2008 yılı yapımı filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2008 yılı yapımı filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2009 Pazar

Taken - 96 Saat

*Spoiler


Taken, sinemalardaki adı ile 96 saat; 2008 Pierre Morel'e ait süper sürükleyici bir film. Eski ajan Brayn'nın bitmiş evliliğinden olma kızı Kim, 17 yaşına bastıktan sonra arkadaşı ile U2 grubunun Avrupa turnesini takip ederek tüm konserlerini izlemek gibi bir plan yapar. İlk durakları Paris'te uçaktan indikleri sırada tanıştıkları genç bir adamın evlerini öğrenmesi dakikalar sonra kendilerini kadın ticareti yapan bir şebekenin ortasında bulurlar. Liam Neeson'nun canlandırdığı Brayn Mills ise kızının kaçırıldığı an onunla telefonla konuşmakta olup, adamların fiziksel özellikleri hakkında sorular sorarak bilgi alır. Paris'e adım attığında ise kızını ve arkadaşını bulmak için bir Arnavut çetesini çökerterek adım adım kızına ulaşır. Her dakikası aksiyon dolu çok güzel bir filmdi.


Filmin anafikri ise; uçaktan inince kimseyle konuşma, kimseye güvenme, kendin hakkında bilgi vermekten kaçın. Anneler babalar çocuklarınıza güvenin fakat çevreye asla... Haydi iyi seyirler...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Get Smart


Get Smart izlemek için kendinizi zorlamamanız ve çok bir şey beklememeniz gereken bir film. Tv ekranlarına bir süre sonra düşecek gibi gözüken filmi Peter Segal yönetmiş. Steve Carell ve güzeller güzeli Anne Hathaway'i ajan rollerinde görüyoruz. Başlarından geçenleri yer yer gülümseyerek izleyebilirsiniz fakat benim pek ilgimi çekmediğini söylemek zorundayım.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Splinter

*Spoiler

Bu aralar gerim gerim izlediğim birçok gerilim filmine Splinter’ı da ekleyerek tarihimin en berbat filmlerini aynı zaman aralığında izleme rekorumu kırmış bulunmaktayım. Filmden kısaca ve absürdce bahsedelim; polis tarafından aranan bir çift, kamp yapmayı aklına koymuş başka bir çifti yolda durdurarak gasp eder. Silah zoruyla rehin aldıkları çiftten erkek olanı salaktır ve (afedersiniz) bir biyologtur. Bu sebeple ağaçlara baka baka yoluna giden çiftin önünü kesen kaçaklar araçlarını da çok rahat alırlar bunların. Tek amaçları anlayamadığımız bir sebeple Meksika’ya kaçmaktır. Yola devam ettikleri bir sırada birden dikenli bir şeye çarparak lastiği patlayan aracı yana çekerler, lastiği değiştirmek için durdukları sırada, lastikte bulunan kıymık kaçakların erkek olanının parmağına batar. Bunu çok da takmaz. Kadın kaçak (deli gibi tavırları vardır, sebebini anlayamıyoruz film boyunca) ve esir erkek ise neye çarptıklarına bakmak için araçtan uzaklaşırlar... Dikenli bir hayvan asfalta yapışmış vaziyette yatmaktadır. Fakat birden kendi kendini yenilemeye başlayarak saldırıya geçer... Tabi korkarlar ve kaçmaya başlarlar. Her korku filmi gibi...

Yollarına devam eden iki kaçak ve iki esir benzin almak için durdukları benzinlikte ne idüğü belli olmayan bir organizma tarafından kapana sıkıştırılır. Kadın kaçak ölür ve diğer et parçaları ile birleşerek organizmaya organizma hücreye hücre katarak büyür. Film ilerledikçe saçma saçan hareketler yaparak tehlike atlatırlar ve en büyük aptallığı da biyolog olan erkek esir yapar, yaratığın sıcağı sevdiğini ve soğuk ile ilgilenmediğini keşfeder. Dükkanda bulduğu tüm buzlarla kendi vücut ısısını düşürür. Tek amacı dışarı çıkıp arabayı alarak dükkanın önüne kadar gelebilmektir. Tabii ki başaramaz... Film ciddi anlamda büyük bir felaket olmakla birlikte insanda anlatma isteği dahi bırakmıyor. Sinemaya gidip de bu güzel havalarda kendinizi içeriye tıkmayın evinizde dayanabildiğiniz yere kadar izleyin derim ben... Yada izlemeyin boşverin...

20 Mayıs 2009 Çarşamba

X Men Origins Wolverine

Hugh Jackman ' nın başrolünü oynadığı X men origins wolverine genel olarak hoşlanmadığım tarzda bir film olmasına rağmen kendisini pür dikkat izletmiştir bana. 1845 yılında başlayan film mutasyona urayan Logan ve Victor'un vurdulu kırdılı hikayesini anlatıyor. Daha evvel bu tarz bir filmi anlatmadığım için fazla bahsetmeyeceğim. Hız, dövüş, insanüstü yaratıklara düşkün olanlar izleyebilir.

10 Nisan 2009 Cuma

Revolutionary road

Son günlerde blogdan kopuşumu havaların gelgitli hallerine bağlamak isterdim fakat, zamanımı iyi planlayamamam buna daha iyi bir açıklama olacaktır.

Gün içerisinde aklıma gelenleri yazıya dökme işinin yerini yazacaklarımı sadece planlamak aldı. Fakat elim nedense klavye tuşlarına gitmez oldu. Dikkat ettiğim şey ise geçen yıl da aynı zamanlarda bu tarz bir duygu durumu içerisine girmişim. Demek ki; bu ana özel bir şey yok ortada...


* Spoiler

Kısaca özet geçmem gerekirse, sıklıkla belgesel izliyorum. Araya ise son çıkan filmleri sıkıştırıyorum, karışıyor ortalık... Mesela; Revolutionary road beni etkileyen filmlerden biri oldu. Sam Mendes'e ait film bir Richard Yates romanı ve 2008'de perdede yerini almıştır. Titanik'ten sonra ilk kez bir araya gelen Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet ne kadar uyumlu bir ikili olduklarını kanıtlamışlardır bu filmle. Bu unutulmaması gereken bir detaydır bence.

April ve Frank Wheeler 1950'lerde aşık olup evlenen bir çifttir. Evliliklerinin ilerleyen zamanlarında hayallerini ertelediğini düşünen, monotonluğun ilişkiyi kısırlaştırdığı kanısına varan April, Frank'in de artık eskisi gibi hissetmediğini düşünerek Paris'e taşınma fikrini (Frank'in hayali) ortaya atar. Aslında çocuklu bir çift için büyük bir risktir ve risk alınmadan da gelecek için böylesi bir değişim sağlanamaz April için. April karakter olarak; kendini bilen, gerçekçi ve başkaldıran bir ev hanımı. Frank ise; umarsız, eşini dilediğinde aldatabilen ve egosunu şişirme gereği duyan, bencil bir adam. Buna karşılık dışarıdan bakıldığında herşey tam, mutlu, çocuklu, genç bir aile olarak görünmektedirler.

April Paris'e yerleşme hayalini Frank'e anlattığında çiftin değişiklik düşüncesi filmdeki sıkıntılı havayı dağıtmaktadır. Zannedersiniz ki; Paris ile birlikte çift üstlerindeki gerginliği atarak hayallerinin doğrultusunda mutlu olacak fakat Frank'in işyerinden altığı terfi ile inanılmaz bir bencillik örneğine tanık oluyoruz. Tüm evliliğini kurtarma hayallerini Paris'e bağlamış ve planlarını buna göre yapmış olan April için bu durum evlilik hayatı için bir bitiş olur. Aşk artık gerilerde kalmıştır. Aşkın yerini kavgalar, laf geçirmeler akabinde kendine dönük, yalnız ve tekdüze bir yaşam alır.

Sonuç itibari ile hayal kırıklığını kaldıramayan ve bir şekilde hem Frank'ten hem de kendisinden öç almak adına ikinci bebeğini kendi kendine düşürmeye çabalayan April kan kaybından ölür. Bu da Frank'e kapak olur...

Film genel olarak beni üzdü, romantik bir film beklerken gerçeğin ortasına sizi fırlatarak gerim gerim geren bu film Kate Winslet'in ne kadar muhteşem bir oyuncu olduğunu tekrar tekrar göstermiştir.

Arşivinizde bulunması gerektiğini düşünüyorum.

5 Mart 2009 Perşembe

The boy in the striped pyjamas

*Spoiler
"Çocukluk dönemini; sesler, kokular ve görüntüler belirler ta ki aklın karanlık tarafı gelişene kadar."
John Betjeman


Zaman ikinci Dünya savaşı sırası, su birikintilerine yansıyan kırmızı nazi bayrakları, sırtlarında okul çantaları kısa şortlu çocuklar askerlerin arasından koşarak evlerine dönerler. Tam bu sırada yahudiler askeri araçlara bindirilirlerken aynı anda ihtişamı, hizmetçisi bol bir evde hazırlık yapılmaktadır. İşte böyle başlıyor 2008 yapımı The boy in the striped pyjamas.

Hitler yanlısı babası asker olan 8 yaşındaki Bruno ve ailesi, babasının terfisi sebebi ile Berlin dışına taşınırlar. Kırsalda duvarlarla çevrilmiş büyük bir eve yerleşen Bruno'nun ilk keşfettiği şey, odasının penceresinden gözüken uzaktaki pijamalı çiftçilerdir. Babasına neden pijama giydiklerini soran Bruno "onlar insan bile değil" yanıtını alır. Çocuk gözüyle olanlara bir anlam veremez, tedirgin olur. İlk olarak evin mutfağında çalışan ve eskiden doktor olan yahudi Pavel ile tanışır. Bir doktorun neden evde patates soyduğunu sorar ona ve çocuk aklıyla daha evvel iyi bir doktor olmadığı sonucuna varır. Bir gün arka bahçeden etrafı keşfetmek için kimseye görünmeden kaçan Bruno çiftlik zannettiği toplama kampına varır. Tel örgüleri ardında yaşıtı olan Shmuel ile karşılaşır. Aralarında sadece dikenli teller vardır. Shumel'un Bruno'ya tanıştıktan sonra sorduğu ilk soru yanında yiyecek bir şeylerin olup olmadığıdır. Bruno için ise herşey bir oyundur. Shumel'un yakasındaki numara da dahil. Dikenli tellerin ise iki arkadaş içinde farklı anlamı vardır. Bruno tellerin hayvanların dışarı çıkmaması için olduğunu zannederken Shmuel onların insanlar için olduğunu bilir.

Zamanla Bruno her gün Shmuel ile oynamak için tel örgülerin yanına gider ve giderken arkadaşına yiyecek götürür. Anlam veremez neden top oynamanın yasak olduğuna, o sadece bir toptur ne de olsa... Günler geçtikçe Bruno daha fazla soru sormaya başlar, aldığı cevaplar yahudilerin şeytan, beceriksiz ve kötü olduklarıdır. Fakat Bruno bu nitelikte hiç yahudi görmemiştir ve kafasında bu tiplemeyi oturtamaz. Babasının gittikçe sertleşen davranışları babayla duyulan gururu sekteye uğratır. Yahudilerin yakıldığını öğrenen annenin babaya karşı soğuk davranışları, abla Gratel'in artan nazi hayranlığı evde büyük gerilim yaratır.
Bruno ve Shmuel birbirlerine daha çok bağlanmışlardır. Bir plan yapalar. Bruno Shmuel'in getirdiği pijamaları giyerek tellerin diğer tarafına geçmeye karar verir. Bir kürekle tellerin yanına giden Bruno önce Shmuel'in getirdiği çizgili pijamaları giyer ve kazmaya başlar. Kampa girdikten sonra Shmuel'e söz verdiği gibi kamp içinde birden (!) kaybolan Shmuel'in babasını bulmaya giderler. O anda Alman askerlerin yahudileri kurban etme vakti gelmiştir. Ve itiş kakış bir grup kişiyi malüm sona doğru sürüklerler tabi ki Bruno'da içlerindedir. Bir kapı vardır. Sürgülüdür... Kapının ardında giysilerini çıkartmış insanlar vardır... Ve çocuklar da o kapının diğer tarafındadır... Yanız aynı tarafta ve beraber...


John Boyne'nun kitabından uyarlanan filmi Mark Herman yönetiyor. Filmin başrollerini 1997 doğumlu Asa Butterfield (Bruno) ve 1998 doğumlu Jack Scanlon (Shmuel) paylaşıyorlar. Çok da iyi ediyorlar. Film geçen gün bahsettiğim The Reader'da olduğu gibi İngilizce. Almanya'da İngilizce konuşan katı milliyetçi naziler olduğunu düşünmek dahi kişiyi kahkahaya boğacak cinsten bir yönetim fiyaskosu.

4 Mart 2009 Çarşamba

Rachel getting married

*Spoiler


Rachel getting married 2008 yılı yapımı Jonathan Demme filmi. İzlemem gereken çoğu filmden daha ön sıralara geçmesinin tek sebebi ise saçları bir hayli kısaltılmış, elinde sigarası ve melankolik hali ile bir bağımlıyı canlandıran Anne Hathaway. 9 ay boyunca rehabilitasyon merkezinde kalan ve bu süre sonunda eve dönen Kym, kardeşi Rachel'in düğününe yetişir.

Kym bir esrar ve hap bağımlısıdır ve ailede davranışı yüzünden güven sarsmıştır. Düğün arifesi sebebi ile ev kalabalıktır, düğün kutlaması yapılır.Yemekler yenir, şarkılar söylenir ve herkes teker teker Rachel ve Hawai'li Sidney hakkında konuşur, hikayeler, anılar anlatır. Bu durum zarfında Kym yine herkesten farklı hisseder. Dışındadır herşeyin. Asiliği ve farklı hissetmesi yüzünden belki de sevilmeyen birisidir. Bunun ezikliğini hisseden Kym'nin düğün yemeğinde Rachel için yaptığı konuşma beni çok etkilemiştir.

Anne babasının boşanmış ve her ikisinin de başka kişilerle birlikte olması Kym'in deyimiyle işlevsiz ailesi içerisinde istenmeyen ve horgörülen Kym, bunun yanında onu sevmeyen abla ve anneye fakat kızlarına deli olan dehşet bir babaya sahiptir. Baba her daim orta noktayı bulma derdinde maymun olan tiplerdendir fakat bu durum asla yeterli gelmez çünkü Kym sevilmediğini ve kabul görmediğini benimsemiştir. İstenmediğinden ise tamamen emindir.

Bunlar olurken düğün esas kızımız için felakete dönüşür. Kardeşinin bulunduğu arabayla kaza yaparak onun ölümüne neden olan Kym için mutsuzluk yalnızlığına saklanmıştır. Her daim yaptığı hatayı yüzüne vuran bencil ötesi ablası Rachel'ın sadece kahrolası düğününü düşünmesi ve Kym'in varlığından büyük rahatsızlık duyması da Kym'in hayatını çekilmez kılar. Bazı bazı gözyaşlarına boğulmuş Anne Hathaway bunu bize çok güzel bir oyunculukla gösteriyor. Böylesi bir performans beklemiyordum kendisinden itiraf etmem gerekirse.

Filmin buruk yanları kadar eğlenceli anları da vardı. Mesela Sidney ile kızların babasının bulaşık makinesine en çok bulaşığı en kısa sürede yerleştirme bahsi, yaşanan curcuna.

Film hareketli kamerayla çekilmiş, geneli yakın çekim ve sanırım arada el kamerası kullanılmış. Bu da filme inanılmaz bir doğallık ve sempati katmış. Bana kalırsa filmi seven kadar sevmeyen ve bunalanlarda olacaktır. Her kesime hitap etmediğini düşünüyorum.

Ve ayrıca; her telden soundtracklere sahiptir. Bayıldım dım dım...

3 Mart 2009 Salı

Güneşin Oğlu

*Spoiler
"Aynaya bakın, kendinizi göreceksiniz"


Güneş tutulması ile değişime uğrayan emekli öğretmen Fikri'nin önce üniversite öğrencisi Ahmet, garson Burak, kiralık katil Murat, sonrasında Şair Alper'in bedenine girerek yaşadığı absürt olayları anlatan Güneşin Oğlu bir Onur Ünlü filmidir. Özgü Namal, Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar ve Hümeyra'nın başrollerini paylaştığı film, kimilerine göre çok komik fakat benim beklentimi karşılamadı . Sanırım konusunu yadırgadım ilk sahnelerde Polis filminde olduğu gibi tam emin değilim. Sonrasından ise zamanla filme kaptırıyorsunuz ya da film sizi içine çekiyor bunu ciddi ciddi söyleyebilirim. Oyunculuklara gelirsek yine yine güzel, aklıbaşında, oturmuş tanımlamaları uygundur.


Filmde Haluk Bilginer'in ağlaya ağlaya söylediği şu dizeler beni benden almıştır oturdum yazdım kelime kelime...

Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci
Üstelik gece inmiş ses gelmiyor kümesten
Ben olsam utanırım bu ne biçim öğrenci
Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten

İyi nişan alırdı kendini asan zenci
Bira içmez ağlardı babası değirmenci
Sizden iyi olmasın boşanmada birinci
Çoook canım sıkılıyooooo kuş vuralım istersen

Sonuç olarak güneş tutulması anında doğmuş kişiler güneşin oğlu ya da kızıdır ve ölümsüzdür. Ölen kişilerin yerlerine geçebilirler çünkü ruhları özgürdür.

Aranızda güneşin evladı olan var mı?

1 Mart 2009 Pazar

The Reader

*Spoiler

"The Lady with the Little Dog"
Bu cümleyle başlamak istedim filmi anlatmaya. Anton Chekhov'a ait bir kitabın ismi.


Son zamanlarda o kadar güzel filmler varki sinema dünyasında heyecanlanıyorum ve hepsinden bahsetmek istiyorum.

2008'in en en iyi filmlerinden biri olan The Reader 'ın yönetmeni Stephen Daldry. Bernhard Schlink kitabından uyarlanmış filmin başrollerini Oscar kazandıran Hanna Schmitz rolü ile muhteşem insan Kate Winslet, Michael Berg karakterinin gençliğini canlandıran adını ilk kez duyduğum David Kross ve yine aynı karakterin yaşlılığını oynamış Ralph Fiennes.


1958 yılında Batı Almanya'da 20'li yaşların ortalarında olan Hanna'nın tesadüf eseri 15 yaşındaki Michael ile tanışmasıyla başlar film. Michael ilk cinsel deneyimini yaşadığı Hanna'ya aşık olur ve bu şekilde yaşamaya başlarlar. Zamanla Hanna Michael'dan ona kitap okumasını ister. Hanna kitaplarla sevinir, heyecanlanır, korkar, ağlar... Hanna asla kitap okumaz çünkü o ona kitap okunmasından hoşlanır.

Michael 16 yaşına bastığında Hanna hiçbirşey demeden çeker gider. Böylece Michael onu uzun bir süre görmez. Bu zaman zarfında Michael hukuk öğrenimi görmeye başlar. Yaşıtlarıyla beraberdir vs... Yapacağı meslek gereği dava izlemeye gittiği bir gün Yahudi soykırımı yapan Nazi gardiyanlarından 6 kadın arasında Hanna'yı görür. Ve film başladığı dakikadan itibaren sizi kucakladığı hüznü iki katına çıkartır şaşkınlığınızın yanında. Daha fazla anlatmak istemiyorum çünkü bana tüm filmi anlattığım içn kızıyorlar.

Film Batı Almanya'da geçmesine rağmen dilin İngilizce olması tek fiyaskoydu bana sorarsanız. Bu ayrıntı beni inanılmaz rahatsız etti. Fakat bunun dışında inanılmaz etkileyici ve akıllardan silinmeyecek bir film ve bir Kate Winslet idi.

The Edge of Love

*Spolier
The Edge of Love 2008 yılı yapımı John Maybury'e ait dramatik bir film. Kendisini devamlı tekrar eden Keira Knightley ve muhteşem oyunculuğuyla Sienna Miller'ın bana göre gövde gösterisi yaptığı film 1940 yılında Londra'da geçmekte. Savaş zamanı kullanılmayan metroda şarkıcılık yapan Vera, Vera'ya çocukluğundan beri tutkuyla bağımlı çapkın şair Dylan Thomas, Dylan'ın hafifmeşrep karısı Caitlin ve Vera'nın severek evlendiği asker David arasında geçen fırtınalı ilişkileri konu alır. İlk ilişkisini Dylan ile yaşamış Vera, barda oturmuş Dylan ile flört ederken ortaya Caitlin çıkar ve Dylan'ın evli olduğunu öğrenir. Vera hayalkırıklığına uğrar. Bir erkeği paylaşamayan ve ağız dalaşı yapan Caitlin ile Vera zamanla çok iyi dost olurlar. Parasızlık yüzünden 3'ü aynı evde yaşamaya başlarlar. Vera'ya aşk olan genç asker David, Vera ile evlenerek o günlerde süren 2. Dünya Savaşı'na katılarak hamile Vera'yı diğer iki dostuyla bırakır ve Yunanistan'a gider. Uzun zaman David'den haber alamayan Vera kocasına karşı duygularından emin olamaz ve tüm karşı koymalarına rağmen Dylan ile birlikte olur. Biz buna aramızda dost kazığı diyoruz haliyle. Neyse Vera'nın bebeği doğduktan 1 yıl sonra David savaştan bitik vaziyette çıkar ve gelir. Tabi Vera, David'in savaştan yolladığı paranın hepsini Dylan ve Caitlin'e vermiştir ve David buna çok bozulur. Ayrıca savaşta az biraz kafayı sıyırmış David, Dylan ve Vera arasında geçenleri sezer, çevreden de duyduğu dedikodularla gaza gelir, alır silahı yallah Dylan'nın evini basar, mahkemelik olurlar...


Film güzel, mekanlar Galler kültürünü yansıtan cinsten. Senaryo şiirsellikle içiçe. Makyaj, giyim kuşam yerinde. Savaşa dahil İngiltere'nin savaşa bakışını da az biraz sezebiliyorsunuz. Ayrıca filmin senaryosunu Keira Knightley'nin annesi yazmış onu da ayrıca kutluyorum niyeyse...

Not: Üst fotoğrafta görülen çizmelerden tarafıma bi zahmet temin etmenizi rica ediyorum.
Saygı ve sevgiyle...

28 Şubat 2009 Cumartesi

Changeling

*Spoiler

Clint Eastwood 'un 2008 yılı yapımı uzun mu uzun filmi Changeling beni belki de en çok tatmin eden sinema yapıtlarındandır. Gerçek hikayeden uyarlama filmin başrollerini Angelina Jolie, John Malkovich ve Jeffrey Donovan'nın paylaştığı film 1928 yılında LA'de enteresan bir biçimde kaybolan bir çocuğun bulunamamasını ve LA polisinin uyguladığı politikanın detaylı anlatısıdır. Polisin korku salarak işleri kendi bildiği biçimde yürütmesi, daha açık biçmiyle istediği gibi at koşturması ve buna karşı çıkan bir annenin kamaoyunu yanına çekmesi bu tür şeylerin sadece bizim ülkemizde değil koskocaman Amerika'da da oluyormuş nidalarına neden oldu.


2.5 saate yakın süren film çocuğunu işe gitmek için evden bırakan annenin eve dönünce oğlu Walter'ı bulamaması bunun üzerine polisi aramasıyla başlar. Polisin aramaları sonucunda bir süre çocuktan ses seda çıkmaz ve birden çocuğun uzak bir yerde bulunduğu haberi ile medya dahil anne Christine Collins'de çocuğu karşılamaya tren garına gider. Aradan 5 ay geçmiştir bu arada. Tren garına gelen onca insan anne oğul buluşmasına hazırdır fakat Walter geldiğinde Christine yüzbaşıya onun oğlu Walter olmadığını söyler. Filmin yarısı Christine'nin o çocuğun oğlu olmadığını polisleri ikna etmeye çabalaması ile geçer. Kadının asıl derdi ise çocuk bulunduğu için polisin gerçek Walter'ı aramaktan vazgeçmesini istememesidir. Ve korktuğu olur polis davayı kapatmaya yeltenir. Bunun ile birlikte olay çevrede duyulmuştur ve bir din adamı konuyla ilgilenir. Halkı bastırmaya alışmış olan polis güçleri anne Christine'in onlara karşı basın toplantısı yaptığı sırada kendi özel insiyatifi ile anneyi akıl hastanasine kapatır. Bunlar olurken bir diğer yandan sınırdışı edilmeye çalışılan bir çocuğun kuzeninin 20 civarı çocuğu katlettiği haberi gelir ve zavalı Walter'ı fotoğrafından teşhis eder. Böylece polis departmanının etekleri tutuşur. Katil yakalanır suçunu itiraf eder, idam edilir. Polis olayın en başından beri hatalı olduğunu duyurur ve Christine Collins açtığı tüm davaları kazanır.

Film içinde evin ve dış mekanın dekoru muazzamdı. Dönemi yansıtmakla kalmıyor hatta Eastwood'un dönem filmleri arasında kıyaslama yapmamıza da sebebiyet veriyor. Makyaj ve kostüm konusunda da eksiksiz. Orta halli bir santral görevlisi olan Christine'nin 1928 ve 1930 yıllarında giydiği palto aynıydı, bu da önemli bir deyatdır bir film için. Fakat dikkatimi çeken şey Angelina Jolie'nin inanılmaz zayıf ve ruh gibi oluşuydu.

27 Şubat 2009 Cuma

Bride Wars

*Spoiler

Bride Wars evlenme yarışı halinde iki arkadaşın abuk öyküsünü anlatıyor. Kaza eseri aynı gün ve aynı saatte evlenmeye kalkan kankaların arasındaki soğuk savaş hayatlarını altüst ediyor. Kate Hudson ve büyüleyici Anne Hathaway rolleri paylaşıyor. Filmin sonunda da Emma'nın düğününü bozan Liv güle oynaya evleniyor, sinir ediyor falanfeşmekan... Filmi beğenmedim(.)nokta

24 Şubat 2009 Salı

Elegy

*Spoiler


Yönetmenliğini Isabel Coixet yaptığı 2008 yapımı Elegy Türkçe'ye "Aşkın Peşinde" olarak çevrilmiştir. Consuela Castillo isimli bir öğrenciyi canlandıran Penélope Cruz ve ona ders veren yaşı bir hayli geçkin profesör David Kepesh ( Ben Kingsley ) arasında doğan aşkı konu alır. Penélope'den haz etmeyen ben filmden sonra da aynı düşüncelerle ayrıldım ekran karşısından. Yine büyük bir performans göremedim açıkçası. Fakat Ben Kingsley profesörün yaşadığı aşkı, korkuyu, beklentiyi, kıskançlık duygusunu, yalancılığı ve tutkuyu öylesine mimiklerle oynamış ki konunun sıradanlığını bir şekilde izleyiciye unutturmuştur.