçen gün "Hacıvat ve Karagöz Neden Öldürüldü?" isimli filmi tekrardan izledim. Yine çok eğlenerek yine sonunda malüm burukluğu hissederek. Bir yıl evvelinde düşündüğüm şeyleri bir kez daha düşündüm;

Hacivat 2007'de yaşasaydı tam bir kazanova olurdu diye geçti aklımdan. Don Juan falan halt etmiş yanında. Zorro köpeği olurmuş belli ki. Ben küççükken, ufacıkken, kreş sıralarındayken getirmişler, germişlerdi bir perde. Adam geçmiş perde arkasına saçma sapan iki tane çubuk;

"vay karagözümmm nereye böyle?"

"hiççç hıcıcavcav sana ne"

Falan filan. Ne kadar da korkunç değil mi? Çocukların psikolojisini bozmaktan başka bir işe yaramıyor bunlar. Ben mesela çok korkmuştum onlardan. Böyle perde arkasından gölgeler, sesler falan. Bundan 23 yıl sonra; "Havıcat-Karagöz neden öldürüldü" filmi çekildi. Bir de baktık Hacıvat, Beyazıt Öztürk.[wash] Karrdeşim bu ne endam, bu ne yakışıklılık, bu ne uçkuruna düşkünlük. O perde ardında kara saçlı, sakallı Hacivat olmuş bize nurtopu gibi bir afet-i devran. Gerçekçi olalım biraz :) Yıllarca yalan mı söylediniz bize :) Bir de Nasreddin Hoca'ya değinmek isterdim ki başka yazıya kalsın. Demem şu ki; Nasreddin Hoca ile Noel Baba neden bu kadar birbirlerine benzemektedirler? Yoksa bilinmeyen, gizli kalmış bir akrabalıkları neyim mi vardır? Merak konumdur. Herneyse acelem var...

Çekiştirme Peter Pan...Geliyorum dedim ya...

25 Kasım 2007 Pazar

Cips + Kola = Sinema

a-) 25 Temmuz 2007'de yazdığım En Ön Koltuk Benim isimli yazının konusu olan Hairspray isimli filmi izledim nihayet. John Travolta'ya Oscar hekelciğimi taktim ettim ve çok güzel eğlendim. Müzikal severlere şiddetle tavsiye edebilirim. Sevmeyenlere ise büyük sıkıntı vereceğine dair garanti veririm. Yine de sinemaseverlerin oyuncu performanslarını görmeleri açısından uyarmayı da görev bilirim.




b-) 14 Aralık 2007'de Türkiye'de vizyona girecek olan ve yine sabredip de bekleyemediğim Bee B. Movie isimli animasyon filmini cipsimi kolumun altına alarak izledim. Yorumumu da ekşi sözlük bünyesinde şu şekilde yaptım;




---
spoiler ---

muhteşem bir konuyu ele almış, çok başarılı bir animasyon filmi. küçüklerden çok yetişkinlerin de dikkatini çekecek bilgiler içeren ve bunu zeki bir arı ile başarmış yapım. barry b. benson isimli normal bir arının hayatı boyunca aynı işi (bal yapmak) yapmayı istememesi ve bal arıları ile birlikte dış dünyaya açılmasını ve burada çiçekçi vanessa bloome ile tanışmasını, bir alışveriş anında insanların da bal ürettiklerini ve bunu başka bir kraliçe emri altında yaşayan arılara zorla yaptırdıklarını görür. vanessa ile insanlara bir dava açarak bal üretiminin yasaklanmasını ister. davayı kazanarak yeryüzündeki tüm balı ve ballı yiyecek, içecek, krem vs.. toplatır. onlardan çalınan bal yerine konur (kovana). böylece arılar artık çalışmak zorunda değildir. tatil zamanıdır. bu sırada dışarıda tüm çiçekler solar, ölür. polen gereklidir fakat ortada bir tane dahi arı kalmamıştır... (tatilde ya hepsi)

--- spoiler ---

bu arada aldığım dvd üzerinde "
cem yılmaz'ın sesiyle" gibi bir ibare vardı. ne kadar doğru bilmiyorum.

http://www.imdb.com/title/tt0389790/

(
tirnakmakasi, 21.11.2007 10:02)
#11741948

Ayrıca film hakkında
şuradan ve buradan tatminkar bilgiler alınabilir.


c-) Benim gibi Owen Wilson hayranlarının ilgisini çekebilecek değişik bir film olan The Darjeeling Limited bayılacağı bir yapım. Üç arkadaşın ilahi Hindistan yolculuğu ve güven üzerine yapılmış en renkli filmlerden biri. Muhteşem soundtrackleri de eklersek seyri şölene dönüştürüyorsunuz. Başrollerini Owen Wilson, Adrien Bloody, Jason Schwartzman'ın paylaştığı, yönetmenliğini Wes Anderson'un yaptığı film, 15 Şubat 2008'de ülkemize gelerek görücüye çıkacak.

Soundtrackleri Buradan dinlenebilir.

d-) Sıradaki film bir Türk filmi. Sevgili Fatih Akın'ın son filmi Yaşamın Kıyısında diğer adıyla "Auf der anderen seite". Televizyonda film hakkında bir şeyler duyduğumuzdan bu yana cemaatte bahsi geçtiğinde ilk aklımıza gelen isim tabi ki Nurgül Yeşilçay oluyor. Filmi izledikten sonra da benim için bu durum değişmemiştir. Nurgül'ün kendisini her geçen gün geliştirdiğinin göstergesidir bu film. Ölümün değişik şekillerini konu alan filmde birbirlerinden bağımsız yaşamların aslında ölümde kesiştiğini görüyoruz. Bana göre Fatih Akın bu işten de yüzünün akıyla çıkmıştır.


İyi seyirler dilerim.

24 Ekim 2007 Çarşamba

15 Eylül 2007 Cumartesi

Bıçak Sırtı

Bugün Youtube'ta dolaşırken televizyonda reklamını gördüğüm Bıçak Sırtı isimli diziye takıldım. İlk bölümüydü ve ben izlemeye devam ettikçe ortaya güzel bir iş konulduğu fikrine ulaştım. Başrollerin bu kadar sağlam olmasıydı belki de beni etkileyen. Mehmet günsür [ilk başta yazmakta direttim], Fikret Kuşkan, Erkan Can, Nejat İşler, Melisa Sözen ve Vildan Atasever çok iyi iş çıkartmışlar. Tebrik ederim.

Ben diziden her nekadar "balık sırtı" diye bahsetsem de mutlaka izleyin. Pişman olmayacaksınız ..Ehehe.. Reklamları izlediniz. Yine bekleriz [:P]

7 Eylül 2007 Cuma

The Simpsons Movieeee


Uzun zamandır beni bu kadar fazla güldürebilen bir (çizgi) film izlememiştim. Tipik Simpsons ailesinin ve aşağılık Homer'ın yediği bok yüzünden Springfield kasabasının başına gelen traji komik hikayesidir.

Film, bir sinema salonunda Homer'ın bize "enayinin önde gidenisiniz" demesiyle başlıyor. Ve süreç devam ediyor. Öyle bir süreç ki bu her replikle, her sahneyle gülmeniz, kahkaha atmanız, höykürmeniz garantidir. Ben veriyorum bu garantiyi... Hayır! Karşılığında hiç bir ücret almadım.

Benim en fazla güldüğüm sahne ise kasabadaki yağma ve kaos anında kilisedekilerin bara bardakilerin ise kiliseye kaçmasıdır. Daha neler var neler...

İzlesene ne duruyorsun?


6 Eylül 2007 Perşembe

Voksne Mennesker

Aşkın mide ağrısını fillerle anlatabilecek kadar sağlam yönetmen Dagur Kári filmidir. 106 dakika boyunca yorulmadan, gülümseyerek izlenilebilecek bir iç hesaplaşmadır. Başrollerini Jakob Cedergren, Tilly Scott Pedersen 'in paylaştığı film siyah-beyazdır. Bu bile filmi izlenebilir kılmaktadır. Film kendi içerisinde bölümlere ayrılmıştır. Aynı Charlie Chaplin filmleri gibi.

Duvar boyacısı Daniel ve şişko arkadaşı "büyükbaba"'nın aynı kıza vurulmalarını, kızın Daniel'i seçmesini, büyükbabanın ebatlarının aksine orta saha hakemi olmak istemesini, bir deney merkezinde çalışmasını, Daniel'in parasızlığını, Franc'ın (esaskız) hamile kalarak kürtaj olma kararını harika bir dille ve görsellikle bize sunmuş yönetmen. Filmin en güzel karesi şüphesiz izleyenler de aynı fikirdedir eminim; kürtaj için hastaneye giderken bir anda kızın renklenmesidir ve saçlarının turuncu olduğunun gözümüze sokulmasıdır. Şahanedir. Sadece yarım dakika süren bu görüntünün ardından film istediği mesajı vererek yine siyah-beyaz devam etmektedir. O renkli an Daniel'in baba olmaya karar vermesini anlatır. Araba asla hastaneye gitmez. Filmde dikkatimi çeken ve hoşuma giden replikler var. Misal;

Franc hamile olduğunu öğrendiğinde şampanya açarak derdinden ağlamaya başlar ve bu sırada Daniel eve gelir "Neyin var?" diye sorar. Franc'ın cevabı ise; "Fırında kekim var" olur. Bunun üzerine Daniel "Keki mi yaktın?" der. Franc ise "hamileyim" diye cevap verir. Daniel'in ; "Tamam, şampanyayla mı kutlamak istedin?" sorusuna Franc ağlayarak; "Hayır, işeyemedim" diye cevap vererek beni kopartmıştır. Daniel'e bir süre kal gelir ve şöyle der "Ben baba falan olamam, ben...gazete bile okumuyorum. Başbakan kim onu bile bilmiyorum" . Filmin sonunda görüyoruz ki Daniel baba olabilirmiş :)

Büyükbaba kişisinin ilk maçı bir kadınlar futbol maçıdır. Penaltı kararı vermektedir. "Penaltı..Gel buraya..al sana kırmızı kart.. Ne? Numara mı yaptı o? Tamam o halde kırmızı karttan vazgeçiyoruz. Ama penaltı hala geçerli" Burası da beni çok güldürdü. Böylece büyükbabanın hakemlik kariyeri başlamadan bitmiş oldu.

Daniel kirasını ödeyemediği karavanından atılır. Ve kalacak yer aramaya başlar. Bulamaz. Son çare olarak babasına gider. Nasıl para kazanacağı hakkında fikir yürütürken aklına modellik yapmak gelir. Ve ;

Daniel: O zaman ben de modellik yapar para kazanırım.
Baba: Tipini kullanarak para mı kazanacaksın. Bu çok aşağılayıcı. Hem modellik yaparsan kazandığın paranın yarısını ben alırım. Yarısını da annen alır. Ne de olsa tipinin yarısını benden yarısını annenden alıyorsun.

İşte Voksne Mennesker böylesine değişik bir film. İnternet sitesini mutlaka ziyaret etmenizi ve muhteşem soundtracklerini de [-ki parçaları Dagur Kári'nin kendi grubu slowblow bestelemiştir] dinlemenizi tavsiye buyuruyorum.


Brides [Filmi Anlatıyorum Dikkat Et]

2004 Yunanistan yapımı bir filmle başladım güne. 1922 yılında Yunanistan, Rusya gibi ülkelerden toplanmış , mektup karşılığında Amerika'ya ısmarlanan gelinler. İzmir'den bindikleri gemi onları çok uzak, bilinmeyen bir ülkeye, bilinmeyen yataklara götürüyor. Tam 700 kadın... Korku filmi gibi değil mi? Kadın ticareti o zamanlarda da varmış hem de çok çileli bir biçimde. Haftalarca bir gemi ile Amerika git git bitmez gerçekten. Filmin sitesine bakarsanız eğer benim gibi filmi cd'cilerde aramaya başlayabilirsiniz.



Şimdi kendinizi o yıllarda savaş zamanı Trakya'da yoksul, kendi halinde yaşayan bir kız olarak düşünün. Aile büyükleriniz biraz para için sizi göçmen bürolarında bu hayırlı iş adına kurulmuş ajanslardan birine bırakıyor. Amerika'da yaşayan , para sıkıntısı olmayan, sadece bir resimden ibaret olan adamlara götürüp onların karısı yapmak için.



Filmde gördüğüm en önemli şey vatan, toprak ve doğup, yaşanılan yere bir daha hiç geri dönemeyecek olmanın acısı. Aşk ise olmayan ama yeğane umut. Niki Douka'da [Victoria Haralabidou oynuyor bu rolü] bu kızlardan biri. Aylar evvel mektup gelini olarak Amerika'ya gitmiş fakat kocasını mutlu edemeyerek evine geri dönen kız kardeşinin yerine aile şerefini kurtarmak maksadıyla yollara düşmüş, hırslı, dürüst bir kız. Kader ona hiç aramadığı aşkı gelin gemisinde yaşatıyor. Damian Lewis'in canlandırdığı Norman Harris İzmir'de bir fotoğrafçıdır. Ve artık savaş anında çektiği "önemsiz" fotoğrafları gazete tarafından kabul eilmeyince ülkesine geri dönme kararı alır. Bu yolla Niki ile tanışır ve olaylar gelişmez.... Çünkü film mutlu sonla bitmiyor..Ehahaaahhha... [Şak! diye söylerim sonunu, acımam]. Fakat aşk öyle bir şeymiş ki bir gecede Niki'nin saçlarını beyazlatıyor [Bende böyle bir yan etki gözükmedi]. Aile şerefi öyle bir şey ki; Norman'la kaçma fırsatını sırf bu yüzden teptiriyor hanımkızımıza. Niki ayrıca filmde 25 yaşında olduğunu söylemiştir. Ben inanmadım. Karta kaçmış. Vesselam konu gemide ajans sahibi pezevenk bir Gürcü [Aman diyim kimse üstüne alınmasın filmde öyle] rus hatunları gemideki mühendislere peşkeş çekmekte. Ve Niki ile Norman bu duruma karşı cephe almaktadır. Nihayetinde bir halt yapamazlar. Norman 700 gelinin teker teker fotoğrafını çeker. Sonra onları ne yapar ben anlayamadım. Gemi Amerika'ya geldiğinde gelinler tek tek kocalarına gider. Niki'de beyaz saçlarını asla boyamadan bir hayat sürer.


Hepsi bu. Ben filmi izlerken Yaprak Dökümü başlamıştı. Ancak bu kadarını anlayabildim. Şimdi de bunu zaten can sıkıntısından ve işyerinde uyumayayım diye yazıyorum. Başka hiç bir sebebi yok.

16 Ağustos 2007 Perşembe

Dikkat! Filmi Anlatıyorum.


Siz iki başrol oyuncusunun hiç yüzyüze gelmediği bir film gördünüz mü?

Üç hafta önce İlker ile oturup izledik filmi.. Mr. Brooks. Hoşumuza gitti denilebilir... Bilindik cinayet, şizofreni üzerine bir film. Katilimiz hala çok çekici olan Kevin Costner, polisimiz hala zayıf olan Demi Moore, hayali kişimiz ise; karizmatik William Hurt.


Konusu; zengin kutu fabrikası sahibi Mr. Brooks'un hayali olduğunun farkında olduğu bir arkadaşı ile bağımlısı olduğu cinayetleri (çiftleri öldürüyor genellikle) soğukkanlı bir biçimde işler, sonrasında fotoğraflarını çekerek bundan büyük haz duyar. "Parmak Katili" olarak bilinir polis dünyasında. Polisimiz güzel Demi ise katili yakalamak için büyük hırs yapmıştır. Boşanmak üzere olduğu kocası ile nafaka için sorunlar yaşaması bir kenara, diğer yandan da daha evvel yakalıp kodese tıktığı fakat hapisten kaçmayı başaran bir katille uğraşmaktadır. Mr. Brooks, kızı ve eşiyle yaşamaktadır. Kızı da kendisi gibi bir bağımlıdır ve üniversiteyi bırakarak eve dönmüştür. Sebebi ise; babası gibi bir cinayet işlemiş olmasıdır. Ve küçük kızımız hamiledir. [bu konuya daha sonra değineceğim]. Cinayeti araştırmaya gelen polisler kızın ifadesine göre suçlu olduğunu düşünürler, kız itiraf etmez ama baba Brooks durumu çakar ve kızı temize çıkartmak için üniversiteye giderek bir cinayet daha işler ve şüpheyi kızının üstünden çeker. Bunları yapması için devamlı hayali arkadaşı ile konuşur bizim Brooks onun hayali olduğunu bile bile... Bir de Mr. Smith kod adlı cinayet şahidi vardır. Bana göre tam bir salaktır. Onu da öldürür zaten Brooks sonradan. Demi ile Kevin asla karşılaşmaz bu filmde... Olaylar iki frekansta döner ama sadece bir kez telefonla görüşürler hepsi bu. Detayları için fragman aşağıdadır. İzlemek isteyenler filmi cd'ciden alsınlar bir zahmet.

* Kız hamiledir dedim ya hani... Şöyle diyologlar geçer ailede.

18 yaşındaki küçük dişi Brooks : Hamileyim baba!
Anne Brooks yıkılır, ağlamaya başlar.
Mr. Brooks: Bu çocuğu doğurmanı istiyorum. Kürtaj olmayacaksın. Sana bakmanda yardım ederiz.
18 yaşındaki küçük dişi Brooks : Bunu düşünürüm.

[Anlamışsındır herhalde, modern amerikan ailesi. Gözünü seveyim]

Ahada fragman;





Ps: Filmin en güzel yanı kesinlikle soundtrackleridir. Dinlenmenizi katiyetle tavsiye ederim.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

En Ön Koltuk Benim


Ülkemizde 26 Ekim 2007 Cuma günü vizyona girecek olan, fakat o güne kadar nasıl sabredeceğimin meçhul olduğu, zihnimde belirdikçe günlerin kabızlığını yaşamaktan korktuğum, beni heyecanlandıran bu film için sinemaya gitmeyi planlıyorum. Uzun zamandan sonra ilk kez aklıma sinemaya gitmeyi, aynı anda patlamış mısır yemeyi getirdi bu muhteşem müzikal. Amerika'da vizyona girdiği ilk hafta gişeleri birbirine katmış, kılıçtan geçirmiş bir film.




Yönetmenliğini ayrıca yapımcı da olan Adam Shankman'ın yaptığı, [Shankman ismini filmkolikler "Wedding Planner,The", "Premonition" filmlerinden hatırlayacaklardır. ] başrollerini John Travolta, Michelle Pfeiffer, Christopher Walken'ın paylaştığı bize göre coming soon filmdir. Pek çok film eleştirmenine göre Travolta bu yıl bir çok ödülü koltuk altına alacak gibi gözüküyormuş.



Filmin internet sitesini mutlaka ziyaret etmenizi öneririm ama önce kısa bir özet geçmem gerekirse; "Film uzun yıllar Broadway'de de perde açan ve pek çok kez Tony ödülü kazanan müzikal Tracy Turnblad adlı şişman bir kızın öyküsü üzerine kurulu. TV'deki bir şov programının hayranı olan genç kız, bir gün programda çalışan yıldızlardan birinin hasta olduğunu öğrenir ve yeni yıldız için yapılan seçmelere katılır. Ama onu bekleyen kocaman bir hayal kırıklığıdır. "
Aauuuwww! seslerinizi duyar gibiyim...






Not: Rock'n Roll severler filmin soundtracklerini pek bir sevecekler.



3 Temmuz 2007 Salı

Little Children

Günümün yarısını filmlere ayırdım bugün. Sizlere tavsiye edebileceğim kadar kaliteli bulduğum film; Little Children . Yönetmenliğini Todd Field'in yaptığı, başrollerini Kate Winslet, Patrick Wilson'un paylaştığı Desperate Houswives tadında çekilmiş, aile ilişkileri, karı kocanın ailedeki görev ve sorumlulukları, cinsel bozukluklar, sapıklık, kasaba yaşamı, iyi ve kötünün objektifliği üzerine, yer yer yarattığı gerilimle harika bir yapıt. Kate Winslet'in oyunculuğu göz kamaştırıcı... Genel olarak bakıldığında bir nevi Madame Bovary'nin günümüze uyarlanmış halidir. Filmi izlemeden önce mutlaka trailerını izlemelisiniz.


9 Haziran 2007 Cumartesi

El Laberinto Del Fuano


Pan'ın Labirenti

"Evvel zaman icinde uzun cok uzun zaman once hic yalanin ve acinin olmadigi bir yeralti bir yeralti kralliginda insanlarin dunyasini dusleyen bir prenses yasarmis mavi gokyuzunu, hafif bir meltemi ve gunisigini hayal edermis gunun birinde muhafizlari atlatan prenses saraydan kacmis fakat disari ciktiginda gunesin parlakligi onu kor etmis ve gecmisine ait her kirintiyi hafizasindan silmis nereden geldigini ve kim oldugunu unutmus vucudu soguktan hastaliktan ve acidan mustarip olmus en nihayetinde olmuŞ"

Bu asla bir masal değil...

Bu gerçek bir masal...


Tek bir kez izlenmemesi gerekilen,

İzlemeden ölünmemesi gerekilen,

Kült filmler listesine bodoslama giren,

Guillermo Del Toro filmi....

Karşınızda;







Ps: Bilirsin yorum yapmam, İzle öyle konuşalım Dünyalı...