30 Nisan 2009 Perşembe

Caligula - Saralı Cumhur


Sular seller gibi okuyup bitirdiğim Caligula - Saralı Cumhur'un yazarı Yalçın Küçük'e bir kez daha saygı duyduğumu belirtir, kitabı okumanızı tavsiye ederim.

"Yalçın Küçük yeni kitabında Türkiye’yi anlamak için Roma’ya, Roma’yı anlamak için Türkiye’ye bakıyor. Hareket noktası cumhuriyet rejiminin çöküşü ve plütokratların cumhuriyeti yıkarak despotizmi getirmeleri. Kendi ifadesiyle “büyük zenginleri böyle bir rejim için Caligula ararken” yakalıyor ve hem Roma’daki hem de Türkiye’deki Caligula’ları deşifre ediyor." diyor tanıtım yazısında.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Donna Diaspora

Nisan ayını Shantel 'den Donna Diaspora dinleyerek bitirip hareketli ve güneşli bir Mayıs'a girmek dileğiyle.

Aşk

*Spoiler
Bişnev! "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?"


Yazdığı her kitap ile çok satan listelerinin ilk sırasında yer alan Elif Şafak'ın çok konuşulan kitabı Aşk; kişiyi yormayan ve başka bir dünyaya götüren bir kitap. Şems-i Tebrizi'nin Mevlana ile tanışması ve aralarındaki bağlılığı onların ağzından dinlediğimiz kitabın en güzel yanı Konya halkının bu sıradışı aşka bakış açısını anlatmasıydı esas olan. Kitap boyunca Şems'in ruhuna bürünebildiğiniz gibi, bir elbise gibi Rumi'yi, Sultan Veled'in, Kerra'nın, Aladdin'nin, Kimya'nın rolünü üstünüze giyebiliyorsunuz. Belki de Elif Şafak'ın yazım tarzını bu sebeple çok seviyorum.

Şems Konya'ya gidedururken diğer yandan günümüzde mutsuz bir evlilik yaşayan ve bunu bir şekilde kabullenmiş tipik Amerikalı ev hanımı Ella'nın hayatını değiştirmesini okuyoruz. Ella'nın sufizm ile tanışması yazar Zahara ile bir tesadüf eseri oluyor... Zahara'nın sonradan "hiçbir şey tesadüf değildir" demesini ise kitabı okudukça kavrıyoruz, belki de hak veriyoruz. Zamanla Ella'nın evini terketmesine, düzenini geç gelmiş aşk için değiştirmesine hak veriyoruz. Destekliyoruz onu sonuna kadar. Zahara'nın s-u-f-i harfleriyle kodladığı geçmiş hayatına adım atıyoruz bir süre... Nasıl Müslüman olduğuna ve başından geçenlere tanık oluyoruz. Ölmeden evvel ölmeyi nasıl öğrendiğini görüyoruz.

Okur 1240'lı yıllardan 2008'e savrulurken, karmakarışık Konya'da vakit geçirmeyi daha çok sevecek gibi hissediyorum. Çünkü daha evvel dediğim gibi bir çok karakteri bünyenize sığdırıyorsunuz. Bunlardan Sarhoş Süleyman'nın Şems'e bağlılığı, dergahtaki çırağın Şems'e olan hayranlığı ve herkesin sufi olamayacağı gerçeğini yansıtması, Baybars'ın örümcek bağlamış dar bakış açısı, Çöl gülü'nün pislik içindeki kerhanede kalbini temizleme çabası, Çakal Kafa'nın cinayet anındaki kararsızlığı, Dilenci Hasan'nın Rumi'yi çekmediği kahır ve eziyet için konuşup nutuk çektiği için suçlaması-ona kızması...Bu kişilerin mutlaka bir zaman Şems ile karşılaşarak "Gönlü geniş ve ruhu gezgin Sufi Meşreplilerin kırk kuralı"'ndan nasiplerini alması. Şems'in aslında bir araç, bir aracı olduğunu söylemeye çalışması kitabın en güçlü yanlarıydı. Elif Şafak'ın Araf'ta olduğu gibi ilk önce romanı İngilizce yazması ve bunu okura hissettirmemiş olması ise (-ki Araf beni bu sebeple üslup olarak çok rahatsız etmişti.) daha sonra yazacağı ingilizce romanlara olan önyargımı kırmıştır.

Yadırgadığım yanları yok mu tabii ki var. Mesela, Şems bahçede 6 kişi tarafından öldürülürken bu arbedeyi kimselrin duymamış olması bana çok abes geldi. Şems'in astral seyahatlerinin, Kimya'nın hayaletlerle olan diyaloglarının fazla havada kalması beni düşkırıklığına uğrattı. Siyah süt'ün Doğan Yayıncılık'tan çıkmasından hiç hoşlanmamıştım, Aşk'ın da Doğan Yayıncılık olması beni iki kat üzmüştür. Kapak tasarımını, pembe rengin iticiliğinin kitabın konusuna olan tezatını, kapakta olan kötü kalp şeklini Elif Şafak'a nasıl layık gördüklerini anlamak mümkün değil. Ayrıca yazım hataları da vardır bir kaç yerde.

Son olarak sevdiklerime Şems'ten şu mesajı vermek istiyorum;

"Her hakiki aşk, umulmadık dönüşümlere yol açar. Aşk bir milad demektir. Şayet 'aşktan önce' ve 'aşktan sonra' aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. Birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir."

20 Nisan 2009 Pazartesi

Gibi

"Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ başlamış haset ve art niyettir."
Şems

Bazı bazı hayat gözüme koskocaman çikolatalı bir dondurma gibi gözüküyor... Kıyıp da yiyemiyorum orası ayrı...

16 Nisan 2009 Perşembe

iksv

İmkan olsa da 28.Uluslararası İstanbul Film festivali'ne gidebilsem. Bitimine iki gün kala İstanbullular yetişebilir sanırım...

Filmlerden Aya Seyahat'i ilginç buldum. İzlemiş olanlardan dinlemek isterim.

10 Nisan 2009 Cuma

Revolutionary road

Son günlerde blogdan kopuşumu havaların gelgitli hallerine bağlamak isterdim fakat, zamanımı iyi planlayamamam buna daha iyi bir açıklama olacaktır.

Gün içerisinde aklıma gelenleri yazıya dökme işinin yerini yazacaklarımı sadece planlamak aldı. Fakat elim nedense klavye tuşlarına gitmez oldu. Dikkat ettiğim şey ise geçen yıl da aynı zamanlarda bu tarz bir duygu durumu içerisine girmişim. Demek ki; bu ana özel bir şey yok ortada...


* Spoiler

Kısaca özet geçmem gerekirse, sıklıkla belgesel izliyorum. Araya ise son çıkan filmleri sıkıştırıyorum, karışıyor ortalık... Mesela; Revolutionary road beni etkileyen filmlerden biri oldu. Sam Mendes'e ait film bir Richard Yates romanı ve 2008'de perdede yerini almıştır. Titanik'ten sonra ilk kez bir araya gelen Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet ne kadar uyumlu bir ikili olduklarını kanıtlamışlardır bu filmle. Bu unutulmaması gereken bir detaydır bence.

April ve Frank Wheeler 1950'lerde aşık olup evlenen bir çifttir. Evliliklerinin ilerleyen zamanlarında hayallerini ertelediğini düşünen, monotonluğun ilişkiyi kısırlaştırdığı kanısına varan April, Frank'in de artık eskisi gibi hissetmediğini düşünerek Paris'e taşınma fikrini (Frank'in hayali) ortaya atar. Aslında çocuklu bir çift için büyük bir risktir ve risk alınmadan da gelecek için böylesi bir değişim sağlanamaz April için. April karakter olarak; kendini bilen, gerçekçi ve başkaldıran bir ev hanımı. Frank ise; umarsız, eşini dilediğinde aldatabilen ve egosunu şişirme gereği duyan, bencil bir adam. Buna karşılık dışarıdan bakıldığında herşey tam, mutlu, çocuklu, genç bir aile olarak görünmektedirler.

April Paris'e yerleşme hayalini Frank'e anlattığında çiftin değişiklik düşüncesi filmdeki sıkıntılı havayı dağıtmaktadır. Zannedersiniz ki; Paris ile birlikte çift üstlerindeki gerginliği atarak hayallerinin doğrultusunda mutlu olacak fakat Frank'in işyerinden altığı terfi ile inanılmaz bir bencillik örneğine tanık oluyoruz. Tüm evliliğini kurtarma hayallerini Paris'e bağlamış ve planlarını buna göre yapmış olan April için bu durum evlilik hayatı için bir bitiş olur. Aşk artık gerilerde kalmıştır. Aşkın yerini kavgalar, laf geçirmeler akabinde kendine dönük, yalnız ve tekdüze bir yaşam alır.

Sonuç itibari ile hayal kırıklığını kaldıramayan ve bir şekilde hem Frank'ten hem de kendisinden öç almak adına ikinci bebeğini kendi kendine düşürmeye çabalayan April kan kaybından ölür. Bu da Frank'e kapak olur...

Film genel olarak beni üzdü, romantik bir film beklerken gerçeğin ortasına sizi fırlatarak gerim gerim geren bu film Kate Winslet'in ne kadar muhteşem bir oyuncu olduğunu tekrar tekrar göstermiştir.

Arşivinizde bulunması gerektiğini düşünüyorum.

2 Nisan 2009 Perşembe

Zaman akıp giderken ben bakınıyorum sağıma soluma... Geleceği görmeyi bırak, şimdiyi dahi kestiremiyorum... Bazen bir koca gün saçma sapan saatlerden oluşup bir bütünü oluşturabiliyor. En komiği de biz zavallı insanoğlu, yarın farklı olacakmışçasına o günün bitmesi için Tanrı'ya dua ediyoruz... Sanırım bu ölünceye kadar bu şekilde sürüp gidecek.

29 Mart 2009 Pazar

Taxi Driver

* Spoiler

1976 yılı yapımı Taxi Driver, Martin Scorsese'ın arıza filmlerinden biridir. Robert De Niro'nun delilik ve saplantı triplerini muhteşem sergilediği sahnelere Jodie Foster'ın küçük bir fahişeyi oynadığı sahnelerdeki başarısı eklendiğinde kadronun ne kadar seçkin olduğununa dikkat kesiliyorsunuz. 26 yaşındaki Vietnam gazisi Travis uyuyamama problemi için geceleri taksi şoförlüğü yapmaya başlar. Yapayalnız yaşayan ve herhangi bir amacı olmayan Travis'in hayatı seçimler öncesi seçim kurulunda çalışan Betsy'i gördükten sonra değişir. Saplantı haline getirdiği Betsy'e aşık olan Travis, kültür seviyesi ve yaşayış şekli farklı olan kızı tavlama işine girişir. Kendisine çeki düzen vermeye çabalar fakat beceremez. Çabaladıkça daha da saçmalar ve ikinci buluşmalarında gittikler erotik film ilişkinin bitimine sebep olur. Çünkü Travis normal biri değil, çevreye ve hayata uyum sağlayamayan "çok yalnız" bir bireydir.

Filmin ikinci yarısında Travis'te gördüğümüz ve tam olarak nedenini çözemediğimiz gariplik ilerleyen sahnelerle beraber Travis'in kendine kurduğu ve inandığı bir dünya ile tanışırız. Travis kendince hükümet için çalışan gizli bir tetikçidir. Kötülüklerle tek başına savaşan ve ilk silahlı saldırısında öleceğine inanan (Iris'e yazdığı mektupta bunu dile getiriyor) bir delidir. Birbirinden farklı iki kadını (Betsy ve Iris) tek bir amaçta kesiştiren Travis ilk olarak Betsy'nin çalıştığı senatörü öldürmeyi kafaya koyar. Silahlanır fakat bunu beceremez. Sonrasında Iris'i erkeklere pazarlayan adamı öldürmeye karar verir. Filmin sonunda ise hiç olmadığı kadar aksiyon ve kan vardır. Robert De Niro'nun o eşsiz sırıtışı, sabit bakışıyla gittiği otel kan gölüne döner. Silahlarını son kurşununa kadar boca eder 3 kişinin üstüne.


Film dışında Travis karakterinin kadınlara olan tutumu, koruyuculuğu beni çok etkiledi. Iris'e dediği gibi kadının yeri evidir evine dön tarzı repliklerinden ve ona dokunmamış olması, "ahlakının da sicili gibi temiz olduğunu" kanıtlamıştır.

İzlemeyenlere tavsiye edebileceğim kadar farklı ve dikkat çekici bir filmdir. Kendimce anlatmaya çalıştım fakat ben bir de Oğuz Bey'den dinlemek isterim filmi... =)

28 Mart 2009 Cumartesi

Filimadamı

Filim adamı şu aralar fazlaca kullandığım bir sinema sitesi. Site bizlere pek çok film ve bu filmlerin sinema sitelerinde aldığı oylardan, bilgisayarınıza indirebileceğiniz alternatif adreslere kadar pek çok hizmet sunmakta. Meraklıları için iyi bir seçenektir.

25 Mart 2009 Çarşamba

Durgun


"Aşksız olma ki ölmeyesin. Aşkla öl ki diri kalasın." demiş Mevlana.

Zaman zaman tedirgin olduğum güzel zamanlar geçiriyorum... Hissettiklerimin farkına vararak analizini yapıyorum. Olumlu düşünmeye uğraşıyorum, kısmen de düşünmemeye hiçbirşeyi... Slumdog Millionaire'in soundtrack'leri ile renkli bir dünyaya dalıyorum arada... Hala ve hala Ahmet Ümit'in Kar Kokusu kitabını okuyorum. Bir filmin yarısını dün, diğer yarısını bugün izliyorum. Herşey ağır çekim gibi, zevkle havayı ciğerlerime çekiyorum, yada bana öyle geliyor. Heyecan nasıl bir meretse artık kıpırdamadan durdurmaya çalışıyor beni olduğum yerde... Belki de diyorum; gevşeyip suyun akışını izlemeliyim huzurla...

21 Mart 2009 Cumartesi

Bir süre daha olmayacağım arkadaşlar... Büyük bir duruş sürecine girdim... Keyfini çıkartıyorum...

15 Mart 2009 Pazar

Kadın; Seçmek ve seçilmek

Pazar sabahı saat 0700'da ne hikmetse gazete almaya almaya giden ben tüm amelsizliğimle bir adet Elle dergisi de kapmış vaziyette tuttum evimin yolunu. Dergi bilindik moda dergisi fakat Hacer Yeni'nin "Yaşamayı" seçenlere seslendiği Seçmek ve Seçilmek başlıklı yazısı çok ilgimi çekti. Hacer diyor ki yazısının ortasında; "Filmlerin en mutlu sahneleri genellikle aşıkların kavuştukları ya da kadının sabredip beklediği ve sonunda muradına erdiği evlilik sahneleri olur. Bir kadın için seçilmelerin en önemlisi en önemlisi bir erkeğin seçimine nail olmaktır.Aslında bu konuda çok da suçlu değil. Ona bu öğretilir. Düzen budur, ne yapılırsa yapılsın bazıları için bundna ibarettir. Oysa erkekler hep seçimi kadınların yaptığını, bir kadının istediğinde herhangi bir erkeği kolaylıkla elde edebileceğini söyler dururlar. Yani onlara soracak olursanız seçilen onlardır. Gerçekten bu ne kadar doğru?"

Yazısını yaklaşan seçimlerlerdeki kadın sayısının azlığına ve yine o kadınların mecliste kalıp kalamayacağını seçen erkeklere getirerek sonlandıran Hacer Yeni bana kalırsa çok doğru tespitlerde bulunmuştur.

14 Mart 2009 Cumartesi

Hayatımın en güzel mercimek çorbasını en güzel ellerden yedim. 3 öğün yiyebileceğim pilav ve dondurmaya bir de mercimek çorbası eklendi. Tek fark yapan o eller olmadan çorbanın bir halta yaramaması. =)

10 Mart 2009 Salı

Soğan böreği gibi beynim

As beni mandallarınla ipe;
Sonra dans et benimle.
Dans et, dans et, dans et...


Not:
Bu aralar kafamdaki teknik arıza yüzünden heyecanlıyım arkadaşlar bu sebeple entry giremeyebilir, karışmış ellerimi, kollarımı, ayaklarımı çözmekle uğraşabilirim...

7 Mart 2009 Cumartesi

Ella Elle L'A

Benim gibi yağmur yüzünden eve tıkılmış bir arkadaşım bana "France Gall"'i hatırlattı... Ne de iyi etti, bir de internetle sosyalleşilemeyeceğini söylerler..





Laisse tomber les filles

Dead like me - Life after death

*Spoiler

Televizyonda yayınlanan dizisinin aksine çoğu kişinin sıradan ve yüzeysel bulduğu yönetmenliğini Stephen Herek'in yaptığı 2009 çıkışlı Dead like me - Life after death konu itibariyle ölmüş fakat dünyada kalmış kişileri anlatan filmlerden biraz farklı olarak, ölmüş fakat zamanı (ışığı görene kadar olan zaman) gelene kadar dünyada ölecek kişilerin ölüm anlarında ruhunu almakla görevli topluluğu anlatır. Yani birnevi azrailin ölüm timidir bu. Kafasına uzaydan gelen klozet kapağı çarparak ölen George (Ellen Muth) ve üç arkadaşı onlara gelen talimatlar doğrultusunda olay yerine giderek kişinin ruhunu canını yakmadan evvel alırlar ve ışığa yönlendirirler. Olaylar gelişir (gerisini anlatasım gelmedi inanın ki)

Film komedi kategorisinde olup gülünecek bir şey bulabilmek için çaba sarf ettiriyor fakat bulunamıyor. Afişine aldanılmaması gerektiğini düşünüyorum keza afiş benim fazlasıyla hoşuma gitti. Sanırım diziyü izlememiş benim gibi birileri varsa filmden sonra diziye de bir göz atmalılar diye düşünüyorum.

5 Mart 2009 Perşembe

The boy in the striped pyjamas

*Spoiler
"Çocukluk dönemini; sesler, kokular ve görüntüler belirler ta ki aklın karanlık tarafı gelişene kadar."
John Betjeman


Zaman ikinci Dünya savaşı sırası, su birikintilerine yansıyan kırmızı nazi bayrakları, sırtlarında okul çantaları kısa şortlu çocuklar askerlerin arasından koşarak evlerine dönerler. Tam bu sırada yahudiler askeri araçlara bindirilirlerken aynı anda ihtişamı, hizmetçisi bol bir evde hazırlık yapılmaktadır. İşte böyle başlıyor 2008 yapımı The boy in the striped pyjamas.

Hitler yanlısı babası asker olan 8 yaşındaki Bruno ve ailesi, babasının terfisi sebebi ile Berlin dışına taşınırlar. Kırsalda duvarlarla çevrilmiş büyük bir eve yerleşen Bruno'nun ilk keşfettiği şey, odasının penceresinden gözüken uzaktaki pijamalı çiftçilerdir. Babasına neden pijama giydiklerini soran Bruno "onlar insan bile değil" yanıtını alır. Çocuk gözüyle olanlara bir anlam veremez, tedirgin olur. İlk olarak evin mutfağında çalışan ve eskiden doktor olan yahudi Pavel ile tanışır. Bir doktorun neden evde patates soyduğunu sorar ona ve çocuk aklıyla daha evvel iyi bir doktor olmadığı sonucuna varır. Bir gün arka bahçeden etrafı keşfetmek için kimseye görünmeden kaçan Bruno çiftlik zannettiği toplama kampına varır. Tel örgüleri ardında yaşıtı olan Shmuel ile karşılaşır. Aralarında sadece dikenli teller vardır. Shumel'un Bruno'ya tanıştıktan sonra sorduğu ilk soru yanında yiyecek bir şeylerin olup olmadığıdır. Bruno için ise herşey bir oyundur. Shumel'un yakasındaki numara da dahil. Dikenli tellerin ise iki arkadaş içinde farklı anlamı vardır. Bruno tellerin hayvanların dışarı çıkmaması için olduğunu zannederken Shmuel onların insanlar için olduğunu bilir.

Zamanla Bruno her gün Shmuel ile oynamak için tel örgülerin yanına gider ve giderken arkadaşına yiyecek götürür. Anlam veremez neden top oynamanın yasak olduğuna, o sadece bir toptur ne de olsa... Günler geçtikçe Bruno daha fazla soru sormaya başlar, aldığı cevaplar yahudilerin şeytan, beceriksiz ve kötü olduklarıdır. Fakat Bruno bu nitelikte hiç yahudi görmemiştir ve kafasında bu tiplemeyi oturtamaz. Babasının gittikçe sertleşen davranışları babayla duyulan gururu sekteye uğratır. Yahudilerin yakıldığını öğrenen annenin babaya karşı soğuk davranışları, abla Gratel'in artan nazi hayranlığı evde büyük gerilim yaratır.
Bruno ve Shmuel birbirlerine daha çok bağlanmışlardır. Bir plan yapalar. Bruno Shmuel'in getirdiği pijamaları giyerek tellerin diğer tarafına geçmeye karar verir. Bir kürekle tellerin yanına giden Bruno önce Shmuel'in getirdiği çizgili pijamaları giyer ve kazmaya başlar. Kampa girdikten sonra Shmuel'e söz verdiği gibi kamp içinde birden (!) kaybolan Shmuel'in babasını bulmaya giderler. O anda Alman askerlerin yahudileri kurban etme vakti gelmiştir. Ve itiş kakış bir grup kişiyi malüm sona doğru sürüklerler tabi ki Bruno'da içlerindedir. Bir kapı vardır. Sürgülüdür... Kapının ardında giysilerini çıkartmış insanlar vardır... Ve çocuklar da o kapının diğer tarafındadır... Yanız aynı tarafta ve beraber...


John Boyne'nun kitabından uyarlanan filmi Mark Herman yönetiyor. Filmin başrollerini 1997 doğumlu Asa Butterfield (Bruno) ve 1998 doğumlu Jack Scanlon (Shmuel) paylaşıyorlar. Çok da iyi ediyorlar. Film geçen gün bahsettiğim The Reader'da olduğu gibi İngilizce. Almanya'da İngilizce konuşan katı milliyetçi naziler olduğunu düşünmek dahi kişiyi kahkahaya boğacak cinsten bir yönetim fiyaskosu.

4 Mart 2009 Çarşamba

Rachel getting married

*Spoiler


Rachel getting married 2008 yılı yapımı Jonathan Demme filmi. İzlemem gereken çoğu filmden daha ön sıralara geçmesinin tek sebebi ise saçları bir hayli kısaltılmış, elinde sigarası ve melankolik hali ile bir bağımlıyı canlandıran Anne Hathaway. 9 ay boyunca rehabilitasyon merkezinde kalan ve bu süre sonunda eve dönen Kym, kardeşi Rachel'in düğününe yetişir.

Kym bir esrar ve hap bağımlısıdır ve ailede davranışı yüzünden güven sarsmıştır. Düğün arifesi sebebi ile ev kalabalıktır, düğün kutlaması yapılır.Yemekler yenir, şarkılar söylenir ve herkes teker teker Rachel ve Hawai'li Sidney hakkında konuşur, hikayeler, anılar anlatır. Bu durum zarfında Kym yine herkesten farklı hisseder. Dışındadır herşeyin. Asiliği ve farklı hissetmesi yüzünden belki de sevilmeyen birisidir. Bunun ezikliğini hisseden Kym'nin düğün yemeğinde Rachel için yaptığı konuşma beni çok etkilemiştir.

Anne babasının boşanmış ve her ikisinin de başka kişilerle birlikte olması Kym'in deyimiyle işlevsiz ailesi içerisinde istenmeyen ve horgörülen Kym, bunun yanında onu sevmeyen abla ve anneye fakat kızlarına deli olan dehşet bir babaya sahiptir. Baba her daim orta noktayı bulma derdinde maymun olan tiplerdendir fakat bu durum asla yeterli gelmez çünkü Kym sevilmediğini ve kabul görmediğini benimsemiştir. İstenmediğinden ise tamamen emindir.

Bunlar olurken düğün esas kızımız için felakete dönüşür. Kardeşinin bulunduğu arabayla kaza yaparak onun ölümüne neden olan Kym için mutsuzluk yalnızlığına saklanmıştır. Her daim yaptığı hatayı yüzüne vuran bencil ötesi ablası Rachel'ın sadece kahrolası düğününü düşünmesi ve Kym'in varlığından büyük rahatsızlık duyması da Kym'in hayatını çekilmez kılar. Bazı bazı gözyaşlarına boğulmuş Anne Hathaway bunu bize çok güzel bir oyunculukla gösteriyor. Böylesi bir performans beklemiyordum kendisinden itiraf etmem gerekirse.

Filmin buruk yanları kadar eğlenceli anları da vardı. Mesela Sidney ile kızların babasının bulaşık makinesine en çok bulaşığı en kısa sürede yerleştirme bahsi, yaşanan curcuna.

Film hareketli kamerayla çekilmiş, geneli yakın çekim ve sanırım arada el kamerası kullanılmış. Bu da filme inanılmaz bir doğallık ve sempati katmış. Bana kalırsa filmi seven kadar sevmeyen ve bunalanlarda olacaktır. Her kesime hitap etmediğini düşünüyorum.

Ve ayrıca; her telden soundtracklere sahiptir. Bayıldım dım dım...

3 Mart 2009 Salı

Güneşin Oğlu

*Spoiler
"Aynaya bakın, kendinizi göreceksiniz"


Güneş tutulması ile değişime uğrayan emekli öğretmen Fikri'nin önce üniversite öğrencisi Ahmet, garson Burak, kiralık katil Murat, sonrasında Şair Alper'in bedenine girerek yaşadığı absürt olayları anlatan Güneşin Oğlu bir Onur Ünlü filmidir. Özgü Namal, Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar ve Hümeyra'nın başrollerini paylaştığı film, kimilerine göre çok komik fakat benim beklentimi karşılamadı . Sanırım konusunu yadırgadım ilk sahnelerde Polis filminde olduğu gibi tam emin değilim. Sonrasından ise zamanla filme kaptırıyorsunuz ya da film sizi içine çekiyor bunu ciddi ciddi söyleyebilirim. Oyunculuklara gelirsek yine yine güzel, aklıbaşında, oturmuş tanımlamaları uygundur.


Filmde Haluk Bilginer'in ağlaya ağlaya söylediği şu dizeler beni benden almıştır oturdum yazdım kelime kelime...

Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci
Üstelik gece inmiş ses gelmiyor kümesten
Ben olsam utanırım bu ne biçim öğrenci
Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten

İyi nişan alırdı kendini asan zenci
Bira içmez ağlardı babası değirmenci
Sizden iyi olmasın boşanmada birinci
Çoook canım sıkılıyooooo kuş vuralım istersen

Sonuç olarak güneş tutulması anında doğmuş kişiler güneşin oğlu ya da kızıdır ve ölümsüzdür. Ölen kişilerin yerlerine geçebilirler çünkü ruhları özgürdür.

Aranızda güneşin evladı olan var mı?

1 Mart 2009 Pazar

The Reader

*Spoiler

"The Lady with the Little Dog"
Bu cümleyle başlamak istedim filmi anlatmaya. Anton Chekhov'a ait bir kitabın ismi.


Son zamanlarda o kadar güzel filmler varki sinema dünyasında heyecanlanıyorum ve hepsinden bahsetmek istiyorum.

2008'in en en iyi filmlerinden biri olan The Reader 'ın yönetmeni Stephen Daldry. Bernhard Schlink kitabından uyarlanmış filmin başrollerini Oscar kazandıran Hanna Schmitz rolü ile muhteşem insan Kate Winslet, Michael Berg karakterinin gençliğini canlandıran adını ilk kez duyduğum David Kross ve yine aynı karakterin yaşlılığını oynamış Ralph Fiennes.


1958 yılında Batı Almanya'da 20'li yaşların ortalarında olan Hanna'nın tesadüf eseri 15 yaşındaki Michael ile tanışmasıyla başlar film. Michael ilk cinsel deneyimini yaşadığı Hanna'ya aşık olur ve bu şekilde yaşamaya başlarlar. Zamanla Hanna Michael'dan ona kitap okumasını ister. Hanna kitaplarla sevinir, heyecanlanır, korkar, ağlar... Hanna asla kitap okumaz çünkü o ona kitap okunmasından hoşlanır.

Michael 16 yaşına bastığında Hanna hiçbirşey demeden çeker gider. Böylece Michael onu uzun bir süre görmez. Bu zaman zarfında Michael hukuk öğrenimi görmeye başlar. Yaşıtlarıyla beraberdir vs... Yapacağı meslek gereği dava izlemeye gittiği bir gün Yahudi soykırımı yapan Nazi gardiyanlarından 6 kadın arasında Hanna'yı görür. Ve film başladığı dakikadan itibaren sizi kucakladığı hüznü iki katına çıkartır şaşkınlığınızın yanında. Daha fazla anlatmak istemiyorum çünkü bana tüm filmi anlattığım içn kızıyorlar.

Film Batı Almanya'da geçmesine rağmen dilin İngilizce olması tek fiyaskoydu bana sorarsanız. Bu ayrıntı beni inanılmaz rahatsız etti. Fakat bunun dışında inanılmaz etkileyici ve akıllardan silinmeyecek bir film ve bir Kate Winslet idi.

The Edge of Love

*Spolier
The Edge of Love 2008 yılı yapımı John Maybury'e ait dramatik bir film. Kendisini devamlı tekrar eden Keira Knightley ve muhteşem oyunculuğuyla Sienna Miller'ın bana göre gövde gösterisi yaptığı film 1940 yılında Londra'da geçmekte. Savaş zamanı kullanılmayan metroda şarkıcılık yapan Vera, Vera'ya çocukluğundan beri tutkuyla bağımlı çapkın şair Dylan Thomas, Dylan'ın hafifmeşrep karısı Caitlin ve Vera'nın severek evlendiği asker David arasında geçen fırtınalı ilişkileri konu alır. İlk ilişkisini Dylan ile yaşamış Vera, barda oturmuş Dylan ile flört ederken ortaya Caitlin çıkar ve Dylan'ın evli olduğunu öğrenir. Vera hayalkırıklığına uğrar. Bir erkeği paylaşamayan ve ağız dalaşı yapan Caitlin ile Vera zamanla çok iyi dost olurlar. Parasızlık yüzünden 3'ü aynı evde yaşamaya başlarlar. Vera'ya aşk olan genç asker David, Vera ile evlenerek o günlerde süren 2. Dünya Savaşı'na katılarak hamile Vera'yı diğer iki dostuyla bırakır ve Yunanistan'a gider. Uzun zaman David'den haber alamayan Vera kocasına karşı duygularından emin olamaz ve tüm karşı koymalarına rağmen Dylan ile birlikte olur. Biz buna aramızda dost kazığı diyoruz haliyle. Neyse Vera'nın bebeği doğduktan 1 yıl sonra David savaştan bitik vaziyette çıkar ve gelir. Tabi Vera, David'in savaştan yolladığı paranın hepsini Dylan ve Caitlin'e vermiştir ve David buna çok bozulur. Ayrıca savaşta az biraz kafayı sıyırmış David, Dylan ve Vera arasında geçenleri sezer, çevreden de duyduğu dedikodularla gaza gelir, alır silahı yallah Dylan'nın evini basar, mahkemelik olurlar...


Film güzel, mekanlar Galler kültürünü yansıtan cinsten. Senaryo şiirsellikle içiçe. Makyaj, giyim kuşam yerinde. Savaşa dahil İngiltere'nin savaşa bakışını da az biraz sezebiliyorsunuz. Ayrıca filmin senaryosunu Keira Knightley'nin annesi yazmış onu da ayrıca kutluyorum niyeyse...

Not: Üst fotoğrafta görülen çizmelerden tarafıma bi zahmet temin etmenizi rica ediyorum.
Saygı ve sevgiyle...

28 Şubat 2009 Cumartesi

Changeling

*Spoiler

Clint Eastwood 'un 2008 yılı yapımı uzun mu uzun filmi Changeling beni belki de en çok tatmin eden sinema yapıtlarındandır. Gerçek hikayeden uyarlama filmin başrollerini Angelina Jolie, John Malkovich ve Jeffrey Donovan'nın paylaştığı film 1928 yılında LA'de enteresan bir biçimde kaybolan bir çocuğun bulunamamasını ve LA polisinin uyguladığı politikanın detaylı anlatısıdır. Polisin korku salarak işleri kendi bildiği biçimde yürütmesi, daha açık biçmiyle istediği gibi at koşturması ve buna karşı çıkan bir annenin kamaoyunu yanına çekmesi bu tür şeylerin sadece bizim ülkemizde değil koskocaman Amerika'da da oluyormuş nidalarına neden oldu.


2.5 saate yakın süren film çocuğunu işe gitmek için evden bırakan annenin eve dönünce oğlu Walter'ı bulamaması bunun üzerine polisi aramasıyla başlar. Polisin aramaları sonucunda bir süre çocuktan ses seda çıkmaz ve birden çocuğun uzak bir yerde bulunduğu haberi ile medya dahil anne Christine Collins'de çocuğu karşılamaya tren garına gider. Aradan 5 ay geçmiştir bu arada. Tren garına gelen onca insan anne oğul buluşmasına hazırdır fakat Walter geldiğinde Christine yüzbaşıya onun oğlu Walter olmadığını söyler. Filmin yarısı Christine'nin o çocuğun oğlu olmadığını polisleri ikna etmeye çabalaması ile geçer. Kadının asıl derdi ise çocuk bulunduğu için polisin gerçek Walter'ı aramaktan vazgeçmesini istememesidir. Ve korktuğu olur polis davayı kapatmaya yeltenir. Bunun ile birlikte olay çevrede duyulmuştur ve bir din adamı konuyla ilgilenir. Halkı bastırmaya alışmış olan polis güçleri anne Christine'in onlara karşı basın toplantısı yaptığı sırada kendi özel insiyatifi ile anneyi akıl hastanasine kapatır. Bunlar olurken bir diğer yandan sınırdışı edilmeye çalışılan bir çocuğun kuzeninin 20 civarı çocuğu katlettiği haberi gelir ve zavalı Walter'ı fotoğrafından teşhis eder. Böylece polis departmanının etekleri tutuşur. Katil yakalanır suçunu itiraf eder, idam edilir. Polis olayın en başından beri hatalı olduğunu duyurur ve Christine Collins açtığı tüm davaları kazanır.

Film içinde evin ve dış mekanın dekoru muazzamdı. Dönemi yansıtmakla kalmıyor hatta Eastwood'un dönem filmleri arasında kıyaslama yapmamıza da sebebiyet veriyor. Makyaj ve kostüm konusunda da eksiksiz. Orta halli bir santral görevlisi olan Christine'nin 1928 ve 1930 yıllarında giydiği palto aynıydı, bu da önemli bir deyatdır bir film için. Fakat dikkatimi çeken şey Angelina Jolie'nin inanılmaz zayıf ve ruh gibi oluşuydu.

27 Şubat 2009 Cuma

Bride Wars

*Spoiler

Bride Wars evlenme yarışı halinde iki arkadaşın abuk öyküsünü anlatıyor. Kaza eseri aynı gün ve aynı saatte evlenmeye kalkan kankaların arasındaki soğuk savaş hayatlarını altüst ediyor. Kate Hudson ve büyüleyici Anne Hathaway rolleri paylaşıyor. Filmin sonunda da Emma'nın düğününü bozan Liv güle oynaya evleniyor, sinir ediyor falanfeşmekan... Filmi beğenmedim(.)nokta

24 Şubat 2009 Salı

Elegy

*Spoiler


Yönetmenliğini Isabel Coixet yaptığı 2008 yapımı Elegy Türkçe'ye "Aşkın Peşinde" olarak çevrilmiştir. Consuela Castillo isimli bir öğrenciyi canlandıran Penélope Cruz ve ona ders veren yaşı bir hayli geçkin profesör David Kepesh ( Ben Kingsley ) arasında doğan aşkı konu alır. Penélope'den haz etmeyen ben filmden sonra da aynı düşüncelerle ayrıldım ekran karşısından. Yine büyük bir performans göremedim açıkçası. Fakat Ben Kingsley profesörün yaşadığı aşkı, korkuyu, beklentiyi, kıskançlık duygusunu, yalancılığı ve tutkuyu öylesine mimiklerle oynamış ki konunun sıradanlığını bir şekilde izleyiciye unutturmuştur.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Umut, Hayat akan bir sudur

* Spoiler
Everest Yayınlarından çıkan Ayşe Kulin'nin son kitabı Umut gayet sürükleyici ve değişik bir aile ansiklopedisi. Tek bir aile soyağacı yerine anne ve baba geçmişini ayrı ayrı göstererek anlama kolaylığı sağlamış Kulin. Geleceğine güzel bir armağan da sayılan kitap yormadan, çizgisini bozmadan, kişilerin iyi anlatımı ile kitabı yazanı bilmeyen biri Ayşe Kulin tahminini rahatlıkla yapabilir. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş yapan ülkenin sürgündeki bir vekili ve bu vekilin geniş ailesinin yeniliklere ayak uydurması, yaşadıkları burjuvazinin getirdikleri, kadınlara tanınan hakların genişleyerek, bu konunun halk görüşü. Yer yer vatan sevgisinin dile getirildiği romanda Ermeni asıllı büyük enişte Aram ile büyük teyze Sabahat arasındaki büyük ve yenilmez aşk. Bu aşka gösterilen tepkiler, aile kavgaları, evde yaşanan komik olylar ve Ayşe'nin doğumu . Genel anlamda okunması gereken güzel bir kitap.

Bunun yanında; kitabın kapak tasarımı bana göre sınıfta kalan en önemli detay. Kapartmalı yeşil yazının uyduğunu düşünmüyorum asla. Kapakta yaratılmak istenilen kompozisyon beni tatmin etmedi, daha naif bir resim olabilirdi. Sonrasında Aram ile Sabahat'ın bir sonuca bağlanmayan aşkı bende acaba bir devam kitabı çıkacak mı? düşüncesiyle beni heyecanlandırdı. Eğer ki bu aşk yarım kalırsa hayal kırıklığı yaşayacağım.

Ayrıca iki ay gibi bir sürede bir cafede bu kitabı yazarak (-ki cafelerde kitap bile okumak büyük marifet günümüzde) kanımca iyi bir iş çıkarmış Ayle Kulin'i kucaklıyorum.

81. Oscar ödül töreni

Bu yıl da izleyemediğim törendir. Amacım bir gün oturup Türkiye saatiyle kaça denk geliyorsa oturup her dakikasını izlemektir. Sabah ilk yaptığım iş haberleri açıp Oscar sahiplerine bakmak oldu çünkü benim de kendime göre bir tahmin listem vardı. Dün gece ödül sahibi olan eserler ;

En iyi film: Slumdog Millionaire (Christian Colson)
-Ödüle sahip olacağına %100 emin olduğum tek filmdi. Öylesine sevindim ki "ödül almışız" diye zıpladım yerimden. O derece bana yakın, yadırgamadığım bir Danny filmiydi.
En iyi yönetmen: Danny Boyle (Slumdog Millionaire)
-Ödül için geç kaldığını düşündüğüm yönetmenim. Bir büyük kitlenin sevdiği yönetmen. Kurgu insanı.
En iyi erkek oyuncu: Sean Penn (Milk)
-Beni hayal-i hüsrana uğratan maddelerden. Sean iyi bir oyuncu fakat bu film ile bu ödülü hakettiğiniğ düşünmüyorum asla.

En iyi kadın oyuncu: Kate Winslet (The reader)
-Henüz izleyemediğim bir film.
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Heath Ledger (The Dark Knight)
-Sürpriz olmadı desem.
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Penelope Cruz (Vicky Cristina Barcelona)
-İzleyip de beğenmediğim ödüllük bir performans sergilediğini düşünmediğim Penolope ödül alması hoş olmadı bana kalırsa.

En iyi özgün senaryo: Milk (Dustin Lance Black)
- The Curious Case of Benjamin Button'nın hakkını yediğini düşündüğüm bir ödül olmuş bu. Milk filminin adaylıkları bile beni şaşırtmıştır.
En iyi uyarlama senaryo: Slumdog Millionaire (Simon Beaufoy)
En iyi görüntü yönetmeni: Slumdog Millionaire (Anthony Dod Mantle)
En iyi kurgu: Slumdog Millionaire (Chris Dickens)
En iyi sanat yönetmeni: The Curious Case of Benjamin Button (Donald Graham Burt, Victor j. Zolfo)
En iyi kostüm tasarımı: The Duchess (Micheal O'connor)
-Başka bir film düşünülemezdi şüphesiz.
En iyi makyaj: The Curious Case of Benjamin Button (greg cannom)
En iyi orijinal müzik: Slumdog Millionaire (A R Rahman)
En iyi orijinal şarkı: Slumdog Millionaire ( a r Rahman - jai Ho)
En iyi ses miksajı: Slumdog Millionaire (Ian Tapp, Richard Pryke, Resul Pookutty)
En iyi ses kurgusu: The Dark Knight (Richard King)
En iyi görsel efekt: The Curious Case of Benjamin Button (Eric Barba, Steve Preeg, Burt Dalton, Craig Barron)
En iyi animasyon: Wall-e (Andrew Stanton)
En iyi belgesel: Man on Wire (James Marsh, Simon Chinn)

22 Şubat 2009 Pazar

Güncem

En çok kahrımı çeken internet sitesi Güncem.com'u öylesine özlemişim ki dayanamadım yazdım yeniden. İnsan kopamıyor bazı şeylerden. Acı,tatlı ne varsa paylaşıyor arkadaşlar arasında... 1797 gündür üyesi bulunduğum Güncem beni unutmamış ki ben nasıl unutabileyim.

21 Şubat 2009 Cumartesi

Kurbağalar

Türkiye'de dul kalan kadına bakışı tüm açıklığı ile anlatan bir film Kurbağalar. 1985 yılında Trakya'nın Sultaniçe köyünde çekilen filmin yönetmeni Şerif Gören. 1986 Sinema Yazarları En İyi 10 Film Seçimi En iyi 4. Film, 1986 Nantes Film Festivali Birincilik Ödülü ve 1986 Antalya Altın Portakal Film Festivali Birincilik Ödülü gibi ödüllerin sahibi filmin başrollerini Hülya Koçyiğit ve Talat Bulut paylaşmaktadır.


Elmas kocası öldürüldükten sonra gündüzleri çeltik tarlasında çalışır ve geceleri ise kurbağa avına çıkar. Geçimini sağlamak ve kocasının ölmeden evvel bıraktığı borcu ödemektir isteği. Fakat köyün kadınının erkeğinin gözüne batar. Dedikodu ayyuka çıkar.

Filmin konusu bir yana çekildiği mekanlar, yörenin kendine has ayrıntıları çok güzel gözlenmiş ve gösterilmiştir.

Çıplak Vatandaş

* Spoiler

Ülkemizde değişen hiçbir şeyin olmadığının kanıtı olarak Çıplak vatandaş filmini örnek gösterebiliriz. 5 çocuk babası dar gelirli memur İbrahim'in tüm iyimserliği ile hayata bakışını izliyoruz ilk önce. "-Otobüse zam geldi. Olsun benzine zam gelince. -Tüpe zam geldi. Olsun Allah'ın arabı gaza zam yapınca tüpçü neyapsın. -Bir çocuğumuz daha olacak. Olsun Allah onun da rızkını verir." gibi cümleler ve güleryüzü İbrahim'in genel mizacını çok iyi çizen bir Şener Şen . İbrahim 5. çocuk haberiyle kemerleri biraz daha sıkar ve kullandığı sigarayı bırakır, işyerinde çay içmez ve öğle yemeklerini yemez. Görür ki yine de zamlar karşısında ayakta duramaz. Bu andan itibaren İbrahim hafiften kafayı oynatmaya başlar.

İbrahim memurluğun yanında limon satmaya başlar. Zamanla işin raconunu öğrenir kendini geliştirir ama yine de yettiremez. Limondan sonra stat önünde Beşiktaş maçı günü kendi yaptığı Fenerbahçe şapkası satıp bu dalda da kötü bir başlangıç yapar. Fakat kısa zaman sonra amigonun kralı olur maçlarda, eh ticareti de forma ve bayrak satışlarıyla ilerletir. Sonrasında işportacılağa kadar vardırır işi fakat kazandığı böyle de yetmez. Yetişemez İbrahim zamların hızına. Maaşlı işin iyi olduğuna karar veren İbrahim geceleri bulaşıkçılık yapmaya başlar ve en tasarruflu bulaşık yıkayan bulaşıkçı olur. Yine olmaz. Bozacılığı dener. Odun satar. Kiremit dizer çatılara fakat "hafta 7 gün , gün 24 saat. Yetmedi" der İbrahim doktorlara. En nihayetinde kendinden, hayattan kopar ve koşmaya başlar sokaklarda caddelerde soyunarak. Doktorlar yoğun stres sonucu kişilik parçalanması teşhisini koyarlar. Böylece gazetelere Çıplak Vatandaş olarak geçer, ünlenir. Gazete ile yazı dizisi "çıplak vatandaşın hatıraları" ile anlaşma yapar. Gündemin başına oturur. Reklam filmleri, armağanlar derken para içinde yüzmeye başlar İbrahim ve ailesi. Bunu gören fakir halk soyunur. İbrahim akıl hastası olarak hastaneye kapatılır. Sonrasında dertler biter mi bilinmez.

Asılacak kadın filmini de yöneten Başar Sabuncu'nun ilk filmidir ayrıca Çıplak vatandaş. Halen yaşanan geçim sıkıtısı sebebi ile modası geçmeyecek filmlerdendir.

Bach ile haftasonu


Johann Sebastian Bach 1685 yılında Eisenach, Almanya'da doğdu. Bach, hayatı boyunca 1000'in üzerinde beste yaptı. Günümüzde besteleri bir çok filmde soundtrack olarak kullanıldı. Bunlardan bazılarını dinleyelin birlikte.




Double Concerto in D Minor for Violins Second Movement (Children of a Lesser God-1986)


Adagio from Sonata 3 for Cello and Piano (Truly, Madly, Deeply-1990)


Aria da Capo (Hannibal-2001)


Jesu, Joy Of Man's Desiring (Meet the Parents-2000)


Toccata And Fugue In D Minor (The Aviator-2004)

19 Şubat 2009 Perşembe

Boynu Bükük Küheylan


Erdoğan Tokatlı'nın 1990 yılında çektiği Boynu bükük Küheylan merhum Kemal Sunal'ın en çok beğendiğim filmlerinden biridir. Asiye ve Gülfidan isimli iki karısı ile zamanında köyden kente gelmiş ve büyük bir apartmanda kapıcılık yapan İbrahim Küheylan kent yaşamına ayak uydurmaya alışan fakat cahil oldukları her hallerinden belli bir aile babasıdır. Dram türünde olan filmi bilen kişi sayısı azdır diye tahmin ediyorum çünkü; Sunal bu filmde insanları güldürmez hatta tam anlamıyla konu odağı dahi olduğu görüşünde değilim. Kurgu tek bir kişi üstünde değil daha çok aynı evi paylaşan Asiye ve Gülfidan'ın hikayesini de anlatır. Kadınların çalıştırıldığı ve kazandığını erkeğine verdiği, söz hakkı olmayan kadınların çalışmasıyla birlikte gözlerinin açılması sonrasında yavaş yavaş Küheylan'ı terketmeleriyle son bulur film.

Filmi izlerken çekim zamanı gereğince şimdi kullanılmayan araçlara, bmx bisiklete, o dönemin gençlerinin birbirlerine corc ve maykıl isimleriyle hitaplarına gülümseyeceksiniz.

Anna Sui koleksiyon

Anna Sui yine çok güzel kıyafetlerle ağzımın suyunu akıttı. Çizmelerden, saçlardaki aksesuarlara, etek uçlarına, renklerin canlılığına ve bence en önemlisi muhteşem desenli çoraplarına kadar eksiksiz ve feminen bir kolaksiyon olmuş.

Meraklılar ışıl ışıl fotoğrafları büyütüp incelemeliler. Hatta satın almak için;

Harvey Nichols- Istanbul +90.212.319.11.55V2K
Vakkorama - Istanbul +90.212.481.6300

17 Şubat 2009 Salı

Miao

Çin'de bulunan bir kasaba Miao. Gidip görmüş gibi konuştuğuma bakmayın sadece fotoğraflardan aşinayım buraya. Belki bir gün giderim yeşile doyarım, sakinliği ruhumu alır ejderhalarla seyre götürür diye bekler dururum.



Burada kasaba ve halkına dair bilgiler mevcuttur.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Aşk tutulması


Aşk tutulması beklediğimden çok daha sempatik bir film. Tesadüflerle karşılaşan Pınar ve Uğur'un yine aynı tesadüflerle görücü usulü ile tanıştırılmalarına kadar Pınar'ın uğur'u istememesine şahit oluyoruz filmde. Sonrasında ise çok tatlı bir aşk izliyoruz. Futbol sözkonusu olduğunda kadın ve erkekler arasındaki uçurum, erkeklerin takım sevdasının zaman zaman diğer sevdayı dahi unutturabildiği gerçeği, çiftlerin verdikleri tepkiler filmin kemik kurgusu.


Yönetmenliğini 2 Süper Film Birden filminden de hatırlayacağımız Murat Şeker'in yaptığı filminin başrollerini Tolgahan Sayışman ve Fahriye Evcen paylaşıyor. Keyifli vakit geçirmek için izlenmesini tavsiye ediyorum.


Namuslu


O kadar izlenecek filmimin arasından Şener Şen, Adile Naşit, Ayşen Gruda ve Erdal Özyağcılar'ın şahane oynadıklarını düşündüğüm Ertem Eğilmez filmi Namuslu pazar günümü eğlenceli geçirmemin tek sebebidir. Hepimiz biliyoruz değil mi bu filmi? Ali Rıza Öğün devlet dairesinde mutemetlik yapan, dudak uçuklatan namusluluğa, çalışkanlığa ve dürüstlüğe sahip bir garip vatandaştır. Ali Rıza diğer çalışanlar gibi rüşvet yemeyip kısa yoldan köşeyi bulmadığından işyerinde, mahallesinde ve evinde hor görülüp itilip kakılmaktadır. Yüklü miktarda bir teslimat sonrası soyulan Ali Rıza kendini soyduğunu düşünen insanları bunu yapmadığına inandırmaya çalışması ve sonunda beceremeyip kendisine yapıştırılan "hırsız" damgasına göre yaşama başlamasını konu alır. 1984 yılında yapılmış bu filmi reklamsız, dvd kalitesiyle izlemek çok keyifliydi.
Dvd'yi 2,00 TL'ye Carrefour 'dan aldım. Bu tarz filmleri arşivine katmak isteyenlere duyurulur.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Yüzyıllık Yalnızlık

*Kitabı anlatıyorum
Yüzyıllık yalnızlık Macondo'ya göç eden Jose Arcadio Buendia ve karısı Ursula Iguaran'nın 4 nesil sürecek soyunu anlatan bir başyapıttır. Kelimelerini birleştirerek bir büyük sihir dünyası oluşturmuş, gerçek olmayan bir kurguyu sanki dün yaşanmışçasına rahatlıkla anlatan Gabriel Garcia Marquez 1982 yılında Nobel edebiyat ödülü'nü hakederek kucaklamıştır.


Kitap dönüp dönüp bakacağınız bir soyağacıyla başlar. Hikaye ilerledikçe kafanızdaki nesiller yerli yerine oturur ve tüm olayların içinde buluverirsiniz kendinizi. İlk olarak tanık olduğum en sağlam karaktere sahip Ursula'yı gözümde canlandırmakla başladım işe. Sonrasında kızı, mavi ölüm ile konuşabilen Amaranta'yı... Toprak yiyen Rebecca şekillenirken masumluktan uzak, bencilliğe yakın kemikli bir yüz oluştu zihnimde. Tam 4 nesil bir sürü Arcadio ve Aureliano peydahlanır, bunların çoğu delidir yahut normal değildir. Hepsi tek tek incelenir ve tane tane bilgiler verilir hayatları hakkında. İşte bu noktalarda kafa karışıklığı had safhaya ulaşır...


Kitap gerçek ile fantastik yaşam arasındaki sınırı öyle şahane bir biçimde korumuştur ki; ne sahiciliğini ne de fantezisini kaybetmeden, okuyucuya muhteşem vakit geçirterek sahip olduğu büyük ödüle iki elle sarılmıştır. Kitabın içeriğinde geçen Türk mahallesi, Uçan halı, lamba cini, dansöz gibi kültür materyalleri Marquez'in çok yönlü bir araştırmacı olduğunu kanıtlar. Bunun yanında hayal dünyasında cinselliği adaletli bir biçimde serpiştirmiş olması, sayfalardan taşan bir sürü karakterin oluşumunu doğumundan itibaren ölümüyle bizlere anlatmış ve arada asla soru işareti bırakmadan sonlandırmış yazar. Bu cidden çok zor bir iş. Her karakter ölümü tatmıştır ve bunları nedenleriyle bize sunmuştur Marquez. İşte bu sebeple okuması yavaş ve zevkini doyasıya çıkartılması gereken bir eser Cien Anos de Soledad.


Kitabı okuyacaksanız, yıllarca durmadan yağan yağmur, Macondo'yu saran uykusuzluk hastalığı, buna bağlı olarak unutkanlığın son raddeye gelerek görünen herşeyin üzerine yazılmış isimleri ve kullanma talimatları, Jose Arcadio'nun fotoğraf makinesi bağımlılığı ve Tanrı'nın resmini çekerek Tanrı'yı kanıtlama arzusu, Albay Aureliano'nun bir şekilde ölümden hep yırtmış olması, Güzel Remedios uğruna ölümlerin anlatımına bayılacaksınız arkadaşlar.


Keyifli okumalar.