Malümat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Malümat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Tolga geldi güzel oldu


Şubat ayında dünyaya gözlerini açmış Aslı'nın Can'ından sonra şimdi de halamın Tolga'sı geliverdi 15 gün evvelinden. Şimdiki çocuklar pek aceleci azizim. Küçücük bir insan, şaşkın bakıyor neye baktığını bilmeden. Ağzını açıyor, dilini çıkartıyor, ellerini emmeye çabalıyor... Arada ekşitiyor suratını "ağlıcam bakın" diyor kendince...
Dünya To.To'ya iyi bir mekan olsun istiyorum. Yukarıdaki ilk fotoğrafı gibi huzurlu olsun tüm uykuları...
Sülalemiz erkek dolmaya devam ederken, bizlerin kıymeti artar belki diyorum ya neyse =)

27 Mayıs 2008 Salı

Başı boş ve sorumsuz bir cinsel hayat, nesillerin bozulmasına, insanlar arasındaki gerçek sevgi ve rahmet duygularının yok olmasına, düşmanlık ve anlaşmazlıkların çoğalmasına, ruh ve beden yönünden pek çok hastalığın yayılmasına yol açmaktadır. Bundan dolayıdır ki, müslümanların iffet ve namuslarını korumaları Kur'an'ın bir emridir (en-Nûr 24/32, 33).

24 Mayıs 2008 Cumartesi

Uykusuz Web Site


Eylül 2007'nin başında İlk sayısını yanayakıla beklediğim Uykusuz'un mevcut internet sitesini nihayet açtılar. Hem de öyle bir açtılar ki beklediğime değdi sanki... Site tasarımı bence çok hoş... Menülere rahatlıkla ulaşılması bir yana "son eklenenler" kısmı takip açısından etkileyici. Kim uyuyor kim ayakta anlayabiliyoruz. Benim dikkatimi çeken diğer bir durum da konu Uykusuz çizer ve yazarlarının blogları niteliğinde olan sayfaları... Rss yöntemi ile takibi basit, kolay ulaşılabilir. Ve tabii ki kafasına şapka niyetine cezve geçirmiş Fırat...


5 Mart 2008 Çarşamba

Turkey Islamic Fashion Rezaleti



Bu sabah Hürriyet gazetesi 'nde gördüğüm bir durumdan bahsetmek istiyorum. Yabancı basın bu haberi dünyaya "Turkey Islamic Fashion" diye duyurmuş bu ünlü defileyi. Kimler yok ki defileyi izleyenler arasında? Münevver Arınç, Yasemin Eker, Semiha Yıldırım ve 900 türban meraklısı daha... Bu dünyaya bir kez daha rezil olduğumuzun gösterisidir, defilesidir bana göre...

Bunun yanısıra bu çirkin defilenin paralı piyonları var ki onları görmekten bile nefret ediyorum. Türban defileyi izleyen kişilere göre önemli bir dini unsursa eğer ki bunu normal zamanında göğüsleri açıkta dolaşan birine "para" karşılığında giydirmemeli. Karekteri sağlam olan, bu hayatta bir ideolojiye sahip kişi bunu yapmamalıdır. Aksi taktirde kendisine saygısını kaybeder.

1 Mart 2008 Cumartesi

Beynimi Resetleyen Lost Teorisi

Çoğumuzun büyük hırsla takip ettiği Lost için teori araştırmalarım devam ediyor. Öyle ki birbirinden bağımsız ve farklı yönlere yol alan bu beyin fırtınası, beni mantığa çok yakın bir teoriyle karşılaştırdı.

Lost meraklılarını bir hayli tatmin edecek teori için Buraya Tıklamanız yeterli olacaktır.

22 Şubat 2008 Cuma

Çocuk hakları kulübü

20 Şubat haftası Uykusuz'unu okurken Fırat Budacı'nın "Bişeyler Duydum" köşesinde ki haber dikkatimi çekti. Paylaşmak istedim;

"Türkiye'de 6 milyon'un üzerinde çocuk işçi, 6 bin sokak çocuğu, 800 bin kimsesiz, 35 bin madde bağımlısı, 1 milyon 100 bin engelli ve sayısını bilmediğimiz fiziksel, cinsel, duygusal istismara uğramış çocuk yaşıyor. Üniversite öğrencileri tarafından kurulmuş Çocuk Hakları Kulübü'nün çocuk istismarı'nı engellemeye yönelik çalışmalarına destek vermek için http://www.cocukhaklarikulubu.org/ sitesini ziyaret edebilirsiniz."

21 Şubat 2008 Perşembe

20 Şubat 2008 Çarşamba

En Şahane Kahraman


Daha önce de bahsetmiştim Fırat'tan. Uğur Gürsoy'un yarattığı karakter Fırat; taşıdığı kendi kadar ekmeği ve vazgeçemediği teli ile beni en çok güldüren çocuk.

Her çarşamba günü sarfettiği tek bir cümleyle çığır açar bu velet ve inanr mısınız Facebook'ta şu sıra tam 2,605 fanı var. Her hafta Uykusuz'la bedava =)



İnanmıyorsan işte burda

15 Şubat 2008 Cuma

Japon Blog


Japon Kadın Aylin'in onun kadar ilginç bir başka blogunu ziyaret ettim günler sonra.

Japon severlerin dikkatine...



Blog için buraya tıklayınız !!!

7 Şubat 2008 Perşembe

Bak Sen Lost'a !!

Haber Türk'te çıkan çok güzel bir röportaj bir çok lost tutkununa nefesini tutturmuştur.
Yani bana :)

Yapımcıları carlton cuse ve damon lindelof ile yapılan bir röportaj.
Lost'u çekmek için neden Hawaii'yi seçtiniz?
CC: Dizinin ortamı en az karakterler kadar önemliydi. Birçok seçeneği gözden geçirdikten sonra Hawaii en iyi seçenek gibi gözüktü. Muhteşem güzellikte bir yer ve diziyi çekebilmemiz için lojistik gereklilikleri yerine getirilebilecek kadar da yakın.
Diziyi fantastik katagorisine sokmadan dram olarak devam ettirmek ince bir iş. Bunu nasıl beceriyorsunuz?
DL: Çok çok dikkat ederek.
Dizinin nasıl sona ereceğini biliyor musunuz? Bu son en baştan beri planlanan konsepte uyuyor mu?
DL: Biz finali hep biliyorduk, sadece o noktaya gelene kadar ne kadar zaman geçmesi gerektiğinden emin değildik. Hikayenin akışına göre sonu çok uygun.
Kalan 48 bölümü sonunun nereye gittiğini bilerek çekmek çok heycanlı. Gizemli jacob'ı kimin oynayacağını biliyor musunuz? Bir de locke'un jacob'la karşılaştığı sahneden önce jacob'un görünüğü bir sahne oldu mu hiç?
CC: Evet, john'un nasıl görüneceğini biliyoruz. Yanıtımdaki 'görünmek' sözcüğüne dikkat edin! Hayır, locke'la karşılaşmasından önce jacob'u hiç görmediniz. Bazı karakterler için locke, rousseau, hume gibi isimleri seçmenizin bir anlamı var mı?
DL: Evet hepsi de Carlton'un bowling takımından arkadaşlarının adları. Ha, bir de fikirlerini çalıp dizide kullandığımız dünyaca ünlü felsefecilerinin isimleri.
4,8,15,16,23,42... Bu numaraların ne anlama geldiğini bir gün öğrenebilecek miyiz?
CC: 16 ve 23'ün anlamlarını açıklayabiliriz. Ama 4,8 ve 4'yi açıklama konusunda büyük bir ikilem yaşıyoruz.
Kadın karakterler kendi başlarına bir bütün görünüyor ve inandırıcı olmak için erkek karakterlere ihtiyaçları yok. İlk baştan beri böyle bir şey mi planladınız yoksa dizi ilerledikçe mi böyle gelişti?
DL: Tamamen planlı. Carlton ve ben bunu böyle yapmasaydık eşlerimiz bize çok kızardı. Şaka bir yana, harika kadın oyuncularla çalışıyoruz. Bireysellik ve güçlü olmak oyuncu seçmelerinde aradığımız özellikler. Elizabeth Mitchell'ın juliet seçmeleri için geldiği andan itibaren diziyi sallayacağını anlamıştık. Bu karakterin gelişimini takip etmek bile 3'üncü sezonu tekrar izlemek için iyi bir neden olabilir.
Adanın sırrı, adadaki herkesin orada olabilmek için bir bedel ödemesi gerektiği mi?
CC: Evet, bu bedelin ücreti de 3 dolar 95 sent. Şaka bir yana, dizi tamamen bedel ödeme üzerine. Bu adadaki tüm karakterler geçmişteki hatalarıyla yüzleşiyor ve duygusal yapılarını oluşturan öze dönüyorlar.
Üçüncü sezonun sonundaki tabutta daha önce gördüğümüz biri mi var?
CC: Evet
Üçüncü sezonu çekerken en çok nerede zorlandınız?
CC: Sualtı izleme istasyonu sahnelerinde. Gerçek bir su tankı ve yepyeni bir set inşa ettik. Bir sürü de özel efekt.
Bu projede kaç kişi çalışıyor? ilk başladığınızda da bu kadar mıydınız sonra çoğaldınız mı?
CC: Lost için yaklaşık 500 kişi çalışıyor. Ekipte önemli miktarda değişme oldu. 400 kişi Hawaii'de, 100 kişide La'de çalışıyor. Burada, La'de yazıyoruz, düzeltiyoruz, oyuncu seçiyoruz ve tüm montajı gerçekleştiriyoruz. Çekimlerin ise tamamı Hawaii'de yapılıyor.
Üçüncü sezon birçok soruya yanıt verdiğine ve bir yandan da yeni sorular sorduğuna göre, dördüncü sezondan ne beklemeliyiz?
DL: Sorulara cevap vermesini ve yeni sorular sormasını... Dördüncü sezon birçok açıdan yepyeni bir dizi olacak. Yaptığımız iş bizi çok heycanlandırıyor ve her bölümde sezon finali kadar sürpriz olacak.dizinin hakkında fikir tartışması yapan birçok hayranı var, hiç bu fikirleri kullandınız mı?
CC: Evet. Sizin de bir fikriniz var mı?
Niki ve Paolo, diziyi izleyeler hoşlanmadığı için mi öldüler yoksa onlardan o şekilde kurtulmak müthiş derecede 'cool' olduğu için mi ölürdünüz? (nikki ve paolo, hikayelerini sonradan öğrendiğimiz bir çiftti. Bir takım entrikalar sonucu beş saat süresince felç eden bir örümcekle birbirlerini zehirlemişler ve arkadasları tarafından ölü sanılarak gömülmüşlerdi)
CC: Her ikisi de!
Niçin Paulo ve Nikki karakterlerini yarattınız? Neden öldüler?
CC: İnsanlar kumsalda takılan öteki karakterleri sormaya başladılar. Onları tanıyacak mıyız falan diye. Biz de kalabalığın arasından Nikki ve Paulo'yu çıkardık. Ama biz bunu yapar yapmaz izleyiciler sinirlendi. Ana karakterlerin zamanından çalmakla suçlandık.biz de izleyenler ne derse o olur diyip ikisinide diri diri gömdük.
Bu sezonda 'flashforward'lar (ileri zamana gidiş) çok olacak mı yoksa kimin hayatta kalacağı ile ilgili fazla ipucu vereceği için kaçınacak mısnız?
CC: Dördüncü sezonda da flash-forward'lar olacak ama bu sahnelerin dizinin sonunu gösterdiğini düşünmek yanlış olur.
Michael bu sezon geri dönüyorsa, fiziksel bir walt mu göreceğiz yoksa bir hayalet mi? Yoksa walt'u oynayan malcolm çok mu büyüdü?
DL: Micheal kesinlikle geri dönüyor. Malcolm'un diziyi çekme hızımızdan daha hızlı büyüyeceğini biliyorduk. Buna hazırlıklıyız. Bize güvenin. Lütfen bize güvenin.
Walt'la ilgili yarattığınız bunca beklentinin ardından soruyorum Onları bir daha görecek miyiz?
DL: Evet göreceksiniz ama sabırlı olmanız lazım, kusura bakmayın.
Hawaii fırtınaları hangi sıklıkla senaryoya giriyor?
DL: Çekebileceğimizde daha sık! Hawaii'den bizi arayıp"ciddi misiniz siz, yine mi yağmur,yine mi fırtına? Siz bizi öldüreceksiniz"diyorlar. Ama yağmurlu sahneler her zaman dramatiktir değilmi?
Jacob'ın kimliğinin açıklanması izleyiciye yanıtlar mı sunuyor yoksa yeni sorular mı?
CC: Jacob'un ortaya çıkışının sorulara yanıt verdiğini düşünüyorsanız, azınlıktasınız! Jacob'ın bir ismin ötesinde, bu noktada ortaya çıkması gerektiğini düşündük çünkü bundan sonra çok önemli olacak.
Üçüncü sezonun ilk yarısında dizinin hayranları yeterince yanıt vermediğiniz konusunda şikayetçiydi. Bu sizi endişelendirdi mi?
CC: Hayır, sezon sonunda doğru br denge kurduğumuzu düşünüyoruz. Dizinin her sezonunu bir kitap gibi görüyoruz. Bu kitapta verilmesi gereken yanıtların hepsi verildi.
Üçüncü sezonda birçok ana karakter öldü. Böyle bir kan gölünü sezononun başından mı planlamıştınız?
CC: O sezonun kahramanları 'diğerleri' idi. Sezon sonunda 'diğerleri'nin hikayelerini çözmemiz gerek diye düşündük. Büyük bir gürültü vaat ettik ve bu gürültünün iki taraf için de doğurduğu sonuçlar oldu.
Karakterlerinizin çoğu katıksız iyi yada kötü değiller. Locke ve Ben gibi karakterler dizideki esnekliğe izin veriyor?
CC: Bizim karakterlerimiz karmaşık bir yapıya sahip. Hem iyinin hem de kötünün aynı karakterde nasıl vücut bulduğunu ve ruhun karanlık tarafının üstesinden nasıl geldiğini keşfetmek bizim için ilginç bir deneyim.
Üç sezon süren 'flashback'lerden (geri dönüş) sonra, flash-forward'lerin başlaması kaçınılmaz mıydı? Flash-back fikirleriniz tükendi mi? artık hep flash -forward mı olacak,yoksa flash-back'ler de olacak mı?
DL: Kesinlikle kaçınılmazdı. Flashackler tamamen bitmiyor ama dizinin doğasını değiştirecek yeni bir şeye ihtiyacımız vardı. Flashback ve flashforward'ları karıştıracağız. Her hafta sadece kime değil, hangi zamanda odakalanacağımız konusu tam bir sürpriz olacak.
Hangi karakterin ölümü üçüncü sezonda sizin için kabul edilmesi en zor olandı?
DL: Charli'ye veda etmek inanılmaz zordu. Sezonun ana karakterlerden birinin ölümüyle sonlanması gerektiğini düşünüyorduk ve sezonun en başından itibaren bunu hazırlamaya başladık. Charlie'nin ölümünü yazmak bizim için çok sertti. Dom'un performansı ise bunu izlememizi bile zorlaştırdı. Onun ölümünün yankısı zaten dördüncü sezonun başlangıcında da yer alıyor.
Diziye serpiştirilmiş 'oz büyücüsü' referanslarından bahseder misiniz?
DL: 'Oz büyücüsü' ve tabiki 'Alice harikalar diyarında' lost'ta sık sık karşımıza çıkan temalar. İkisinin de konusu birden kendilerini fantastik bir dünyada bulan ve evlerine dönmeye çalışan gerçek insanlar üzerine. Bu referansları, (henry gale, beyaz tavşanlar, sıcak hav balonları) bizim hikayemize çok büyük etkisi olan klasiklere saygı duruşu olarak kullanıyoruz.
Adanın sırrını uzay zaman yolculuğuna dayandığını açıklaığınıza göre, Lost'ta çözülmemiş birçok olayın kabul edilebilir açıklamaları var gibi görünüyor. Niçin bu bilgiyi vermeye karar verdiniz?
CC: Abc/Disney diziyi bundan sonraki 48 bölüm içinde bitirmemize izin verdiğinde içinde ileri dönüşlerde olan yeni bir hikaye anlatım tarzına başlamamız gerekiyordu. Dizi bir mozaik gibi. Bugüne, geçmişe ve geleceğe ait parçalar var. Tüm parçalar yerine oturduğunda lost tamamlanmış olacak.
Kazazedeler kaç gündür adadalar? Eğer sezonlara göre gün hesabı yaparsak, hamile olan Sun üç sezon bitmeden ölmeyecek. Yani en azından adadaki hamile hastalığı yüzünden ölmeyecek.
DL: Üçüncü sezonun sonunda, kazazedeler yüz günden az bir zaman geçirmişti. Evet, Sun hakkındaki teoriniz doğru. Ama unutmayın,gelecek sezon belkide geleceğe atlıyor olabiliriz, her şey olabilir!
Charlie patlamada ölmediğine göre neden boğulacağına yüzeye doğru yüzerek kurtulmadı?
DL: İki nedeni var. Birincisi Desmond'ı kurtarmak için kapıyı kapamış olması. Mikhail'in patlattığı geçiş deliği charlie'nin geçemeyeceği kadar küçüktü. İkincisi ise, ne olursa olsun zaten öleceğini biliyordu, neden uğraşayım demiş olabilir o yüzden.
Zamanında yolculuk teorilerini mantığa uydurmak için bilim insanları ile çalışıyor musunuz?Yazarların dışında lost senaryolarının yazımında kim çalışıyor?
DL: Ne yazık ki bilim insanları bilimle çok meşgul olduğundan bizim sorunlarımızla uğraşmıyorlar. Dizide kullandığımız bilgilerin çoğu üzerine uzun araştırmalar yapılıyor. (öksürür gibi yapıp 'wikipedia' diyor...) zaman yolculuğuyla ilgili ise üçüncü sezonun dvd'sindeki 'orchid dharma orientation video'yu izlemenizi öeneririm.
Üçüncü sezonda kate ve jack birbirinden uzaklaştı. Ama son bölüm ilişkilerinin herzmankinden daha sağlam olduğunu gösterdi. Bunu bilerek mi yaptınız? Neden izleyenlerin, birlikte bir şansları olmadığını düşünmesine yol açtınız?
CC: Jack/kate/sawyer üçgeni uzun süre devam edecek bir şey! Hem kim demiş birlikte olma şansları yok diye!
Çok özel efekt kullanıyor musunuz?
CC: Dizinin tümünü hawaii'deki oahu adasında çekiyoruz. Honolulu'yu Irak, Paris, New york falan gibi göstermek için çok özel efekt gerekiyor.
Lost'taki son sahnenin ne olucağını biliyor musunuz?
CC: Evet biliyoruz,inanın ki siyah bir ekran değil.

13 Ocak 2008 Pazar

Beyn Çılgınlığı

Çakma polemik mimi ile Barış Ünver, benim hakkımda aynen şöyle bahsetmiş;

"Benzer bir tavır Burcu Sezer'de de görülüyor. Gerçi onun burnu havadalığı zenginliğinden değil, yarattığı sahte şöhretten geliyor. Yaptığı televizyon programında çıkardığı figüranları "Sen beni kuma getirdin adam!" "Höyt ne kuma getirmesi sen beni aldattın!" "Bak kızın da gaçtı dönmüyür eve!" şeklinde şaklabanlıkları ayırıp bütün sorunları tek programda çözerek halkın sevgilisi oldu han'fendi! Sonra da oturup blog'unda "Bugün programda şu sorunları çözdüm…" diye övünüyor, millet de buna alkış tutup duruyor. Biz de şöhretin, var olmayan durumları çözerek de kazanılabileceğini görüp şaşırıyoruz."

Aslında konuyu iyice anlamanız için tüm yazısını Şuradan okumanızı tavsiye ediyorum. Gerçekten de gecenin şu saatinde beni eğlendindirmiştir. bir anlamda kendimi Esra Ceyhan zannettim doğrusu. Övgüleri için ne desem azdır. Fazlasıyla sevmekteyim kendisini...

Ben de bu gazla bir kişiye sonsuz eleştirilerimi sunmaktan keyif alacağım. Mesela; yıllardır takibimde olan wykka 'yı ele alalım. Bu kendini bilmez kadın taklitçilikten öte gitmeyen bir televizyon çerezidir. Öyle ki zerafetimi kendisine örnek alarak yaptığım her hareketi, giydiğim her kıyafeti özenle kendisine yapıştırır. Sonra da çok şaşırmış gibi yapar. Ona sorarsanız artık Türkçe'nin çok sıradanlaştığını ve programların İngilizce sunulması gerektiğini savunur. "think" kelimesindeki "t" harfini söyeyeceğim diye dilinin üst damağına yapıştığına tüm stüdyo şahittir. Programına çıkarttığı papaz, rahip gibi kişileri el üstünde tutarken imam ve hafızları içeride tartakladığı da konuşulanlar arasındadır. En son Ankara'da bir matbaada sahte İncil basarken yakalanmaktan son anda kurtulmuştur ve bu durum beni gerçekten üzmüştür. Neyse ki Türk halkı yapılan programları ayırdetmekte yetenekli yoksa bunun gibiler dolup taşacak etrafımızda... Her neyse sevgili takipçilerim şimdi kaynana Semra'nın "ağdacı seçerken dikkat edilmesi gereken hususlar" isimli bölümüm için ön hazırlık yapmam gerekli... İyi bir gece dilerim. Saygılar.

24 Aralık 2007 Pazartesi

Altın Yumurtlayan Zaman

"Olur mu anımsamamak onaltıncı Louis'i
14 Temmuz 1789 akşamı, Louis,
Şöyle yazmamış mıydı defterine:
'Bugün kayda değer bir şey yok..'"



Cemal Süreya doğru mu demiş bilemem ama bence de bugün kayda değer bir şey yok. Boşa mı geçti ki? Hayır! Sadece fazla hızlı geçti hepsi bu. Yanılmaktayım çok fazla.

Yıldız Kenter geldi aklıma yanılmaktan bahsedince. Hep birşeylerin bitivermesinden korkan o şaşkın yüz. Her an ağlamaya hazır sulu gözler. Aynı benim göz damlalarımla dans ettiğim anlarda olduğum gibi. İlk kez 1948 yılında Shakespeare'in "on ikinci gece" oyununda oynamış. 1948 ey ahali! Bundan 59 sene önce. İki tane ben. Korkunç. 1928 yılında doğmuş. 79 yıl önce. Hadi dese biri Yıldız'a "12. gece'yi bugün tekrar oynayacağız." Tereddüt etmeden oynardı tekrar. Hafıza senden benden iyi okuyucu. Kaldı mı böyle oyuncular? "Dev" olarak bakabileceğimiz yeni yetmeler? Maalesef hepsi daha toy. Devir değişiyor değil mi? Artık DVD'yi koyup tiyatroyu evime taşıyabiliyorum. Bu ne ikiyüzlülüktür sanata karşı? Tiyatro aynı havayı teneffüs etmektir. Ruhunun yavaşça oyuncunun içine girdiğini hissetmektir. İdareyi eline almaktır. Oysa bende hiç öyle olmamıştı. Sahnede oyunumu oynarken; hep aklımda başka şeyler olurdu. Mantıksız, deli saçması. Örneğin alakasız bir kitabın baş kahramanı. Yada hafta sonu yapacağım şeyler. Yada karşımda ki oyuncunun teks sayfaları. Ben oyuncu değilmişim ki hiç. Olmamışım. Zaten gerçekten de istememişim. Şimdi belleğimdeki tüm kuruntularım gitti. Biraz tadını çıkartayım bunun.

Boşluğun.


Hazır tiyatrodan bahsetmişken ben sizlere (İzmit'te oturanlara daha doğrusu) Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nda Mevlana'nın Mesnevisinden oyunlaştırılarak sahnelenen "Yolcu" isimli muhteşem oyunu izlemenizi tavsiye ediyorum.


"Doğum ve ölüm arasındaki yaşam denen yolculukta, hiç ölmeyecekmiş gibi hırslarla dolan ve yolunu şaşıran insanoğluna Mevlana'nın ışığı yol gösteriyor"

13 Aralık 2007 Perşembe

Büyü, paranoya ve bizim çocuklar

Bu gece yatarken "çok uykum var, yarın tatil olsa da ben uyusam öğlene kadar" diye geçirmiştim içimden. Saat 0400'da kalktım. Uyku bana hiç adil davranmıyor. Sanırım kafamdaki deney farelerinin birinin kuyruğu diğerine çarptı... Yoksa daha ne ola ki? Bir süre evin seslerini dinledim. Bir ayak sesi ve kapı altından odaya doğru giren bir hışırtı sesi hayal ettim. Buna istinaden günaydın Dünya.

Astroloji beni çok eğlendiren bir dal. Bulmaca çözmek gibi. Yeni bir şeyler keşfetmek, her bir kişinin doğum saatine göre başka davranışlar ve alışkanlıklara sahip olması. Buna göre insanlar arasındaki iletişim. Ciddi eğlenceli... Mesela ben bu yıl [2008] İkizler burcu ile iyi anlaşacakmışım... -Ki asıl konumuz asla bu değil. Konu aşağıda...

Geçenlerde internette bir siteye denk geldim. Sitenin ismini vermek istemiyorum. Çünkü böylesine delisaçması bir olaydan haberiniz olsun istemiyorum. Konu site bir blog. Astroloji ile ilgili. Haftalık burç yorumu vs... Fakat işin alındaki çok daha farklı. Burası büyü okulu. Bildiğiniz okul gibi... Seminerler... Etüdler falan. Aylara göre seminerleri ve büyüleri var. Mesela geçen ay belli bir tarihte bir mekanda belli bir ücret karşılığı 1 saat süreyle verilmiş bir "Jüpiter [şans çağırma] büyüsü semineri" düzenlenmiş. Venüs [aşk ve çekicilik kazanma] büyüsü diye de bir şey varmış dediklerine göre. Bir çok okuyucu yorumu ise özendirici bir şekilde gözümüze gözümüze sokulmuş. "Büyüden sonra şöyle oldu böyle oldu" falan diye. Arkadaşlar bu bir oyun değil. Benim düşünceme göre büyü gerçeklik üstüne sürülmüş büyük bir kandırmaca. Yani katı yağ... Evet büyü gerçek bir olay. Mesela; sizi sevmeyen bir adama büyüyü çakıyorsunuz. Adam size dörtnala, beyaz atıyla koşturuyor... Neyse oh ne ala alıyor sizi bir sevinç... Yahu insan hiç düşünmez mi şimdi bu adam beni gerçekten mi seviyor diye... Bu hoş bir şey değil... İnsanın psikolojisini mahverder gelecek günlerde... Paranoyaları ser yere seç beğen al sonrasında... Haydi ben bunu geçtim. Kişinin kendi seçimidir. Bir de bu seminer bilmem ne yoga salonunda yapılacakmış. Yoga salonu ve büyü semineri... Yoga ve büyü... Anladınız mı çelişkiyi... Kimisi meditasyonla kendisi ile yüzleşerek, belki acı çekerek bir şeyleri yoluna koymaya çalışırken; bir diğeri al bu para... Kurbağa bacağını ve balina ciğeri yağını da unutmadan ekle diyerek amacına ulaşmakta... Hayır hayır bu hiç adil değil... Sonuç olarak bu konudan bahsetme gereği duydum fakat yapanları suçlayıcı bir tavrım yok asla... Herkes istediğini yapmakta özgür. Ben adalet tarafına takılmış vaziyetteyim son 3 gündür.

Ha adalet demişken; aklıma şirket yıl sonu balosu geldi... Bak sen allahın işine... Buna istinaden bu yl ki müthiş eurovision temsilcimiz Mor Ve Ötesi şarkısı "Şirket"'i armağan etmeyi bir borç biliyorum.



maske takmadan üstüme gelmek zor muydu?
adı olmayanların sesi de yok mu?
Saygılarımla.

4 Aralık 2007 Salı

Aradığın Neyse, Seni Bekleyen de Odur

Bizim ofisin bayanlar tuvaleti kapısı yanında asılı panoda yazılıydı bu cümle. Bir Mevlana söylemi. Aylardır bulmaya çalıştığım cümle buydu belki de. Ya da Mevlana'nın kafamdakileri toparlamış ve bize sunmuş hali. Bir çok paragrafın bir özeti gibi; hepimizi anlatan.

2 Aralık 2007 Pazar

Zencefilli Pekmezli Kurabiye Ev

1300 itibari ile başlamış olduğum uykuma an itibari ile son verdim. Sağlam uyumuşum anlaşılan. Uykuyu gezip tozmaya tercih ettiğim için kendimle gurur duydum açıkçası. Saat sabah 0500, bu saatte ne yapılır diye kara kara düşünüyorum. Bir fincan kahve yaptım, bir adet eti puf aldım yanıma. Harem Suare ve Cahil Periler isimli muhteşem Ferzan Özpetek filmleri başucumda. Hangisini izlesem diye düşünmekteyim. Karşı Pencere filmini kime verdim hatırlamasam da "olsa da izlesem" geçti içimden. Sanırım Harem Suare'de karar kıldım. Daha renkli ve can yakan bir konusu var çünkü.

Günün haberi;

Devletşah yemek.name sitesinde yaptığım yorum üzerine bana mail atmış. Çok sevindim. Onu güldürmüş olmaktan da mutlu oldum. Yemek.name dergisinin Aralık ayı sayısını heyecanla bekliyorduk ve nihayet çıktı. Diyorum ki; dergiyi haftalık yayınlasınlar. Bir ay uzun bir süre :) Dergiyi bu ay boyunca aşağıdaki bannerdan ve sağ alt köşedekinden indirebilirsiniz. Mideniz aç ise dergiye bakmak için acele etemenizi önce gidip bir şeyler atıştırmanızı tavsiye ediyorum. Biri çıkıp da benim gibi yemek yemekten ve yapmaktan anlamayan biri için "Zencefilli pekmezli kurabiye ev"'den yapsa inanın ki çok sevaba girecektir. Tarif derginin içerisinde saklı. Evet!, anne aslında seni kastediyorum.

Yemek dergisi Yemek.Name'yi indirmek için tıklayın

Saygılar. İyi sabahlar dilerim.

24 Kasım 2007 Cumartesi

Az Kaldı

Çok okuyorum, çok araştırıyorum. Yeni bir şeyler yapmam lazım bu mekana... Bu yüzden yazmıyorum. Ama kısa süre sonra bir de bakmışsın ki yazmışım. Hepimiz şaşırmışız falan.

17 Kasım 2007 Cumartesi

Gün


Berbat bir Cuma gecesinden sonra güzel bir Cumartesi sabahı. Şöyle bir kontrol ettim kendimi; bir haftadır devam eden öfke nöbetlerim biraz durulmuş gibi. Tabii saat 16:00'dan sonra buna daha bir net karar verebilirim.

Dün gece 0300'a kadar Avrupa Yakası'nı izledim ve bir hayli güldüm. Ekşi Sözlük'te "Bir işkence tipi olarak Burhan Altıntop" adında başlık açmayı düşünüyorum. (Artık yazarım ya o bakımdan; keh keh keh)


Facebook'ta istemediğiniz kişileri engelleyebiliyormuşsunuz. Kurcalarken farkettim. Ayrıca arkadaş listenizdeki samimi olmadığınız kişilerin özel bölümleri görmesini de engelleyebiliyormuşsunuz. Bu da süper bir olay.

Yeni aldığım uzun kolluklarıma ofisteki kızlar güldüler. Ben de onlara güldüm. Gülüştük öyle. Eylemlerim devame decek.


Ofiste konuşmadığım, hatta görmek istemediğim tam 8 kişi var. Güzel bir rakam.


Rüyamda kendisini klonlayarak çalışma saatini 4'e indiren bir adam gördüm. Mantıklı geldi bana.


* Uykusuz yazarı Uğur Gürsoy'un Fırat tiplemesinin hayranıyım. Tam sayfa çizmesini umut ediyorum. Hatta emrediyorum. (karikatür 14 Kasım ekinden alınmıştır. üstüne tıklayıp büyütünüz)

Kredi kartı extrem şaka gibi. Hep birlikte kahkaha atıyoruz.


3 Kasım 2007 Cumartesi

24 Ekim 2007 Çarşamba

Son Günler...

Başlığa devam etmem gerekirse son günler gerçekten de karamsar hissediyorum... Haberleri izliyorum, gazeteleri okuyorum... Yalanları diğer insanlar gibi yutuyorum. Hırsımdan orduya yazılmaya kalkışıyorum. Aptal referanduma oy vermiyorum. Protesto ediyorum. En gerçekçi haberler için Ekşi sözlük okuyorum... Ama yine de tatmin olmuyorum. Bir sürü film izliyorum... Yine de umutsuz sürecim devam ediyor. Düşmanların içimizde olduğunu bildikçe kişilerden soyutluyorum kendimi. Hele ki 00:20'de dağdaki "hainin evlatları" mehmedin üstüne kurşun sıkarken benim sarhoş olup tepindiğim aklıma geldikçe daha da kötü hissediyorum kendimi. Öfkemi anlatmaya kelimelerimi yettiremiyorum ülkemin durumuna. "Hasta" lakabı "kötürüm" e hatta "moron" a çevrilecek diye korkuyorum topraklarım için... Merak ediyorum da malüm köşkte, -Ankara'daki canım hatırladın mı? Yeni değiştirilmiş möblelerinde otururken Hayr-ünüssa Gül neler düşündü bu durum için? Kızının ve damadının balayını nasıl geçti acaba? Oh zaten cahil milletim bilip bilmeden bastı da "evet"e oyunu. Kutlama yaptılar mı merak ediyorum doğrusu.



Bizler rahat uyuyamıyoruz yataklarımızda. Kaç kişilerin cancağızı yandı diye düşünüyoruz. Kaç anne bekliyor evladının şehid olmuş naaşını? Kaçı sinir hastası olmuştur bugüne kadar? Kaçı evladını yanında görmek için varını yoğunu verir? Peki Hayr-ünüssa Hanım yeni bir buzdolabına kaç bin dolar verir? Hangisini seçeceğine karar vermek için kaç gece uyuyamaz? Öyle ki daha fazla ödenek için malüm kişilerle ettiği tartışmalar sonucunda sinir hastası olma yüzdesi kaçtır? Peki ben sormak istiyorum; giderlerken parayı geriye koyacaklar mı? Ne kadar tasarruf edecekler bu yıllar içerisinde? Daha ne kadar kamburu olacaklar bu ülkenin?
Bunların hepsi cehennemde kaç yıldan başlar acaba? Rızkını yediğiniz bu ülkenin insanları ile karşı karşıya hesaplaşılacak mı orada?



Bunların hepsi acı, fakat gerçek... Rüya değil yani...
Bu yüzden herkese çok amaçlı Solo tuvalet kağıdı armağan ediyorum. İşinize yarar umarım. Solo ; en pahalı tuvalet kağıdı markası... Ödenek çıkartıcam kendime... sizlerden para çıkmayacak yani rahat olun... (!)

8 Ekim 2007 Pazartesi

Cehennemin En Nadide Parçası



Nadide Sultan,
Hani o kumsalda koccaman memelerini mavi bikinisinden çıkması için gümbür gümbür koşan ve en sonunda sol memesinin ucunu çıkartmayı başarmış, burnu kocaman, sesinin neye benzediğini bir türlü hatırlayamadığım, evlenmeden evvel burnunu yaptıran, göğüslerini küçülttüren fakat evliliğinde bir türlü mutluluğu yakalayamamış "konyalı" ismine yapışmış kız. Tabi ki hatırladınız. Bu sabah ben kahvemi yudumlarken gazetemin magazin sayfasındaki habere dikkat kesildim. Yeşil, hoş bir elbise giymiş İpek Tuzcuoğlu'nun haberini okudum. "Tek kişilik" isimli albüm çıkartıyormuş. Sonra haberde değişimden falan bahsetmeye başlanıyor. Bir de baktım Bu kız Nadide Sultan'mış. Yani sevgili Nadide kendine has mizacını almış çöpe atmış ve İpek'in kılığına bürünmüş. Hem de sonsuza dek. Ben olsam Deniz Akkaya gibi yapardım sanırım. Liv Tyler'ın resmini alıp giderdim doktora İpek Tuzcuoğlu'nun değil kesinlikle. "Tek kişilik" albümünü de kimsenin dinleyeceğini zannetmiyorum maalesef elinde patladı estetik masrafları. Halbuki ben Nadide'yi severdim. Kendine has bir güzelliği en azından doğallığı vardı şimdi yok, uçmuş gitmiş. Hey gidi hey.. Bir gün eve gidip "anne ben geldim dediğinizde annenizin sizi tanıyamaması ne kadar da kötü bir durum olurdu değil mi?"
Halbuki ben bugün ölüm hakkında yazı yazacaktım... Belki yazarım.