31 Mayıs 2009 Pazar

Blindness

* Spoiler

Blindness izlenmeye değer bir film gibi gözüküp, sinirlerinizi bozup bırakan bir film. Yönetmenliğini Fernando Meirelles yaptığı film bir uzakdoğulunun trafikte birden bire kör olması ile başlıyor. Yardımına koşanlara da körlüğü bulaştıran kişiyle yayılan hastalık şehirde panik yaratır. İlk etapta yönetmen aralarında göz doktoru (Mark Ruffalo) ve doktor muayenesine gelen kişiler dahil 10'a yakın kişiyi kör ederek karantina altına alınırlar. Hükümetin herhangi bir yardım yapmadığı karantina altındaki insanlar zamanla çoğalır ve büyük bir hangarda kendi hallerine bırakılırlar. Bu kör insanların yaşamını, açlık, pislik, körlük ve birbirleri ile olan savaşlarını anlatır. Karantina altına kendi isteği ile girmiş tek bir kişi ise doktorun karısıdır (Julianne Moore).

Filmin detaylarını anlatmayacağım, izleyerek kendi sinirlerinizi kendi yorumlarınızla bozabilirsiniz. Benim anladığım kör bir insanın bir sürü gören kişinin arasında yaşaması mı yoksa herkesin kör olduğu bir yerde tek gören olarak yaşamak mı daha zor? Evet bana anlattığı buydu konunun. Tabii filmin Jose Saramago'nun kitabından uyarlama olması filmden sonra çok daha keyif almak için kitabının okunmasından yanayım.

Not: Filmde bir çok mantık hatası bulabilirsiniz bunu da bilerek izleyiniz filmi.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Mediko-Politik Epilepsi ile Orgazm


Yalçın Küçük’ün Aralık 2008’de Arkadaş yayınevi’nden çıkarttığı Mediko-Politik Epilepsi ile Orgazm isimli kitabını da bir önceki kitabı Caligula - Saralı Cumhur gibi bazı sıkılarak bazı bazı da zevkle okudum. Sivri dilli Küçük, kitabını iki bölümden oluşturmuş. İlk bölüm Mediko – Politik’te epilepsi, isteri, sara hastalığı, histeri ve bunlara bağlı olarak orgazmı işleyen Yalçın Küçük ikinci kitap olarak Doğan Savaş ismini uygun görerek yine Recep Tayyip Erdoğan, çevresi ve dengesiz davranışlarına ilişkin açıklamalarda bulunmuş, gazete küpürleri yayınlamıştır.



Sıkılmam diyorsanız, epilepsi, epilepsi tarihi, epilepsi nöbeti sırasında yaşanan orgazm sebep ve sonuçları hakkında merak ettikleriniz var ise okumanızı öneriyorum.

The Uninvited

* Spoiler


The Uninvited içerisinde pek de korku öğesi barındırmayan, yer yer havada kalan olay çizgisiyle ve ne var ne yok her türlü cevabı en son dakikaya sığdırmış 2009 yılı yapımı ters köşe bir gerilim filmidir. Başrolünü Emily Browning’in "Anna" karakteri ile oynadığı film camiada klişe olarak nitelendirilmiş. Akıl hastanesinde tedavi gören Anna, hasta ve yatalak annesinin çıkan yangında öldüğüne şahit olmasının ardından yaşadığı travmayı atlattığına kanaat getirerek evine döner. Evde (-ki pek büyükçene okyanus dibinde bir hanedir) ablası Alex, babası ve hasta annesinin eski hastabakıcısı ve babasının yeni sevgilisi Rachel vardır.


Çıkan yangının bir kaza olmadığını düşünmeye başlayan Anna ve Alex, Rachel’ın tuhaf üvey anne triplerinden kuşkulanarak kadının gerçek kimliği hakkında araştırma yapar ve kandırıldıklarını anlarlar. Babalarına durumu anlatmak isteseler de bunda başarılı olamazlar. Bu arada hastaneden çıkan Anna değişik hayaller görür. Öldürülmüş 3 kardeşin katilinin babasının sevgilisi olduğuna inanan Anna ve Alex gerilimli zamanlar yaşarlar...


Sıkıldım hemen filmin sonuna geliyorum; Alex, Rachel’ı bıçakla doğrayarak çöp kutusuna atar. Biz bu şekilde görüyoruz en azından ekranda, fakat filmin sonunda bakıyoruz ki; annesi ölmeden evvel babası ve bakıcı Rachel’ı sevişirken gören Anna, annesinin yattığı barakaya giderek biraz benzin alır (depo olarak da kullanılan bir yer çünkü) ve aklındaki düşünceyi yani babası ve Rachel’ın bulunduğu evi yakmak için yola koyulur. Bu arada Alex sahilden sarhoş bir şekilde gelerek annesinin yanına girer, masanın üstünde duran mum devrilir ve baraka havaya uçar. Yani yangını çıkartan Anna’dır. Yine o gece olaya tanık olan arkadaşı Matt’i de geçirdiği bir nöbet sırasında öldüren Anna nöbet sonrasında (cinayetleri işlediğini hatırlamamaktadır) cinayeti Rachel’ın işlediğine inanır. Filmin en sonunda ise görürüz ki Rachel’ı, Matt’i ve annesini de öldüren Anna’dır. Alex ise sadece bir hayaldir. Çünkü o gece barakayla birlikte havaya uçmuştur.


Üstünkörü anlattığım bu kötü filmi daha da berbat hale getirmemi saymazsanız; “haydi biraz gerilelim, çok iyi bir film olmasına gerek yok” diyenler için uygundur. Fakat fazla bir şey beklememenizi dilerim. Sanırım artık iyi korku, gerilim filmi yapılamıyor ya da bizler büyüdük ki artık korkmuyoruz.

24 Mayıs 2009 Pazar

Duman - Tövbe


Duman'nın çıkarttığı Duman I ve Duman II albümlerini dinlemediyseniz eğer dinlemenizi öneririm. Bir kaç tane favori parça edineceğiniz albümler performans ve söz olarak çok güzel. Duman I albümü pek ilgimi çekmese de Duman II takdir toplayacak cinstendir. Özellikle Ari Borakas'ın sözlerini yazdığı 9. şarkı "Tövbe" bu albümün unutulmayacak parçalarından olacaktır.





Dönecek halim mi var

Kahrolsun hain dünya

Yıllanmış halim mi var

Korkarsın

Sor zalim günler

Beyhude hayaller

Öldürme

Boş laflarla güldürme


22 Mayıs 2009 Cuma

Bakla da yemem ben


Hayatında ilk kez bakla yapmış bir kişi olarak diyebilirim ki; yemek yapmak ile yapılan yemeği oturup afiyetle yemek yahut o yemeği sevmek apayrı şeylerdir... Yeme bozukluğu (kastettiğim yemek seçmek) çoğu kişinin büyüttüğü ve ciddiye aldığı kadar kötü bir durum değildir. Bana yemeklerden hangilerini yediğimi soranlara verecek cevabım 4’ü geçmezken, yemediklerimi ise kategori olarak dile getiriyorum. Her türlü sebze, bir çok meyve, deniz ürünü, salata, yumurta-omlet, zeytin çeşitleri, dolma çeşitleri, mercimek çorbası harici tüm çorbalar, her çeşit ot (semizotu, börülce, maydanoz) daha saymayı unuttuklarım muhakkak var ki bu arası virgüllü yiyecekleri asla yemem... “Bak bir kez tatsan sonrasında çok seveceksin” denilen şeyleri asla sevmediğim gibi, tadına bakmadan nefret ettiğim yiyecekler de mevcut.


Yeme bozukluğu denildiğinde sadece Anoreksiya nervoza ve Bulimiya nervoza olarak algılanmamalıdır. Bahsettiğim yemek seçme durumudur. Damak tadının elvermediği tadları bünyenin kabul etmemesi, yemiş olmak için dahi yenilememesi, tiksinilmesidir. Çocuklukta zorla yemek yedirilmesi de ileride yemek seçme alışkanlığına bir nedendir. Mesela, bana “E peki sen nasıl yaşıyorsun?” Ya da “Ne yersin peki sen?” gibi anlaşılmaz sorulara “peki sen nasıl oluyor da herşeyi yiyebiliyorsun?” demek istediğim insanlar çok fazla çevremde... Vitamin almadan da insanoğlu yaşayabiliyor. Sormayınız artık böyle abuk sorular demek istiyorum buradan...


Her ne ise; yemediğim ve yemeyeceğim bakla ve semizotundan sonraki denemem Kabak Dolma olacaktır. Yaparken tadına bakmasam da kokusundan yemeğin olup olmadığını anlayabiliyorum bunu da böylelikle keşfetmiş oldum. Aferin bana =)


Peki sizin bana tavsiye edeceğiniz bir sebze yemeği var mıdır?

21 Mayıs 2009 Perşembe

On Bir Dakika - Onze Minutos

-Spoiler

“Evren, sadece heyecanlarımızı paylaşacak biri olduğunda anlam kazanır.”


On Bir Dakika; edepsizliğe ve ikiyüzlülüğe kaçmadan, sadece Maria’nın hikayesini anlatan bir kitap. Simyacı ile çoğu kişinin tanıdığı Paulo Coelho 2004 yılında çıkarttığı kitabında, Maria isminde bir fahişeyi konu alır. Anlatması bir hayli güç olan fahişeliği, Coelho yalın bir dille ve bir genç kızın sadeliği ile okuyucuyu sıkmadan, kasvete sürüklemeden yazıya dökmüştür.


Çocukluğundan beri karşı cins ile olan ilişkilerinde normal davranmaya çabalayan, zamanla bu çabayı kat be kat arttırarak yine yine hüsrana uğrayan, aşkı bulup devamlı hata yaparak kaybettiğine inanan Maria hayatından aşkı çıkartarak cinselliğe, bedenini keşfe yönelmiştir. Zamanla çevresindeki arkadaşlarından çok daha güzel olduğunu farkeder ve bunu erkekler üzerinde bir artı olarak görür. Zamanla farkedilmeye başlayan güzelliği ve aşka olan katı tutumu ona erkekleri avucunun içine alma yöntemlerini öğretir. Tüm bunlara sadece 19 yaşında sahip olan Maria Brezilya’dan Rio’ya bir haftalık tatil için uzun süre kumaş dükkanında çalışır. Ve biriktirdiği para ile ilk yalnız yolculuğuna çıkar. Fakat işler planladığı gibi gitmez. İlk gün bir İsviçreli ile tanışır ve İsviçre’de çalışma için aklını çelen adamla bambaşka bir ülkeye ayak basar.


Anlaşılan para haricinde İsviçrelinin vaadettiği herşey gerçektir. Başka bir memlekette "samba kızı" olan Maria zamanla maddi açıdan istediklerini karşılamayan patronuna posta koyarak yapmak istediği işin modellik olduğu kanısına varır. Menkenlik ajanslarıyla görüşen Maria sonunda bir arap ile bir gecelik ilişkisi karşılığında 1000 Frank kazanır. 1000 Frank’ın istediğinden fazla bir mablağ olduğunu görünce bir süre bu işe devam ederek dönüş bileti için para biriktirme planı yapar... Fakat yine kararsızlığına yenilen Maria bir clupte fahişelik yapmaya başlar... Hayatta sadece zengin, akıllı ve iyi bir koca isteyen Brezilyalı kız artık İsviçre'de kendi isteği ile fahişelik yaparak yaşamaktadır. Devamını kitaptan okumanızı tavsiye ediyorum.

Okurken sizi zorlamayacak bir kitap arıyorsanız işte bu kitap odur.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

X Men Origins Wolverine

Hugh Jackman ' nın başrolünü oynadığı X men origins wolverine genel olarak hoşlanmadığım tarzda bir film olmasına rağmen kendisini pür dikkat izletmiştir bana. 1845 yılında başlayan film mutasyona urayan Logan ve Victor'un vurdulu kırdılı hikayesini anlatıyor. Daha evvel bu tarz bir filmi anlatmadığım için fazla bahsetmeyeceğim. Hız, dövüş, insanüstü yaratıklara düşkün olanlar izleyebilir.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Örümcek adam ve barbie müstehçenmiş.


“Okul ürünlerindeki bazı figürleri müstehcenliğe yakın bulan Eskişehir Milli Eğitim Müdürü İ. Ceylan, öğrencilerin araç ve gereçlerinde Barbie yerine Keloğlan, Örümcek Adam yerine Yunus Emre figürleri taşıyacağını söyledi”


Barbie’yi Keloğlan ile bağdaştırıp eş tutan bir zihniyet ile karşı karşıya kalmak beni çok güldürdü. Ne deseniz ne anlatsanız boşa gider ama denemek de gereklidir sanki. Keloğlan, Yunus Emre, Nasreddin Hoca gibi figürler kültürel değerlerimizi temsil eder. Keloğlan’ı bunun dışında bırakıyorum. Fakat bir okul çantası düşünün ki üstünde Yunus Emre var, Mevlana var, Sivas Kangal var. Yapmayın Allahaşkına! Çocuklara bu değerleri öğretecek daha başka yollar bulun, Milliyetçiliği kullanarak dış dünyaya kapamayın yeni nesli. Sonuç itibari ile “Barbie”’lerle büyümüş bir nesildenim ve kültürümüze ait değerleri de gayet güzel bilmekteyim. Ayrıca; Keloğlan kadar itici bir karakter daha yok sanırım bu memlekette...



Haberde okul gereçlerinin müstehçen resimlerle kaplı olduğu kanısına varan Müdür İ. Ceylan’nın bu tür konular yerine eğitim yerlerinin temizliği ve okul çevrelerinin güvenilirliği, öğrenci pisikolojisi gibi konularda iyileştirme yapmasını, bu tarz konulara takılmamasını temenni ederim.


“Neredeyse müstehcenliğe yakın resimler çocukların hayal dünyasında gezdiriliyor ve çocukları gerçeklerden koparıyor. Çocuklarımızı yabancı kültürün istilasından korumamız gerekir. Bunun için milli kahramanların ve milli kültürün öne çıkarılması gerekir. Barbie yerine Keloğlan, Örümcek Adam yerine Yunus Emre, Dalmaçyalı köpekler yerine Sivrihisar’ın Akbaş cinsi köpeğinin resimleri kullanılacak” İ. Ceylan

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Piç

“Hayat seni öyle bir noktaya getirir ki kendini sevdiklerinle savaşırken ve nefret ettiklerinle sevişirken bulursun. Üzülürsün. Pişman olursun. Sonra biraz zaman geçer ve tersinin bu dünyada işlemediğini anlarsın.”


Oğuz’un tavsiyesi ile ilk kez okuduğum Hakan Günday’a ait "Piç", kendimizle pek bağdaştıramayacağımız (tabii herkesi kastetmiyorum) kadar uçlarda dolanan 4 arkadaşı anlatan bir roman. Bir şekilde yolları kesişmiş Hakan, Barbaros, Cenk ve Afgan’nın bomboş ve umursamaz vaziyette geçirdikleri hayatlarından bir kesiti falçata kesiği gibi keskin cümlelerle anlatan Hakan Günday’a saygı duydum.


“Piç” kelimesi; babası belli olmayan kişilere verilen argo bir kelimedir fakat kitabı okumamış olanlar için söylüyorum ki yazar Günday için “"Türkçedeki kelimelerin ilk anlamlarının pek de geçerli olmadığı bir yüzyılda piçler, babaları bilinmeyenler değil, babalarına ihanet edenlerdir.. Babalarına ve annelerine... Piçlerin ebeveynleri dünyadan doğal ölümlerle ayrılmazlar... Katillerinin adı üzüntüdür. Kimse öz çocuğunun ihanetlerinden canlı kurtulamaz..... Ve piçler her ne kadar birçok geceyi ailelerinin leşlerinin hayaletleriyle geçirseler de, sabah hissettikleri tek acı bademciklerindeki sigara yanığıdır..."


Ömürlerince ailelerinin sırtından geçinmiş, gelecek için herhangi bir planı olmayan, çalışmak yerine ömür boyu tembel tembel oturup içki içmek isteyen ve asla para dertleri olsun istemeyen, canları ne isterse o anda onu yapmaya programlanmış, normalde aptal olmayan fakat asalak gibi yaşamayı kendilerine tarz belirlemiş 4 kayıp adam. Evsiz, parasız, aç, kirli, işsiz ve gururlu... Belki de yaşadıkları koşullarda hayatta kalamamalarının; Cenk’in satırla adam öldürerek çıplak gövdesine “tişört” yazısını kazımasının, Afgan’nın sığındığı bir izbede açlık ve susuzluktan ölmesinin, Barbaros’un akıl hastanesine tıkılmasının ve Hakan’nın bir böcekten farkının kalmadığına kanaat getirerek annesinin kanatları altına sığınmasının tek sebebi kendilerinden başka hiçbir kimseye değer vermemeleridir.


Kitap hakkında okuduğum çoğu yorumda “piç”liğe özentinin had safhada olduğunu gördüm. Bana göre, aklıbaşında kim bu yukarıda saydığım koşullarda yaşayarak geberip gitmek ister ki? Bunların yanında bu 4 piç arasındaki diyaloglar o kadar eğlenceli ve safça ki kendinizi gülmekten alamıyorsunuz. Acaba diyorsunuz, gerçekten de bu kadar sorumsuzca, saçma sapan yaşanabilir mi? Bunu yakın olarak test etmek istemem şahsen.


Son bir-iki cümle daha yazıp, sinirlerimi altına üstüne getiren kitabın yorumuna son vereceğim. Benim anladığım o ki; Piçlik doğuştan gelen bir olgudur, sonradan kazanılmaz. Sonradan kazanılan “piç”lik çakma sarışın kadar çevresine zarar verir.

12 Mayıs 2009 Salı

John Galliano bir nevi deli


Modacı, yarattığı tasarımlarda bir çeşit masalcı havasına bürünmeli... Modanın şizofrenik yanını en iyi yansıtanlardan biri de bana göre John Galliano. 2009 son koleksiyonuyla, koleksiyonu sunumuyla, herbir şeyiyle beni büyülediğini itiraf etmek isterim


.

Defileyi de yine modacıya ait siteden izleyebilirsiniz.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Yabancı - l'etranger


"Anam ölmüş bugün". Olağan, zamanın dün veya bugün farkının olmadığı, "ölüm"'ün anlamını sorgulama gereksinimi duyurmayan, kısacık bir cümle... Albert Camus'nun Yabancı romanın ilk cümlesi. İki bölümden oluşan kitap herkesin belirli bir anlam yükleyebileceği basitlikte anlatımıyla inanılmaz samimi. Yer yer şaşırtan bir karakter ve yaşama umursamaz bakışı...

....."Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. ‘Bence bir, ama istersen evleniriz’ dedim. O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir başka sefer de söylediğim gibi: ‘Bunun bir anlamı yok ama, her halde sevmiyorumdur’ diye cevap verdim. Bunun hiçbir önemi olmadığını, isterse evlenebileceğimizi söyledim. Zaten isteyen kendisiydi, ben sadece evet demekle yetiniyordum. O zaman, Marie ‘evlilik ciddi bir şeydir’ dedi. Ben de ‘değildir’ diye cevap verdim. Bir an sustu, bana sessiz sessiz baktı. Sonra yine konuştu: ‘aynı şekilde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı teklifi yapsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyordum’ dedi. ‘Elbette ederdim’ dedim. O zaman ‘ben seni seviyor muyum acaba’ diye sordu. Ben de ‘bu hususta hiçbir fikrim yok’ diye cevap verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni muhakkak ki bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı sebeplerden benden nefret edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, ‘seninle evlenmek istiyorum’ dedi. Ben de ‘ne zaman istersen evleniriz’ diye cevap verdim”

Zamanda yaşadığımız şeylere herkesin ne kadar farklı tepkiler verdiğini sorgulatır kişiye. En azından bana bunun analizini yaptırmıştır Camus.

Son olarak kitabın sonundan bir alıntı yapmadan kitaba sahip olduğunuzda arka kapak yazısını okumamanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

......"Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umrumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi? Değil mi ki, bir tek yazgı, beni ve benimle birlikte, onun gibi bana “kardeşim”, diyen bir sürü ayrıcılıklıyı seçecekti! Anlıyor muydu acaba, anlıyor muydu ki herkes ayrıcalıklıydı. Zaten yalnız ayrıcalıklar vardı. Ötekileri de bir gün mahkûm edeceklerdi..."

İyi okumalar...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

"Göz kamaştıran" yeni burjuvazi

Milliyet Gazetesi; “Kadir Topbaş'ın eşi tarafından düzenlenen 'Anneler Günü' etkinliğinde Topbaşlar'ın gelini ilgi odağı oldu.” diyerek adını beyan etmediği -ki sonradan öğrendiğim Tuğba için bu şekilde konuşmuş.

“Zevksizlik örneği” olarak tabir etmektense “göz kamaştırdı” olarak lanse edilen gelin, başında Siyah – gri türbanı, gece mavisi - mor saten (sanırım), assolist elbisesini andıran fiyonklu parlak mı parlak elbisesi ile ciddi anlamda gözlerimi kamaştırıyor. Bunların yanında son zamanların İslami burjuvasına örnek olarak kendisine baktığımızda fondoten, allık, ruj, siyah göz kalemi, göz farı ve rimel kullanması da bir hayli dikkat çekici bana göre. Ayrıca; burnu ne kadar da ince değil mi? Allah’tan mıdır bilinmez... Dudaklarına ise diyecek hiçbir şey bulamıyorum maaşallah pek hoş ve parlak.

Genel anlamda sayın Tuğba, zamanında Recep Tayyip Erdoğan’nın makyaj yapan kadınlar için kullandığı “kaportası bozuk araba” deyişini hatırlattı. Tabi bunu söylerken eşi dahil cemiyet içi bayanları düşündüğünü zannetmiyorum.

Aşağıdaki bayanlara baktığımda biz başı açık kadınlardan tek farklarının saçlarının gözükmemesi olduğunu görüyorum. Hatta abartı konusunda çoğu kadını geride bıraktıklarına da şahit oluyoruz. Renkli, parlak, son moda...

7 Mayıs 2009 Perşembe

Musa'nın Çocukları Tayyip ve Emine

Ergun Poyraz‘a ait Musa'nın çocukları Tayyip ve Emine 2007 yılının Nisan ayında piyasaya çıkmış belgeli bir eleştiri kitabıdır. Kiminin okumaya bayıldığı, sonsuz desteklediği, kiminin abartılı bulduğu, gerçeklerin çarpıtıldığı yahut herhangi bir belgeye dayanmadığını düşündüğü kitabın içeriği bana göre şimdiye dair bir belgesel. Aslında hepimizin geçmişte ve halen televizyonlarda izlediğimiz, nutuklarını dinlediğimiz Başbakan’nın eşi Emine ile tanışması, yaşadıkları hayatın siyasetten öncesi ve sonrası, ilk gençlik yılları, İstanbul Belediye Başkanı olması, ardından milletvekili seçilmesi için atılan adımlar, Albayrak’larla, Birlik Vakfı’yla, Abdullah Gül ile, şimdi bakanlık yapan bir çok siyasetçi ile olan münasebetleri, Başbakanlık sürecinin anlatıldığı kitap yakın siyasi geçmişimize ışık olup, gelecek günlerimiz için bir araçtır. Günümüzde yaşadığımız çalkantılı süreci daha iyi anlayabilmemiz, laik cumhuriyetimize, hukuğumuza, toprağımıza sahip çıkmamız, gözlerimizi açıp da özgürlüğümüzün her geçen gün kısıtlandığını görebilmemiz için okunması taraftarıyım.

30 Nisan 2009 Perşembe

Caligula - Saralı Cumhur


Sular seller gibi okuyup bitirdiğim Caligula - Saralı Cumhur'un yazarı Yalçın Küçük'e bir kez daha saygı duyduğumu belirtir, kitabı okumanızı tavsiye ederim.

"Yalçın Küçük yeni kitabında Türkiye’yi anlamak için Roma’ya, Roma’yı anlamak için Türkiye’ye bakıyor. Hareket noktası cumhuriyet rejiminin çöküşü ve plütokratların cumhuriyeti yıkarak despotizmi getirmeleri. Kendi ifadesiyle “büyük zenginleri böyle bir rejim için Caligula ararken” yakalıyor ve hem Roma’daki hem de Türkiye’deki Caligula’ları deşifre ediyor." diyor tanıtım yazısında.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Donna Diaspora

Nisan ayını Shantel 'den Donna Diaspora dinleyerek bitirip hareketli ve güneşli bir Mayıs'a girmek dileğiyle.

Aşk

*Spoiler
Bişnev! "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?"


Yazdığı her kitap ile çok satan listelerinin ilk sırasında yer alan Elif Şafak'ın çok konuşulan kitabı Aşk; kişiyi yormayan ve başka bir dünyaya götüren bir kitap. Şems-i Tebrizi'nin Mevlana ile tanışması ve aralarındaki bağlılığı onların ağzından dinlediğimiz kitabın en güzel yanı Konya halkının bu sıradışı aşka bakış açısını anlatmasıydı esas olan. Kitap boyunca Şems'in ruhuna bürünebildiğiniz gibi, bir elbise gibi Rumi'yi, Sultan Veled'in, Kerra'nın, Aladdin'nin, Kimya'nın rolünü üstünüze giyebiliyorsunuz. Belki de Elif Şafak'ın yazım tarzını bu sebeple çok seviyorum.

Şems Konya'ya gidedururken diğer yandan günümüzde mutsuz bir evlilik yaşayan ve bunu bir şekilde kabullenmiş tipik Amerikalı ev hanımı Ella'nın hayatını değiştirmesini okuyoruz. Ella'nın sufizm ile tanışması yazar Zahara ile bir tesadüf eseri oluyor... Zahara'nın sonradan "hiçbir şey tesadüf değildir" demesini ise kitabı okudukça kavrıyoruz, belki de hak veriyoruz. Zamanla Ella'nın evini terketmesine, düzenini geç gelmiş aşk için değiştirmesine hak veriyoruz. Destekliyoruz onu sonuna kadar. Zahara'nın s-u-f-i harfleriyle kodladığı geçmiş hayatına adım atıyoruz bir süre... Nasıl Müslüman olduğuna ve başından geçenlere tanık oluyoruz. Ölmeden evvel ölmeyi nasıl öğrendiğini görüyoruz.

Okur 1240'lı yıllardan 2008'e savrulurken, karmakarışık Konya'da vakit geçirmeyi daha çok sevecek gibi hissediyorum. Çünkü daha evvel dediğim gibi bir çok karakteri bünyenize sığdırıyorsunuz. Bunlardan Sarhoş Süleyman'nın Şems'e bağlılığı, dergahtaki çırağın Şems'e olan hayranlığı ve herkesin sufi olamayacağı gerçeğini yansıtması, Baybars'ın örümcek bağlamış dar bakış açısı, Çöl gülü'nün pislik içindeki kerhanede kalbini temizleme çabası, Çakal Kafa'nın cinayet anındaki kararsızlığı, Dilenci Hasan'nın Rumi'yi çekmediği kahır ve eziyet için konuşup nutuk çektiği için suçlaması-ona kızması...Bu kişilerin mutlaka bir zaman Şems ile karşılaşarak "Gönlü geniş ve ruhu gezgin Sufi Meşreplilerin kırk kuralı"'ndan nasiplerini alması. Şems'in aslında bir araç, bir aracı olduğunu söylemeye çalışması kitabın en güçlü yanlarıydı. Elif Şafak'ın Araf'ta olduğu gibi ilk önce romanı İngilizce yazması ve bunu okura hissettirmemiş olması ise (-ki Araf beni bu sebeple üslup olarak çok rahatsız etmişti.) daha sonra yazacağı ingilizce romanlara olan önyargımı kırmıştır.

Yadırgadığım yanları yok mu tabii ki var. Mesela, Şems bahçede 6 kişi tarafından öldürülürken bu arbedeyi kimselrin duymamış olması bana çok abes geldi. Şems'in astral seyahatlerinin, Kimya'nın hayaletlerle olan diyaloglarının fazla havada kalması beni düşkırıklığına uğrattı. Siyah süt'ün Doğan Yayıncılık'tan çıkmasından hiç hoşlanmamıştım, Aşk'ın da Doğan Yayıncılık olması beni iki kat üzmüştür. Kapak tasarımını, pembe rengin iticiliğinin kitabın konusuna olan tezatını, kapakta olan kötü kalp şeklini Elif Şafak'a nasıl layık gördüklerini anlamak mümkün değil. Ayrıca yazım hataları da vardır bir kaç yerde.

Son olarak sevdiklerime Şems'ten şu mesajı vermek istiyorum;

"Her hakiki aşk, umulmadık dönüşümlere yol açar. Aşk bir milad demektir. Şayet 'aşktan önce' ve 'aşktan sonra' aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. Birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir."

20 Nisan 2009 Pazartesi

Gibi

"Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ başlamış haset ve art niyettir."
Şems

Bazı bazı hayat gözüme koskocaman çikolatalı bir dondurma gibi gözüküyor... Kıyıp da yiyemiyorum orası ayrı...

16 Nisan 2009 Perşembe

iksv

İmkan olsa da 28.Uluslararası İstanbul Film festivali'ne gidebilsem. Bitimine iki gün kala İstanbullular yetişebilir sanırım...

Filmlerden Aya Seyahat'i ilginç buldum. İzlemiş olanlardan dinlemek isterim.

10 Nisan 2009 Cuma

Revolutionary road

Son günlerde blogdan kopuşumu havaların gelgitli hallerine bağlamak isterdim fakat, zamanımı iyi planlayamamam buna daha iyi bir açıklama olacaktır.

Gün içerisinde aklıma gelenleri yazıya dökme işinin yerini yazacaklarımı sadece planlamak aldı. Fakat elim nedense klavye tuşlarına gitmez oldu. Dikkat ettiğim şey ise geçen yıl da aynı zamanlarda bu tarz bir duygu durumu içerisine girmişim. Demek ki; bu ana özel bir şey yok ortada...


* Spoiler

Kısaca özet geçmem gerekirse, sıklıkla belgesel izliyorum. Araya ise son çıkan filmleri sıkıştırıyorum, karışıyor ortalık... Mesela; Revolutionary road beni etkileyen filmlerden biri oldu. Sam Mendes'e ait film bir Richard Yates romanı ve 2008'de perdede yerini almıştır. Titanik'ten sonra ilk kez bir araya gelen Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet ne kadar uyumlu bir ikili olduklarını kanıtlamışlardır bu filmle. Bu unutulmaması gereken bir detaydır bence.

April ve Frank Wheeler 1950'lerde aşık olup evlenen bir çifttir. Evliliklerinin ilerleyen zamanlarında hayallerini ertelediğini düşünen, monotonluğun ilişkiyi kısırlaştırdığı kanısına varan April, Frank'in de artık eskisi gibi hissetmediğini düşünerek Paris'e taşınma fikrini (Frank'in hayali) ortaya atar. Aslında çocuklu bir çift için büyük bir risktir ve risk alınmadan da gelecek için böylesi bir değişim sağlanamaz April için. April karakter olarak; kendini bilen, gerçekçi ve başkaldıran bir ev hanımı. Frank ise; umarsız, eşini dilediğinde aldatabilen ve egosunu şişirme gereği duyan, bencil bir adam. Buna karşılık dışarıdan bakıldığında herşey tam, mutlu, çocuklu, genç bir aile olarak görünmektedirler.

April Paris'e yerleşme hayalini Frank'e anlattığında çiftin değişiklik düşüncesi filmdeki sıkıntılı havayı dağıtmaktadır. Zannedersiniz ki; Paris ile birlikte çift üstlerindeki gerginliği atarak hayallerinin doğrultusunda mutlu olacak fakat Frank'in işyerinden altığı terfi ile inanılmaz bir bencillik örneğine tanık oluyoruz. Tüm evliliğini kurtarma hayallerini Paris'e bağlamış ve planlarını buna göre yapmış olan April için bu durum evlilik hayatı için bir bitiş olur. Aşk artık gerilerde kalmıştır. Aşkın yerini kavgalar, laf geçirmeler akabinde kendine dönük, yalnız ve tekdüze bir yaşam alır.

Sonuç itibari ile hayal kırıklığını kaldıramayan ve bir şekilde hem Frank'ten hem de kendisinden öç almak adına ikinci bebeğini kendi kendine düşürmeye çabalayan April kan kaybından ölür. Bu da Frank'e kapak olur...

Film genel olarak beni üzdü, romantik bir film beklerken gerçeğin ortasına sizi fırlatarak gerim gerim geren bu film Kate Winslet'in ne kadar muhteşem bir oyuncu olduğunu tekrar tekrar göstermiştir.

Arşivinizde bulunması gerektiğini düşünüyorum.

2 Nisan 2009 Perşembe

Zaman akıp giderken ben bakınıyorum sağıma soluma... Geleceği görmeyi bırak, şimdiyi dahi kestiremiyorum... Bazen bir koca gün saçma sapan saatlerden oluşup bir bütünü oluşturabiliyor. En komiği de biz zavallı insanoğlu, yarın farklı olacakmışçasına o günün bitmesi için Tanrı'ya dua ediyoruz... Sanırım bu ölünceye kadar bu şekilde sürüp gidecek.

29 Mart 2009 Pazar

Taxi Driver

* Spoiler

1976 yılı yapımı Taxi Driver, Martin Scorsese'ın arıza filmlerinden biridir. Robert De Niro'nun delilik ve saplantı triplerini muhteşem sergilediği sahnelere Jodie Foster'ın küçük bir fahişeyi oynadığı sahnelerdeki başarısı eklendiğinde kadronun ne kadar seçkin olduğununa dikkat kesiliyorsunuz. 26 yaşındaki Vietnam gazisi Travis uyuyamama problemi için geceleri taksi şoförlüğü yapmaya başlar. Yapayalnız yaşayan ve herhangi bir amacı olmayan Travis'in hayatı seçimler öncesi seçim kurulunda çalışan Betsy'i gördükten sonra değişir. Saplantı haline getirdiği Betsy'e aşık olan Travis, kültür seviyesi ve yaşayış şekli farklı olan kızı tavlama işine girişir. Kendisine çeki düzen vermeye çabalar fakat beceremez. Çabaladıkça daha da saçmalar ve ikinci buluşmalarında gittikler erotik film ilişkinin bitimine sebep olur. Çünkü Travis normal biri değil, çevreye ve hayata uyum sağlayamayan "çok yalnız" bir bireydir.

Filmin ikinci yarısında Travis'te gördüğümüz ve tam olarak nedenini çözemediğimiz gariplik ilerleyen sahnelerle beraber Travis'in kendine kurduğu ve inandığı bir dünya ile tanışırız. Travis kendince hükümet için çalışan gizli bir tetikçidir. Kötülüklerle tek başına savaşan ve ilk silahlı saldırısında öleceğine inanan (Iris'e yazdığı mektupta bunu dile getiriyor) bir delidir. Birbirinden farklı iki kadını (Betsy ve Iris) tek bir amaçta kesiştiren Travis ilk olarak Betsy'nin çalıştığı senatörü öldürmeyi kafaya koyar. Silahlanır fakat bunu beceremez. Sonrasında Iris'i erkeklere pazarlayan adamı öldürmeye karar verir. Filmin sonunda ise hiç olmadığı kadar aksiyon ve kan vardır. Robert De Niro'nun o eşsiz sırıtışı, sabit bakışıyla gittiği otel kan gölüne döner. Silahlarını son kurşununa kadar boca eder 3 kişinin üstüne.


Film dışında Travis karakterinin kadınlara olan tutumu, koruyuculuğu beni çok etkiledi. Iris'e dediği gibi kadının yeri evidir evine dön tarzı repliklerinden ve ona dokunmamış olması, "ahlakının da sicili gibi temiz olduğunu" kanıtlamıştır.

İzlemeyenlere tavsiye edebileceğim kadar farklı ve dikkat çekici bir filmdir. Kendimce anlatmaya çalıştım fakat ben bir de Oğuz Bey'den dinlemek isterim filmi... =)

28 Mart 2009 Cumartesi

Filimadamı

Filim adamı şu aralar fazlaca kullandığım bir sinema sitesi. Site bizlere pek çok film ve bu filmlerin sinema sitelerinde aldığı oylardan, bilgisayarınıza indirebileceğiniz alternatif adreslere kadar pek çok hizmet sunmakta. Meraklıları için iyi bir seçenektir.

25 Mart 2009 Çarşamba

Durgun


"Aşksız olma ki ölmeyesin. Aşkla öl ki diri kalasın." demiş Mevlana.

Zaman zaman tedirgin olduğum güzel zamanlar geçiriyorum... Hissettiklerimin farkına vararak analizini yapıyorum. Olumlu düşünmeye uğraşıyorum, kısmen de düşünmemeye hiçbirşeyi... Slumdog Millionaire'in soundtrack'leri ile renkli bir dünyaya dalıyorum arada... Hala ve hala Ahmet Ümit'in Kar Kokusu kitabını okuyorum. Bir filmin yarısını dün, diğer yarısını bugün izliyorum. Herşey ağır çekim gibi, zevkle havayı ciğerlerime çekiyorum, yada bana öyle geliyor. Heyecan nasıl bir meretse artık kıpırdamadan durdurmaya çalışıyor beni olduğum yerde... Belki de diyorum; gevşeyip suyun akışını izlemeliyim huzurla...

21 Mart 2009 Cumartesi

Bir süre daha olmayacağım arkadaşlar... Büyük bir duruş sürecine girdim... Keyfini çıkartıyorum...

15 Mart 2009 Pazar

Kadın; Seçmek ve seçilmek

Pazar sabahı saat 0700'da ne hikmetse gazete almaya almaya giden ben tüm amelsizliğimle bir adet Elle dergisi de kapmış vaziyette tuttum evimin yolunu. Dergi bilindik moda dergisi fakat Hacer Yeni'nin "Yaşamayı" seçenlere seslendiği Seçmek ve Seçilmek başlıklı yazısı çok ilgimi çekti. Hacer diyor ki yazısının ortasında; "Filmlerin en mutlu sahneleri genellikle aşıkların kavuştukları ya da kadının sabredip beklediği ve sonunda muradına erdiği evlilik sahneleri olur. Bir kadın için seçilmelerin en önemlisi en önemlisi bir erkeğin seçimine nail olmaktır.Aslında bu konuda çok da suçlu değil. Ona bu öğretilir. Düzen budur, ne yapılırsa yapılsın bazıları için bundna ibarettir. Oysa erkekler hep seçimi kadınların yaptığını, bir kadının istediğinde herhangi bir erkeği kolaylıkla elde edebileceğini söyler dururlar. Yani onlara soracak olursanız seçilen onlardır. Gerçekten bu ne kadar doğru?"

Yazısını yaklaşan seçimlerlerdeki kadın sayısının azlığına ve yine o kadınların mecliste kalıp kalamayacağını seçen erkeklere getirerek sonlandıran Hacer Yeni bana kalırsa çok doğru tespitlerde bulunmuştur.

14 Mart 2009 Cumartesi

Hayatımın en güzel mercimek çorbasını en güzel ellerden yedim. 3 öğün yiyebileceğim pilav ve dondurmaya bir de mercimek çorbası eklendi. Tek fark yapan o eller olmadan çorbanın bir halta yaramaması. =)

10 Mart 2009 Salı

Soğan böreği gibi beynim

As beni mandallarınla ipe;
Sonra dans et benimle.
Dans et, dans et, dans et...


Not:
Bu aralar kafamdaki teknik arıza yüzünden heyecanlıyım arkadaşlar bu sebeple entry giremeyebilir, karışmış ellerimi, kollarımı, ayaklarımı çözmekle uğraşabilirim...

7 Mart 2009 Cumartesi

Ella Elle L'A

Benim gibi yağmur yüzünden eve tıkılmış bir arkadaşım bana "France Gall"'i hatırlattı... Ne de iyi etti, bir de internetle sosyalleşilemeyeceğini söylerler..





Laisse tomber les filles

Dead like me - Life after death

*Spoiler

Televizyonda yayınlanan dizisinin aksine çoğu kişinin sıradan ve yüzeysel bulduğu yönetmenliğini Stephen Herek'in yaptığı 2009 çıkışlı Dead like me - Life after death konu itibariyle ölmüş fakat dünyada kalmış kişileri anlatan filmlerden biraz farklı olarak, ölmüş fakat zamanı (ışığı görene kadar olan zaman) gelene kadar dünyada ölecek kişilerin ölüm anlarında ruhunu almakla görevli topluluğu anlatır. Yani birnevi azrailin ölüm timidir bu. Kafasına uzaydan gelen klozet kapağı çarparak ölen George (Ellen Muth) ve üç arkadaşı onlara gelen talimatlar doğrultusunda olay yerine giderek kişinin ruhunu canını yakmadan evvel alırlar ve ışığa yönlendirirler. Olaylar gelişir (gerisini anlatasım gelmedi inanın ki)

Film komedi kategorisinde olup gülünecek bir şey bulabilmek için çaba sarf ettiriyor fakat bulunamıyor. Afişine aldanılmaması gerektiğini düşünüyorum keza afiş benim fazlasıyla hoşuma gitti. Sanırım diziyü izlememiş benim gibi birileri varsa filmden sonra diziye de bir göz atmalılar diye düşünüyorum.

5 Mart 2009 Perşembe

The boy in the striped pyjamas

*Spoiler
"Çocukluk dönemini; sesler, kokular ve görüntüler belirler ta ki aklın karanlık tarafı gelişene kadar."
John Betjeman


Zaman ikinci Dünya savaşı sırası, su birikintilerine yansıyan kırmızı nazi bayrakları, sırtlarında okul çantaları kısa şortlu çocuklar askerlerin arasından koşarak evlerine dönerler. Tam bu sırada yahudiler askeri araçlara bindirilirlerken aynı anda ihtişamı, hizmetçisi bol bir evde hazırlık yapılmaktadır. İşte böyle başlıyor 2008 yapımı The boy in the striped pyjamas.

Hitler yanlısı babası asker olan 8 yaşındaki Bruno ve ailesi, babasının terfisi sebebi ile Berlin dışına taşınırlar. Kırsalda duvarlarla çevrilmiş büyük bir eve yerleşen Bruno'nun ilk keşfettiği şey, odasının penceresinden gözüken uzaktaki pijamalı çiftçilerdir. Babasına neden pijama giydiklerini soran Bruno "onlar insan bile değil" yanıtını alır. Çocuk gözüyle olanlara bir anlam veremez, tedirgin olur. İlk olarak evin mutfağında çalışan ve eskiden doktor olan yahudi Pavel ile tanışır. Bir doktorun neden evde patates soyduğunu sorar ona ve çocuk aklıyla daha evvel iyi bir doktor olmadığı sonucuna varır. Bir gün arka bahçeden etrafı keşfetmek için kimseye görünmeden kaçan Bruno çiftlik zannettiği toplama kampına varır. Tel örgüleri ardında yaşıtı olan Shmuel ile karşılaşır. Aralarında sadece dikenli teller vardır. Shumel'un Bruno'ya tanıştıktan sonra sorduğu ilk soru yanında yiyecek bir şeylerin olup olmadığıdır. Bruno için ise herşey bir oyundur. Shumel'un yakasındaki numara da dahil. Dikenli tellerin ise iki arkadaş içinde farklı anlamı vardır. Bruno tellerin hayvanların dışarı çıkmaması için olduğunu zannederken Shmuel onların insanlar için olduğunu bilir.

Zamanla Bruno her gün Shmuel ile oynamak için tel örgülerin yanına gider ve giderken arkadaşına yiyecek götürür. Anlam veremez neden top oynamanın yasak olduğuna, o sadece bir toptur ne de olsa... Günler geçtikçe Bruno daha fazla soru sormaya başlar, aldığı cevaplar yahudilerin şeytan, beceriksiz ve kötü olduklarıdır. Fakat Bruno bu nitelikte hiç yahudi görmemiştir ve kafasında bu tiplemeyi oturtamaz. Babasının gittikçe sertleşen davranışları babayla duyulan gururu sekteye uğratır. Yahudilerin yakıldığını öğrenen annenin babaya karşı soğuk davranışları, abla Gratel'in artan nazi hayranlığı evde büyük gerilim yaratır.
Bruno ve Shmuel birbirlerine daha çok bağlanmışlardır. Bir plan yapalar. Bruno Shmuel'in getirdiği pijamaları giyerek tellerin diğer tarafına geçmeye karar verir. Bir kürekle tellerin yanına giden Bruno önce Shmuel'in getirdiği çizgili pijamaları giyer ve kazmaya başlar. Kampa girdikten sonra Shmuel'e söz verdiği gibi kamp içinde birden (!) kaybolan Shmuel'in babasını bulmaya giderler. O anda Alman askerlerin yahudileri kurban etme vakti gelmiştir. Ve itiş kakış bir grup kişiyi malüm sona doğru sürüklerler tabi ki Bruno'da içlerindedir. Bir kapı vardır. Sürgülüdür... Kapının ardında giysilerini çıkartmış insanlar vardır... Ve çocuklar da o kapının diğer tarafındadır... Yanız aynı tarafta ve beraber...


John Boyne'nun kitabından uyarlanan filmi Mark Herman yönetiyor. Filmin başrollerini 1997 doğumlu Asa Butterfield (Bruno) ve 1998 doğumlu Jack Scanlon (Shmuel) paylaşıyorlar. Çok da iyi ediyorlar. Film geçen gün bahsettiğim The Reader'da olduğu gibi İngilizce. Almanya'da İngilizce konuşan katı milliyetçi naziler olduğunu düşünmek dahi kişiyi kahkahaya boğacak cinsten bir yönetim fiyaskosu.

4 Mart 2009 Çarşamba

Rachel getting married

*Spoiler


Rachel getting married 2008 yılı yapımı Jonathan Demme filmi. İzlemem gereken çoğu filmden daha ön sıralara geçmesinin tek sebebi ise saçları bir hayli kısaltılmış, elinde sigarası ve melankolik hali ile bir bağımlıyı canlandıran Anne Hathaway. 9 ay boyunca rehabilitasyon merkezinde kalan ve bu süre sonunda eve dönen Kym, kardeşi Rachel'in düğününe yetişir.

Kym bir esrar ve hap bağımlısıdır ve ailede davranışı yüzünden güven sarsmıştır. Düğün arifesi sebebi ile ev kalabalıktır, düğün kutlaması yapılır.Yemekler yenir, şarkılar söylenir ve herkes teker teker Rachel ve Hawai'li Sidney hakkında konuşur, hikayeler, anılar anlatır. Bu durum zarfında Kym yine herkesten farklı hisseder. Dışındadır herşeyin. Asiliği ve farklı hissetmesi yüzünden belki de sevilmeyen birisidir. Bunun ezikliğini hisseden Kym'nin düğün yemeğinde Rachel için yaptığı konuşma beni çok etkilemiştir.

Anne babasının boşanmış ve her ikisinin de başka kişilerle birlikte olması Kym'in deyimiyle işlevsiz ailesi içerisinde istenmeyen ve horgörülen Kym, bunun yanında onu sevmeyen abla ve anneye fakat kızlarına deli olan dehşet bir babaya sahiptir. Baba her daim orta noktayı bulma derdinde maymun olan tiplerdendir fakat bu durum asla yeterli gelmez çünkü Kym sevilmediğini ve kabul görmediğini benimsemiştir. İstenmediğinden ise tamamen emindir.

Bunlar olurken düğün esas kızımız için felakete dönüşür. Kardeşinin bulunduğu arabayla kaza yaparak onun ölümüne neden olan Kym için mutsuzluk yalnızlığına saklanmıştır. Her daim yaptığı hatayı yüzüne vuran bencil ötesi ablası Rachel'ın sadece kahrolası düğününü düşünmesi ve Kym'in varlığından büyük rahatsızlık duyması da Kym'in hayatını çekilmez kılar. Bazı bazı gözyaşlarına boğulmuş Anne Hathaway bunu bize çok güzel bir oyunculukla gösteriyor. Böylesi bir performans beklemiyordum kendisinden itiraf etmem gerekirse.

Filmin buruk yanları kadar eğlenceli anları da vardı. Mesela Sidney ile kızların babasının bulaşık makinesine en çok bulaşığı en kısa sürede yerleştirme bahsi, yaşanan curcuna.

Film hareketli kamerayla çekilmiş, geneli yakın çekim ve sanırım arada el kamerası kullanılmış. Bu da filme inanılmaz bir doğallık ve sempati katmış. Bana kalırsa filmi seven kadar sevmeyen ve bunalanlarda olacaktır. Her kesime hitap etmediğini düşünüyorum.

Ve ayrıca; her telden soundtracklere sahiptir. Bayıldım dım dım...

3 Mart 2009 Salı

Güneşin Oğlu

*Spoiler
"Aynaya bakın, kendinizi göreceksiniz"


Güneş tutulması ile değişime uğrayan emekli öğretmen Fikri'nin önce üniversite öğrencisi Ahmet, garson Burak, kiralık katil Murat, sonrasında Şair Alper'in bedenine girerek yaşadığı absürt olayları anlatan Güneşin Oğlu bir Onur Ünlü filmidir. Özgü Namal, Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar ve Hümeyra'nın başrollerini paylaştığı film, kimilerine göre çok komik fakat benim beklentimi karşılamadı . Sanırım konusunu yadırgadım ilk sahnelerde Polis filminde olduğu gibi tam emin değilim. Sonrasından ise zamanla filme kaptırıyorsunuz ya da film sizi içine çekiyor bunu ciddi ciddi söyleyebilirim. Oyunculuklara gelirsek yine yine güzel, aklıbaşında, oturmuş tanımlamaları uygundur.


Filmde Haluk Bilginer'in ağlaya ağlaya söylediği şu dizeler beni benden almıştır oturdum yazdım kelime kelime...

Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci
Üstelik gece inmiş ses gelmiyor kümesten
Ben olsam utanırım bu ne biçim öğrenci
Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten

İyi nişan alırdı kendini asan zenci
Bira içmez ağlardı babası değirmenci
Sizden iyi olmasın boşanmada birinci
Çoook canım sıkılıyooooo kuş vuralım istersen

Sonuç olarak güneş tutulması anında doğmuş kişiler güneşin oğlu ya da kızıdır ve ölümsüzdür. Ölen kişilerin yerlerine geçebilirler çünkü ruhları özgürdür.

Aranızda güneşin evladı olan var mı?

1 Mart 2009 Pazar

The Reader

*Spoiler

"The Lady with the Little Dog"
Bu cümleyle başlamak istedim filmi anlatmaya. Anton Chekhov'a ait bir kitabın ismi.


Son zamanlarda o kadar güzel filmler varki sinema dünyasında heyecanlanıyorum ve hepsinden bahsetmek istiyorum.

2008'in en en iyi filmlerinden biri olan The Reader 'ın yönetmeni Stephen Daldry. Bernhard Schlink kitabından uyarlanmış filmin başrollerini Oscar kazandıran Hanna Schmitz rolü ile muhteşem insan Kate Winslet, Michael Berg karakterinin gençliğini canlandıran adını ilk kez duyduğum David Kross ve yine aynı karakterin yaşlılığını oynamış Ralph Fiennes.


1958 yılında Batı Almanya'da 20'li yaşların ortalarında olan Hanna'nın tesadüf eseri 15 yaşındaki Michael ile tanışmasıyla başlar film. Michael ilk cinsel deneyimini yaşadığı Hanna'ya aşık olur ve bu şekilde yaşamaya başlarlar. Zamanla Hanna Michael'dan ona kitap okumasını ister. Hanna kitaplarla sevinir, heyecanlanır, korkar, ağlar... Hanna asla kitap okumaz çünkü o ona kitap okunmasından hoşlanır.

Michael 16 yaşına bastığında Hanna hiçbirşey demeden çeker gider. Böylece Michael onu uzun bir süre görmez. Bu zaman zarfında Michael hukuk öğrenimi görmeye başlar. Yaşıtlarıyla beraberdir vs... Yapacağı meslek gereği dava izlemeye gittiği bir gün Yahudi soykırımı yapan Nazi gardiyanlarından 6 kadın arasında Hanna'yı görür. Ve film başladığı dakikadan itibaren sizi kucakladığı hüznü iki katına çıkartır şaşkınlığınızın yanında. Daha fazla anlatmak istemiyorum çünkü bana tüm filmi anlattığım içn kızıyorlar.

Film Batı Almanya'da geçmesine rağmen dilin İngilizce olması tek fiyaskoydu bana sorarsanız. Bu ayrıntı beni inanılmaz rahatsız etti. Fakat bunun dışında inanılmaz etkileyici ve akıllardan silinmeyecek bir film ve bir Kate Winslet idi.

The Edge of Love

*Spolier
The Edge of Love 2008 yılı yapımı John Maybury'e ait dramatik bir film. Kendisini devamlı tekrar eden Keira Knightley ve muhteşem oyunculuğuyla Sienna Miller'ın bana göre gövde gösterisi yaptığı film 1940 yılında Londra'da geçmekte. Savaş zamanı kullanılmayan metroda şarkıcılık yapan Vera, Vera'ya çocukluğundan beri tutkuyla bağımlı çapkın şair Dylan Thomas, Dylan'ın hafifmeşrep karısı Caitlin ve Vera'nın severek evlendiği asker David arasında geçen fırtınalı ilişkileri konu alır. İlk ilişkisini Dylan ile yaşamış Vera, barda oturmuş Dylan ile flört ederken ortaya Caitlin çıkar ve Dylan'ın evli olduğunu öğrenir. Vera hayalkırıklığına uğrar. Bir erkeği paylaşamayan ve ağız dalaşı yapan Caitlin ile Vera zamanla çok iyi dost olurlar. Parasızlık yüzünden 3'ü aynı evde yaşamaya başlarlar. Vera'ya aşk olan genç asker David, Vera ile evlenerek o günlerde süren 2. Dünya Savaşı'na katılarak hamile Vera'yı diğer iki dostuyla bırakır ve Yunanistan'a gider. Uzun zaman David'den haber alamayan Vera kocasına karşı duygularından emin olamaz ve tüm karşı koymalarına rağmen Dylan ile birlikte olur. Biz buna aramızda dost kazığı diyoruz haliyle. Neyse Vera'nın bebeği doğduktan 1 yıl sonra David savaştan bitik vaziyette çıkar ve gelir. Tabi Vera, David'in savaştan yolladığı paranın hepsini Dylan ve Caitlin'e vermiştir ve David buna çok bozulur. Ayrıca savaşta az biraz kafayı sıyırmış David, Dylan ve Vera arasında geçenleri sezer, çevreden de duyduğu dedikodularla gaza gelir, alır silahı yallah Dylan'nın evini basar, mahkemelik olurlar...


Film güzel, mekanlar Galler kültürünü yansıtan cinsten. Senaryo şiirsellikle içiçe. Makyaj, giyim kuşam yerinde. Savaşa dahil İngiltere'nin savaşa bakışını da az biraz sezebiliyorsunuz. Ayrıca filmin senaryosunu Keira Knightley'nin annesi yazmış onu da ayrıca kutluyorum niyeyse...

Not: Üst fotoğrafta görülen çizmelerden tarafıma bi zahmet temin etmenizi rica ediyorum.
Saygı ve sevgiyle...