6 Mayıs 2008 Salı

36



36 Yıl...


Geçip giden, 36 tane 365...


06/05/1972










Mare Nostrum
En uzun koşuysa elbet
Türkiye'de de devrim
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak ...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun
Ama aşk olsun sana cocuk,
Aşk olsun

Can YüceL

1 Mayıs 2008 Perşembe

My life without me*


Ölüm üzerine farklı bir yapıt.
isabel coixet dün gece izlediğim bu filmiyle başarılı bir yönetmen olduğunu kanıtlamıştır.

İki kız çocuğu annesi 23 yaşındaki Sarah Polley (Ann) karın ağrısı nedeniyle gittiği doktordan 2 ay ömrünün kaldığını öğrenerek ağzındaki şekerleme ile evine döner. Bu durumu sadece kendisine saklayan Ann, deniz gözlerinden akan yaşları silerek bu 60 günde neler yapacağına dair bir liste yazar. Bu listede - Kızlarına her gün "seni seviyorum" demek. - Birini kendisine aşık etmek. - Kocası Don'dan başka bir erkekle daha sevişmek. - Saçlarını değiştirmek. - Düşündüğünü anında söylemek. -Takma tırnak taktırmak. - Don'a çocuklarını sevecek bir eş bulmak gibi maddeler vardır.
Filmdeki asıl unsur ölümü dışarıdan değil de, kendinizi Ann'in yerine koyarak birebir hissetmenizdir. Filmin açılış sahnesi yağmurun altında ıslanan ve yağmur damlalarını tüm bedeninde hissetmeye çalışan Ann'i görürüz. Hissetmek, yaşadığını anlamak... Kendini biraz olsun şanslı görmek... Bunun yanısıra Ann bizlere daha önce hiç farketmediğimiz bir gerçeği hatırlatır; "Kimse süpermarkette ölümü düşünmez."
Gerçekten de öyle mi?

Ann, bu 60 gün içinde aşık olur, kendine aşık eder, sevişir, Don'a bir eş bulur, takma tırnak taktırır ve en önemlisi de kızlarının 18. yaş gününe kadar her yıl için bir adet doğum günü kaseti doldurur.

İzlenmesi gerektiğini düşündüğüm bir film "Bensiz Hayatım". Çünkü ölmek sandığımız kadar kolay bir şey değildir. Ve Ann'in son söylediği cümle ise hep hatırlanacaktır tarafımdan; "İnsan ölüyken pişmanlık bile duymaz"



27 Nisan 2008 Pazar

Pinhani'nin baharda gelen "Düğün"ü


25 Nisan günü Pinhani, sevenlerinin uzun zamandır bekledikleri ikinci albümü Zaman Beklemez'i piyasaya sürdü. Albüm içinde Kavak Yelleri dizisinden de aşina olduğumuz "Ne güzel güldün", "Bir anda", "Sevmekten usanmam" 'ın yanında defalarca dinlenecek parçalar da mevcut.

Fakat bana göre ayrı bir yeri olan "Ne güzel güldün" şarkısının dışında favori olabilecek "Düğün" ve "Düğün dernek" ikilisi vardır. Bu iki parçanın arka arkaya dinlenmesi konusunda ısrar ediyorum kesinlikle.

- "Yansın" şarkısını dinlerken bir an için Mor ve Ötesi dinliyormuş hissine kapıldığımı belirtmek isterim açıkçası.

-"Sırası Değil"'i ise Duman grubuna yakıştırdım elimde olmadan.

-"Dursana Dünya" 'nın hızı benim çok hoşuma gitti. İdeal bir konser parçası...

- "Ağlama" ise 'ağlama yaptığın şeylerden sonra' diyerek ağlatan cinsten... Bana göre yani...

Parçaların albüm sırası ise şöyledir;

1.Zaman Beklemez 2.Düğün 3.Ağlama 4.Ne Güzel Güldün 5.Dursana Dünya 6.Sırası Değil 7.Yansın 8.Bir Anda 9.Yalnızlık 10.Sevmekten Usanmam 11.Düğün Dernek

Belirtmekte fayda görüyorum ki bu yorumlarım kesinlikle ilk dinleyiş sonrasında yapılmıştır. Ben albümün genelini beğendim. Karşımda bir iki adım ilerlemiş ve çizgisini bozmamış bir Pinhani gördüm.

İyi dinlemeler.

26 Nisan 2008 Cumartesi

ToDieFor


Bir Finlandiya grubu olan To/Die/For, kimine göre metal yapıyor kimine göre de yapmıyor. Kimi şahane olduğunu düşünürken, bazıları sahne performanslarının işe yaramaz olduğunu söylüyor. İlk albümlerini 1999-2000 yılında All Eternity'i piyasaya sürmüşlerdir. Bu albümde hoşuma giden ve dinlemekten bıkıp usanmadığım Sea of Sin - One More Time - Farewell - In the Head of the Night - Love in You parçaları oldukça başarılıdır. Kişiyi yormayan bir düzenlemeleri vardır.




FareweLL


2001 yılında Epilogue ile bizi Hollow Heart - In Solitude - Chains - Immortal Love ile 1 yıl içinde ne kadar üretken olduklarını kanıtlamışlardır.

Hollow Heart


2 yıl sonunda 2003 yılında Jaded ile Too Much Ain't Enough - Fall Strains - Jaded isimli şarkılarla bana göre ilgi görmemiş, vasat bir albüm geldi.

2005 yılında IV (4) albümleriyle toparlamaya çalışsalarda bana göre ilk iki albüm kadar başarılı olamadılar. Yine de Little Deaths - Last Breath - U2'ya ait New Year's Day (cover) parçaları dikkatten kaçmamıştır. Bir yerlere saklanmıştır.

2006'da şöyle bir silkinip Wounds Wide Open ile yine şaha kalkmıştır grup. Sanki daha sert gelmişlerdir bu kez. Diğer albümde olduğu gibi bir adet cover (Ozzy Osbourne - I Just Want You) yapmışlar. "Sorrow" gibi hoş bir intro ile açılış yaparak ardından Like Never Before - Liquid Lies ve Wicked Circle ile topu kaleye göndermişlerdir.

Like Never Before



Merak edenler için

25 Nisan 2008 Cuma

Talking Heads... Psycho Killer... Coşulası şarkı... 1978... Yaşanılası muhteşem yıllar...




Velvet Revolver... Psycho Killer... Coşulası şarkı... 2007... Yapılan herşeyin mübah olduğu yıllar... Slash.... kehkehkeh...



Dinlenmeye doyulamayan ve envai çeşit cover adı altında çalınan parçayı İzmit'te Karma Rock Band bizlerle buluşturur. Gayet de iyidir. Tavsiye edilir...

22 Nisan 2008 Salı

Lstrl

Kutsal yaşam aşkımın kayıp olan bacağı Lustral'i bulmam bugüne denk gelir.

21 Nisan 2008 Pazartesi

Başakçım yazmış kitaplarla ilgili bana da yaz demiş... Ne yazmam gerektiğini ben anlamadım.. O da anlamamış zaten fakat ben kopya çekip onun gibi bana anlam katan kitapları yazıveriyim :)
1- Yaşımın 10 olması sebebiyle babamın bana dilinin ağır geleceğine inandığı ve benim inat edip bir günde bitirdiğim; Uğur Mumcu'nun Sakıncalı Piyade'si
2- Beni şaşırtmayı en iyi başaran; Jean Christophe Grangé - Tüm kitapları
3- Şiir okumaya olan tahammülsüzlüğümü yenen; Küçük İskender'in Periler Ölürken Özür diler'i...
" ah ulan tanrı! sensin bu isyanın nedeni!
sen davranıp sökmeden yerinden
bak ne diyorum, sen davranıp sökmeden yerinden
ben koparıp kendim fırlatıyorum sana taş yerine
yeryüzünden
bu lüzumsuz kellemi!"
4- Bu dünyanın en heycanlandırıp eğlendiren yazarı ise şüphesiz ki; J.K.Rowling'in Harry Potter serisidir.
Daha çok var fakat iş de var ;) Sağol Başakçımçımçım...

19 Nisan 2008 Cumartesi

Şu dünyada bir kitapçıya girip yepyeni kitaplar almak kadar bana haz veren daha başka bir şey varsa o da henüz hiç tadına bakmadığımdır.

Bundan sonraki bir ay boyunca Elif Şafak ile kan kardeşi olmayı düşlüyorum...

13 Nisan 2008 Pazar

Bembeyaz bir güvercindi,
kafasında pamuktan hayallerle...
Ta ki Gebze'ye kadar...


Pippa Bacca

12 Nisan 2008 Cumartesi

Yaşlandım ben.

Dakikalardır bu kelimeleri yazıcam diye ahenkli aptal saptal cümleler üretiyorum. Dedim ki ne gereği var ki; açık açık yazmak varken. 26 yıldır kafamdaki güvensizliğin çeşitliliğiyle, yaşlıyım ben..

Bir arkadaşım çıkıp da bana bunu kendisi için söyleseydi; kırk takla atardım onu avutmak için. Bir boka yaramayacağını yaşlandığımı kabul ettiğimde anlardım tabi ama..

Çevemdekilerin çoğu benden küçülmeye başladıkça labirent genişliyor. Ben daralıyorum... En sonunda kaçıyorum evime... Siniyorum odama... Düşünüyorum... Fazla düşünüyorum... Sonra bana asi diyorsunuz... Duyuyorum bunu...

Gülüyorsunuz bana... Kafama taktığım şey ne kadar da ahmakça değil mi size göre? Halbuki bu böyle değil... Hiç öyle değil...

Yaşlandığınızda anlayacaksınız eminim.

5 Nisan 2008 Cumartesi

Stratovarius

Benden sonra bir de muhteşem Stratovarius grubu da dağılmış.

Yeni öğrendim... Dağılan dağılana yahu... Biz de gelsinler bu memlekete mutlu olalım diye bekliyorduk bir yandan... Yalan oldu her bişi...

Onlara "Falling into Fantasy" ile veda ediyorum. Yeniden birleşmeleri dileğiyle...




dinleyelim...
"Günah, sadece başkalarının canını sebepsiz yakmakta yatar.
Diğer bütün günahlar icat edilmiş saçmalıklardır."

21 Mart 2008 Cuma

Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da

Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. bekledim. beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. evet, bilmiyordum. bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. sevişirken sözlük kullanıyordum hala. ama, seni seviyordum. ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. sana yaklaşamıyordum. yasaklanmıştın adeta. çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. küçük bir ateş. küçücük bir ateştin sen. sönmekten ürken bir ateş. bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. aşkın mecali kalmamıştı. sessizce sokuldum yanına. acıyla irkildin. gülümsedim. gülümsememe anlam veremedin elbette. kimdi bu? ne istiyordu? tanımadığın biri. hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. fuzuli bir beden, karşındaki. usulca uzandım,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. uzayın adını ben koymadım. uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. rahatlatır beni o. bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. romantizme uyum sağlamak için de değil. öyle. işin gerçeği budur. yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. lekesiz bir yalnızlık. lekelenmeye müsait bir yalnızlık. tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. pişmansın. pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. olmuyor tabii. olmuyor. sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. beni anlayacağın günler gelecek. beni de göreceksin. benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. korkma lütfen,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. çay pişiririz. çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. sonra da sen anlatırsın: sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. ben sıkılmam. ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. bir insan, bir insanı sıkamaz. bir insan canı isterse sıkılır. hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. endişelenmen gereksiz,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. başkalaşmaya çalışıyorum. gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. değişmek, hiç de zor değil. yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. evet, tıpkı bu. sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. birlikte dansedebilmek gibi. sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. ve ciddi. ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. masallarla geliyorum. efsanelerle geliyorum. herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. artniyetsizim. inan,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. aklıma yayıldın. ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: ortadaydım işte! bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. hayır! melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. kusura bakma, kafam biraz dağınık,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. kızmamalısın. darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! gerçekten kırıyorsun beni,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. insanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. yapacak çok işimiz var. dövüşecek çok düşmanımız var. kucaklayacak çok arkadaşımız var. bizim sebebimiz bu. bizim fazlalığımız bu. belki de iksirimiz. kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. yalan söylemiyorum

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. çikolata bile kurtlanabilir. dondurma erir. çiçek solar. galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! birer hatıraya dönüşseler bile! kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.

Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . yüzüme öyle bakma nefretle,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. kimbilir, doğrudur belki de! . adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? romantizmin tehlikesi büyük! romantizmin tehlikesi büyük! romantizmin esrarı büyüleyici! romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. özveri denebilir buna. evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. insan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . sakın ha üstüne alınma,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Ben seni kırmak için yaratılmadım. uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? seni kaybettim. bunu biliyorum. seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. ortadaydı. bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. hala da saygıyla ağlıyorum. büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. inadıma öfkeleniyorsun. seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. bu da aşk işte! bu da entrika! bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! dur, dur, bağırma,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Bunlar da geçecek şüphesiz. seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. yaralandım. bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. bir gerçek aramıyorum felakete. bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. eğer hissediyorsan,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. o rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. dokunamadım sana. parmakuçlarım neşterdi çünkü. kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

Kelimelerine Tapındığım Adam, Küçük İskender...

16 Mart 2008 Pazar


Hayat zaten kötü, üstüne üstlük bir de sonunda ölüyorsun !!!

14 Mart 2008 Cuma

"kendimi yalniz birakmamak icin butun gece aynanin karsisinda oturdum"

cesare pavese

9 Mart 2008 Pazar

Tears Dry on Their Own

Bu haftayı Amy Winehouse haftası ilan ediyorum... Ve herkesi ipodlarına Amy'i yükledikten ve botlarını giydikten sonra sokakta boş boş yürümeye davet ediyorum.




5 Mart 2008 Çarşamba

Turkey Islamic Fashion Rezaleti



Bu sabah Hürriyet gazetesi 'nde gördüğüm bir durumdan bahsetmek istiyorum. Yabancı basın bu haberi dünyaya "Turkey Islamic Fashion" diye duyurmuş bu ünlü defileyi. Kimler yok ki defileyi izleyenler arasında? Münevver Arınç, Yasemin Eker, Semiha Yıldırım ve 900 türban meraklısı daha... Bu dünyaya bir kez daha rezil olduğumuzun gösterisidir, defilesidir bana göre...

Bunun yanısıra bu çirkin defilenin paralı piyonları var ki onları görmekten bile nefret ediyorum. Türban defileyi izleyen kişilere göre önemli bir dini unsursa eğer ki bunu normal zamanında göğüsleri açıkta dolaşan birine "para" karşılığında giydirmemeli. Karekteri sağlam olan, bu hayatta bir ideolojiye sahip kişi bunu yapmamalıdır. Aksi taktirde kendisine saygısını kaybeder.

1 Mart 2008 Cumartesi

Beynimi Resetleyen Lost Teorisi

Çoğumuzun büyük hırsla takip ettiği Lost için teori araştırmalarım devam ediyor. Öyle ki birbirinden bağımsız ve farklı yönlere yol alan bu beyin fırtınası, beni mantığa çok yakın bir teoriyle karşılaştırdı.

Lost meraklılarını bir hayli tatmin edecek teori için Buraya Tıklamanız yeterli olacaktır.

28 Şubat 2008 Perşembe

Deli

Geçenlerde bir deli bana aynen şöyle dedi;

"İş hayatımız yaşamımızın tümü değil. Bu yüzden kendini strese sokmaya da gerek yok. Sana ait olan hayat 18:00'da başlar. Daha öncesinde kendini yıpratmaya değmez. Rahat ol, dakika say."

İki gün bunu düşündüm. Bana inanılmaz mantıklı geldi. Yani işyerindeki yersiz ego tatminleri, yok ben şuna laf geçirdim, göt oldu afedersin kaldı. Maile cevap veremedi vs... Yada hesap sormalar şu bu bokpüsür.... Öyle gereksiz ki bunların tümü.... Sanki ben bu deliyi bekliyormuşum diye düşündüm. O günden bu yana rahatım yerinde.. Akıl sağlığım performans rekoru kırıyor ve ben saat 18:00'dan sonra ne yapsam diye mutlu mesut düşünüyorum. Tabii herkesin delisi ayrıdır. Mesela ben Yiğit Özgür'ün şu delisine de hastayım.


22 Şubat 2008 Cuma

Bugün Türkiye Cumhuriyeti için önemli bir gün

Bugün Türkiye Cumhuriyeti için gerçekten önemli bir gün. Irak sınırını geçerek sonu olmayan saçma bir savaşa başladık. Bu bir!! İkincisi Abdullah Gül sıkmabaşları üniversitelere soktu. bu da iki !! Nette bu konuyla ilgili haberleri okurken Emin Çölaşan'ın "Cumhurbaşkanınız!!!" başlıklı yazısına denk geldim. Hepberaber okuyalım.

"Şu anda Çankaya’da oturan zat, oraya MHP’nin AKP’ye stepne olmasıyla, yol vermesiyle ve “Dindar Cumhurbaşkanı” kimliği ile çıkmıştı. Rüyasında görse hayra yormayacağı devlet kuşunu da onun başına MHP kondurmuştu. Ancak konumuz bu değil.

Devletin başında bulunan; Cumhuriyet rejiminin ilkelerini korumakla yükümlü olan Abdullah Gül isimli bu zat, yakın geçmişte acaba neler söylüyordu? Cumhuriyet rejiminin ilkeleri, özellikle laiklik, kendisine hangi ölçüde emanet edilebilir? Bu soruların yanıtlarını onun ağzından dinleyelim. Elimde ‘’Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği’’ isimli bir kitap var. Yakın geçmişte düzenlenen bir seminerdeki konuşmalar banttan çözülmüş ve kitap olarak basılmış. Konuşmacılardan biri de Abdullah Gül. Yani bugünkü Cumhurbaşkanı. O günlerde Refah Partisi milletvekili. Necmettin Erbakan hocasının emrinde ve hizmetinde.

NASIL BİR SİSTEM ?

Şimdi bu kitaptan, yani kendisinin sözlerinden alıntılar yapalım. Bakalım Beyefendi ne inciler döktürmekle meşgulmüş: “Bugün Türkiye’de bir sistem bunalımı var. Kendi bünyesine uygun düşmeyen, kendi değerlerine zıt ve zoraki uygulanmaya çalışılan ve halka zorla diretilen bir sistem.” (Yani laik Cumhuriyet rejimi.) “Halkına zıt, halkı ile barışık olmayan, ona düşman bir sistem bu sistemdir ki...70 senedir böyle bir sistem içerisindeyiz doğrusu...” “Türkiye’nin bu resmi ideolojisinin tabii karakterleri, bu sistemi kuran tek partinin altı sloganı ile ortaya çıktı. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve laiklik adı altında. Ama bu milletin halkı bir araya gelip de biz devletçi olalım, laik olalım, milliyetçi olalım diye böyle bir karar vermemişler. Bu ilkeler hep bu halka bir zorlatma şeklinde dayatılmış...”

BU NASIL BENZETME?

Konuşmasının bir yerinde çok ilginç bir keşfini (!) daha anlatıyor:

“Türkiye’nin bir Irak’a, Libya’ya benzeyen çok yanları var. Neden? Aynı TEK ADAM pozisyonu. Bugün gidin Irak’ta, Libya’da, Suriye’de de tek insanın resimleri vardır her yerde. Tek insanların heykelleri vardır”. (Atatürk’ten söz ediyor ve Atatürk’ü Saddam, Kaddafi, Esad gibi hırsız soytarılarla, katillerle kıyaslamaya kalkışıyor.)

“Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Mesela ‘NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında İLKEL bir hale dönmüştür...Bu laflar aslında Türkiye’nin bütün insanları İSLAM KARDEŞLİĞİ altında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir.”

Atatürk’ün sözünü aşağılamaya yeltenen, bunu ilkellik olarak gören, tarih bilgisinden yoksun şahıs şimdi Cumhurbaşkanı! Beyefendi devam ediyor: “Şimdi ne gariptir ki, seyahat ederseniz Doğu ve Orta Anadolu’ya geldikçe ‘ÖNCE VATAN’ yazdığını görürsünüz, batıya gittiğinizde ise hiç rastlamazsınız bunlara. Yani bunlar tek parti devrinden kalan ve zorla, halkın kendi inanç değerleriyle bütünleşmeyen bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir.” (İnsaf yahu!)

HANGİSİNE İNANALIM

Sonra laiklik ilkesinden dem vurmaya başlıyor! “Şu da bir gerçek ki, en kalıcı ve birleştirici unsur DİN olmuştur. Ama Türkiye’deki resmi ideoloji tarafından devamlı tehdit altına alınmış. Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden, en ziyade tahribatı vermiş olan, sistemin ilkelerinden birisi de LAİKLİK ilkesidir. LAİKLİK olayıdır.” (Cumhurbaşkanı olurken laikliği koruyacağına namusu üzerine yemin eden zat, geçmişte böyle buyuruyor. Hangisine inanacağız, geçmişteki sözlerine mi, namus yeminine mi?)

Devam ediyor: “Din düşmanlığını esas alan ve hukuk tanımayan uygulama, İslam inancı ve ahlakıyla yoğrulmuş olan halkımızı da tabii dışlamıştır.”

Sözlerinin bu bölümünü özellikle askerlerin okuması gerekiyor:

“Dindar olan bir subaya siz eğer kendi ordunuzda hayat hakkı vermiyorsanız, onu çeşitli dolaylı yollarla bunu açıkça söylemeden onu eğer saf dışı ediyorsanız, sanki safra atar gibi, sanki ajan yakalamış gibi onları eğer ayıklıyorsanız, siz o zaman bu ülkenin bütünlüğünü, devamını nasıl temin edersiniz?”

Bay Abdullah Gül, konuşmasında üniversitedeki sıkmabaşlara da değinmeyi ihmal etmiyor: “Üniversitelerde bugünkü durum. Şimdi siz bunu hangi demokrasiyle, hangi hukuk nizamıyla, hangi insan haklarıyla bağdaştırabilirsiniz? Sadece kılık kıyafetinden dolayı, sadece dini inançlarından dolayı üniversite kapılarından geri çevrilen, diplomaları verilmeyen bir sürü Türkiye’nin genç kızları...”

Bu arkadaş, birkaç yıl önce karısı üniversiteye sıkmabaşla alınmayınca, Türk devletini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava edip tazminat istemiş, ancak Mahkeme bu davaları reddetmeye başlayınca, karısı adına açılan davayı geri çektirmek zorunda kalmıştı! Bakalım, şimdi sıkmabaş konusunda yapılan Anayasa değişikliğine onay verecek mi, vermeyecek mi ?

CUMHURİYET REJİMİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin en tepesindeki kişi, Cumhuriyet rejimine bağlı olmak ve ilkelerini korumakla yükümlüdür. Ancak yukarıda sözün ettiğim konuşmasında, İkinci Cumhuriyet’ten ve daha da ötesi, tarihin karanlığına gömülmüş olan Osmanlılıktan söz etmektedir.

“Bu açıdan İkinci Cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum.”

Osmanlıcılıktan söz edebilen, bu kavramların gündeme gelmesinden mutlu olduğunu söyleyen bir Cumhurbaşkanı! Bu şahıs geçmişte söylediklerinin bugün de arkasında ise o makamda oturamaz. Yok eğer o makama oturmadan önce namus ve şerefi üzerine ettiği yemin geçerli ise, mutlaka bir açıklama yapmalı ve “Hiç kimse endişe etmesin, ben artık değiştim. O sözlerim değil, yeminim geçerlidir” demelidir.

Der mi? Demez, diyemez. Derse inanır mıyız? İnanmayız. Hiç kimse inanmaz! Gazeteciler kendisine bu soruları sorabilir mi? Soramaz... Çünkü Abdullah Bey bocalar, sonra medya patronu bozulur, bunu soran gazeteci fırça yer! İşin şakası yok.

Çankaya’daki tablo çok vahim. Beyninde laiklik karşıtlığı, İkinci Cumhuriyet, Osmanlılık gibi kavramları taşıyan, siyasetini ve yaşamını bunlar üzerine oturtan, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü ilkellik olarak gören biri o makamda –değiştiğini kanıtlayana kadar- oturamaz.

Başta CHP olmak üzere tüm ilgili kurum ve kuruluşlar bu konuyu ve Çankaya’da kimin oturmakta olduğunu dibine kadar irdelemeli, sürekli gündemde tutmalıdır.

GazetePort

Çocuk hakları kulübü

20 Şubat haftası Uykusuz'unu okurken Fırat Budacı'nın "Bişeyler Duydum" köşesinde ki haber dikkatimi çekti. Paylaşmak istedim;

"Türkiye'de 6 milyon'un üzerinde çocuk işçi, 6 bin sokak çocuğu, 800 bin kimsesiz, 35 bin madde bağımlısı, 1 milyon 100 bin engelli ve sayısını bilmediğimiz fiziksel, cinsel, duygusal istismara uğramış çocuk yaşıyor. Üniversite öğrencileri tarafından kurulmuş Çocuk Hakları Kulübü'nün çocuk istismarı'nı engellemeye yönelik çalışmalarına destek vermek için http://www.cocukhaklarikulubu.org/ sitesini ziyaret edebilirsiniz."

21 Şubat 2008 Perşembe

20 Şubat 2008 Çarşamba

En Şahane Kahraman


Daha önce de bahsetmiştim Fırat'tan. Uğur Gürsoy'un yarattığı karakter Fırat; taşıdığı kendi kadar ekmeği ve vazgeçemediği teli ile beni en çok güldüren çocuk.

Her çarşamba günü sarfettiği tek bir cümleyle çığır açar bu velet ve inanr mısınız Facebook'ta şu sıra tam 2,605 fanı var. Her hafta Uykusuz'la bedava =)



İnanmıyorsan işte burda

18 Şubat 2008 Pazartesi

Yeniden Doğup Gelsem !!!

... yeniden doğup geldiğimi bilerek, aynı bedende aynı zeka seviyesiyle yine ailemin kucağına konmak isterdim.... Yaptığım hataları yinelemeden ilerlerdim... Hem düşünsenize ne çok eğlenceli olurdu yaşadığın anları tekrardan yaşamak yine ben olarak... Güzel bir mimdi Aylin teşekkür ederim :)

15 Şubat 2008 Cuma

Japon Blog


Japon Kadın Aylin'in onun kadar ilginç bir başka blogunu ziyaret ettim günler sonra.

Japon severlerin dikkatine...



Blog için buraya tıklayınız !!!

14 Şubat 2008 Perşembe

Aslı'nın Can'ı

09 Şubat 2008 günü Can bebek aramıza katıldı... Annesine ve babasına baktığımda dünyanın en şanslı çocuklarından biri olduğunu anlamak hiç de zor değil benim için. Umarım Dünya onun için çok güzel bir mekân olur.


8 Şubat 2008 Cuma

Erir dedi doktor, Depresyon kar gibi

Güzel günler geçirdik, her yer günlük güneşlik... Yarım yamalak seviştik, henüz çok gençtik öğrenciydik mutluyduk... Filan falan... Yerde kalmış vicdan izleri arasından... Öldürmedim bak kendimi... Bu kalp acısı dedikleri dünyanın sonu değilmiş meğer... Devam ettim koşmaya, yalın ayakla... Henüz onlar bunları bilmiyor....


Sen yoksun yüzüm gülmüyor... Henüz onlar bunları bilmiyor... Sen yoksun böyle olmuyor... Yalnızca kastettim öldürmeye geçmişi... Hiç bir iz bırakmadan çekip de gitmeyi... Herkesin gözü önünde azettirdim kendimi... Erir dedi doktor, depresyon kar gibi... Öldürmedim bak kendimi... Bu kalp acısı dedikleri dünyanın sonu değilmiş meğer... Devam ettim koşmaya, yalın ayakla....


Cenk Taner uğradı bu sabah bana.... Tam da karın ağrılarıma ilaç olmak için.... Biliyorum bunu...

7 Şubat 2008 Perşembe

Bak Sen Lost'a !!

Haber Türk'te çıkan çok güzel bir röportaj bir çok lost tutkununa nefesini tutturmuştur.
Yani bana :)

Yapımcıları carlton cuse ve damon lindelof ile yapılan bir röportaj.
Lost'u çekmek için neden Hawaii'yi seçtiniz?
CC: Dizinin ortamı en az karakterler kadar önemliydi. Birçok seçeneği gözden geçirdikten sonra Hawaii en iyi seçenek gibi gözüktü. Muhteşem güzellikte bir yer ve diziyi çekebilmemiz için lojistik gereklilikleri yerine getirilebilecek kadar da yakın.
Diziyi fantastik katagorisine sokmadan dram olarak devam ettirmek ince bir iş. Bunu nasıl beceriyorsunuz?
DL: Çok çok dikkat ederek.
Dizinin nasıl sona ereceğini biliyor musunuz? Bu son en baştan beri planlanan konsepte uyuyor mu?
DL: Biz finali hep biliyorduk, sadece o noktaya gelene kadar ne kadar zaman geçmesi gerektiğinden emin değildik. Hikayenin akışına göre sonu çok uygun.
Kalan 48 bölümü sonunun nereye gittiğini bilerek çekmek çok heycanlı. Gizemli jacob'ı kimin oynayacağını biliyor musunuz? Bir de locke'un jacob'la karşılaştığı sahneden önce jacob'un görünüğü bir sahne oldu mu hiç?
CC: Evet, john'un nasıl görüneceğini biliyoruz. Yanıtımdaki 'görünmek' sözcüğüne dikkat edin! Hayır, locke'la karşılaşmasından önce jacob'u hiç görmediniz. Bazı karakterler için locke, rousseau, hume gibi isimleri seçmenizin bir anlamı var mı?
DL: Evet hepsi de Carlton'un bowling takımından arkadaşlarının adları. Ha, bir de fikirlerini çalıp dizide kullandığımız dünyaca ünlü felsefecilerinin isimleri.
4,8,15,16,23,42... Bu numaraların ne anlama geldiğini bir gün öğrenebilecek miyiz?
CC: 16 ve 23'ün anlamlarını açıklayabiliriz. Ama 4,8 ve 4'yi açıklama konusunda büyük bir ikilem yaşıyoruz.
Kadın karakterler kendi başlarına bir bütün görünüyor ve inandırıcı olmak için erkek karakterlere ihtiyaçları yok. İlk baştan beri böyle bir şey mi planladınız yoksa dizi ilerledikçe mi böyle gelişti?
DL: Tamamen planlı. Carlton ve ben bunu böyle yapmasaydık eşlerimiz bize çok kızardı. Şaka bir yana, harika kadın oyuncularla çalışıyoruz. Bireysellik ve güçlü olmak oyuncu seçmelerinde aradığımız özellikler. Elizabeth Mitchell'ın juliet seçmeleri için geldiği andan itibaren diziyi sallayacağını anlamıştık. Bu karakterin gelişimini takip etmek bile 3'üncü sezonu tekrar izlemek için iyi bir neden olabilir.
Adanın sırrı, adadaki herkesin orada olabilmek için bir bedel ödemesi gerektiği mi?
CC: Evet, bu bedelin ücreti de 3 dolar 95 sent. Şaka bir yana, dizi tamamen bedel ödeme üzerine. Bu adadaki tüm karakterler geçmişteki hatalarıyla yüzleşiyor ve duygusal yapılarını oluşturan öze dönüyorlar.
Üçüncü sezonun sonundaki tabutta daha önce gördüğümüz biri mi var?
CC: Evet
Üçüncü sezonu çekerken en çok nerede zorlandınız?
CC: Sualtı izleme istasyonu sahnelerinde. Gerçek bir su tankı ve yepyeni bir set inşa ettik. Bir sürü de özel efekt.
Bu projede kaç kişi çalışıyor? ilk başladığınızda da bu kadar mıydınız sonra çoğaldınız mı?
CC: Lost için yaklaşık 500 kişi çalışıyor. Ekipte önemli miktarda değişme oldu. 400 kişi Hawaii'de, 100 kişide La'de çalışıyor. Burada, La'de yazıyoruz, düzeltiyoruz, oyuncu seçiyoruz ve tüm montajı gerçekleştiriyoruz. Çekimlerin ise tamamı Hawaii'de yapılıyor.
Üçüncü sezon birçok soruya yanıt verdiğine ve bir yandan da yeni sorular sorduğuna göre, dördüncü sezondan ne beklemeliyiz?
DL: Sorulara cevap vermesini ve yeni sorular sormasını... Dördüncü sezon birçok açıdan yepyeni bir dizi olacak. Yaptığımız iş bizi çok heycanlandırıyor ve her bölümde sezon finali kadar sürpriz olacak.dizinin hakkında fikir tartışması yapan birçok hayranı var, hiç bu fikirleri kullandınız mı?
CC: Evet. Sizin de bir fikriniz var mı?
Niki ve Paolo, diziyi izleyeler hoşlanmadığı için mi öldüler yoksa onlardan o şekilde kurtulmak müthiş derecede 'cool' olduğu için mi ölürdünüz? (nikki ve paolo, hikayelerini sonradan öğrendiğimiz bir çiftti. Bir takım entrikalar sonucu beş saat süresince felç eden bir örümcekle birbirlerini zehirlemişler ve arkadasları tarafından ölü sanılarak gömülmüşlerdi)
CC: Her ikisi de!
Niçin Paulo ve Nikki karakterlerini yarattınız? Neden öldüler?
CC: İnsanlar kumsalda takılan öteki karakterleri sormaya başladılar. Onları tanıyacak mıyız falan diye. Biz de kalabalığın arasından Nikki ve Paulo'yu çıkardık. Ama biz bunu yapar yapmaz izleyiciler sinirlendi. Ana karakterlerin zamanından çalmakla suçlandık.biz de izleyenler ne derse o olur diyip ikisinide diri diri gömdük.
Bu sezonda 'flashforward'lar (ileri zamana gidiş) çok olacak mı yoksa kimin hayatta kalacağı ile ilgili fazla ipucu vereceği için kaçınacak mısnız?
CC: Dördüncü sezonda da flash-forward'lar olacak ama bu sahnelerin dizinin sonunu gösterdiğini düşünmek yanlış olur.
Michael bu sezon geri dönüyorsa, fiziksel bir walt mu göreceğiz yoksa bir hayalet mi? Yoksa walt'u oynayan malcolm çok mu büyüdü?
DL: Micheal kesinlikle geri dönüyor. Malcolm'un diziyi çekme hızımızdan daha hızlı büyüyeceğini biliyorduk. Buna hazırlıklıyız. Bize güvenin. Lütfen bize güvenin.
Walt'la ilgili yarattığınız bunca beklentinin ardından soruyorum Onları bir daha görecek miyiz?
DL: Evet göreceksiniz ama sabırlı olmanız lazım, kusura bakmayın.
Hawaii fırtınaları hangi sıklıkla senaryoya giriyor?
DL: Çekebileceğimizde daha sık! Hawaii'den bizi arayıp"ciddi misiniz siz, yine mi yağmur,yine mi fırtına? Siz bizi öldüreceksiniz"diyorlar. Ama yağmurlu sahneler her zaman dramatiktir değilmi?
Jacob'ın kimliğinin açıklanması izleyiciye yanıtlar mı sunuyor yoksa yeni sorular mı?
CC: Jacob'un ortaya çıkışının sorulara yanıt verdiğini düşünüyorsanız, azınlıktasınız! Jacob'ın bir ismin ötesinde, bu noktada ortaya çıkması gerektiğini düşündük çünkü bundan sonra çok önemli olacak.
Üçüncü sezonun ilk yarısında dizinin hayranları yeterince yanıt vermediğiniz konusunda şikayetçiydi. Bu sizi endişelendirdi mi?
CC: Hayır, sezon sonunda doğru br denge kurduğumuzu düşünüyoruz. Dizinin her sezonunu bir kitap gibi görüyoruz. Bu kitapta verilmesi gereken yanıtların hepsi verildi.
Üçüncü sezonda birçok ana karakter öldü. Böyle bir kan gölünü sezononun başından mı planlamıştınız?
CC: O sezonun kahramanları 'diğerleri' idi. Sezon sonunda 'diğerleri'nin hikayelerini çözmemiz gerek diye düşündük. Büyük bir gürültü vaat ettik ve bu gürültünün iki taraf için de doğurduğu sonuçlar oldu.
Karakterlerinizin çoğu katıksız iyi yada kötü değiller. Locke ve Ben gibi karakterler dizideki esnekliğe izin veriyor?
CC: Bizim karakterlerimiz karmaşık bir yapıya sahip. Hem iyinin hem de kötünün aynı karakterde nasıl vücut bulduğunu ve ruhun karanlık tarafının üstesinden nasıl geldiğini keşfetmek bizim için ilginç bir deneyim.
Üç sezon süren 'flashback'lerden (geri dönüş) sonra, flash-forward'lerin başlaması kaçınılmaz mıydı? Flash-back fikirleriniz tükendi mi? artık hep flash -forward mı olacak,yoksa flash-back'ler de olacak mı?
DL: Kesinlikle kaçınılmazdı. Flashackler tamamen bitmiyor ama dizinin doğasını değiştirecek yeni bir şeye ihtiyacımız vardı. Flashback ve flashforward'ları karıştıracağız. Her hafta sadece kime değil, hangi zamanda odakalanacağımız konusu tam bir sürpriz olacak.
Hangi karakterin ölümü üçüncü sezonda sizin için kabul edilmesi en zor olandı?
DL: Charli'ye veda etmek inanılmaz zordu. Sezonun ana karakterlerden birinin ölümüyle sonlanması gerektiğini düşünüyorduk ve sezonun en başından itibaren bunu hazırlamaya başladık. Charlie'nin ölümünü yazmak bizim için çok sertti. Dom'un performansı ise bunu izlememizi bile zorlaştırdı. Onun ölümünün yankısı zaten dördüncü sezonun başlangıcında da yer alıyor.
Diziye serpiştirilmiş 'oz büyücüsü' referanslarından bahseder misiniz?
DL: 'Oz büyücüsü' ve tabiki 'Alice harikalar diyarında' lost'ta sık sık karşımıza çıkan temalar. İkisinin de konusu birden kendilerini fantastik bir dünyada bulan ve evlerine dönmeye çalışan gerçek insanlar üzerine. Bu referansları, (henry gale, beyaz tavşanlar, sıcak hav balonları) bizim hikayemize çok büyük etkisi olan klasiklere saygı duruşu olarak kullanıyoruz.
Adanın sırrını uzay zaman yolculuğuna dayandığını açıklaığınıza göre, Lost'ta çözülmemiş birçok olayın kabul edilebilir açıklamaları var gibi görünüyor. Niçin bu bilgiyi vermeye karar verdiniz?
CC: Abc/Disney diziyi bundan sonraki 48 bölüm içinde bitirmemize izin verdiğinde içinde ileri dönüşlerde olan yeni bir hikaye anlatım tarzına başlamamız gerekiyordu. Dizi bir mozaik gibi. Bugüne, geçmişe ve geleceğe ait parçalar var. Tüm parçalar yerine oturduğunda lost tamamlanmış olacak.
Kazazedeler kaç gündür adadalar? Eğer sezonlara göre gün hesabı yaparsak, hamile olan Sun üç sezon bitmeden ölmeyecek. Yani en azından adadaki hamile hastalığı yüzünden ölmeyecek.
DL: Üçüncü sezonun sonunda, kazazedeler yüz günden az bir zaman geçirmişti. Evet, Sun hakkındaki teoriniz doğru. Ama unutmayın,gelecek sezon belkide geleceğe atlıyor olabiliriz, her şey olabilir!
Charlie patlamada ölmediğine göre neden boğulacağına yüzeye doğru yüzerek kurtulmadı?
DL: İki nedeni var. Birincisi Desmond'ı kurtarmak için kapıyı kapamış olması. Mikhail'in patlattığı geçiş deliği charlie'nin geçemeyeceği kadar küçüktü. İkincisi ise, ne olursa olsun zaten öleceğini biliyordu, neden uğraşayım demiş olabilir o yüzden.
Zamanında yolculuk teorilerini mantığa uydurmak için bilim insanları ile çalışıyor musunuz?Yazarların dışında lost senaryolarının yazımında kim çalışıyor?
DL: Ne yazık ki bilim insanları bilimle çok meşgul olduğundan bizim sorunlarımızla uğraşmıyorlar. Dizide kullandığımız bilgilerin çoğu üzerine uzun araştırmalar yapılıyor. (öksürür gibi yapıp 'wikipedia' diyor...) zaman yolculuğuyla ilgili ise üçüncü sezonun dvd'sindeki 'orchid dharma orientation video'yu izlemenizi öeneririm.
Üçüncü sezonda kate ve jack birbirinden uzaklaştı. Ama son bölüm ilişkilerinin herzmankinden daha sağlam olduğunu gösterdi. Bunu bilerek mi yaptınız? Neden izleyenlerin, birlikte bir şansları olmadığını düşünmesine yol açtınız?
CC: Jack/kate/sawyer üçgeni uzun süre devam edecek bir şey! Hem kim demiş birlikte olma şansları yok diye!
Çok özel efekt kullanıyor musunuz?
CC: Dizinin tümünü hawaii'deki oahu adasında çekiyoruz. Honolulu'yu Irak, Paris, New york falan gibi göstermek için çok özel efekt gerekiyor.
Lost'taki son sahnenin ne olucağını biliyor musunuz?
CC: Evet biliyoruz,inanın ki siyah bir ekran değil.

1 Şubat 2008 Cuma

Yunusça

Kalktım. Hayır! sana kek yapmadım; kahve yaptım. Sabahın 4'ünde kendiliğinden kalkabilen bir bünyeye sahip olmak mahallenin müezzini olabilme avantajı sağlıyor bana... Hoca olabilirmişim nihayetinde. Aslında planım bu saatte kalktığıma göre sözlükte hazır kimseler yokken entry kasmaktı. Bu arada bilmiyorum farkında mıyım bugün 1 Şubat. Bu da karların yağıp bir gün sonra eridiği güne tekabul ediyor.

Kış aylarında dinlemeyi çok çok sevdiğim 657 'yi kanıma karıştırırdım kahveyle beraber. Çok kişinin bilmediği bu grup "Türkçe Progresif Rock yapan bir müzik gruptur. Grup üyelerinin tümü konservatuvarda hocadır. Adını tüm üyelerinin devlet memuru olması sebebiyle 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi olmalarından alır.Müziklerinde opera formları kullanmışlardır. Grup Çatlak adlı albümüyle kariyerine başlamış olup, ikinci albümleri Bilseydik Yaşamazdık'ı çıkardıktan sonra çeşitli sebepler yüzünden 2004 yılında dağılma kararı almıştır."

Bu kısacık nottan sonra Çatlak albümünden Yunusça parçasını dinleyelim coşalım...



657' nin sizi daha da sarıp sarmalaması için albümlerini bir kez dinlemeniz yetecektir. Kahvenizi yudumlayın ve arkanıza yaslanın.

Tırnak içinde bilgi aha burdan alınmıştır

29 Ocak 2008 Salı

Neden ki?

Zevkle takip ettiğim Burak Doğan sormuş; "Neden blog yazıyorsun?" diye. Aynı soruyu iki kez sordum kendime. Cevaplarımı sıraladım.

1- Yazdıkça deşarj oluyorum. Bir şeyleri anlattıktan sonra rahatlıyorum. Bana kalsa daha uzun yazarım da insanların okumaktan sıkılacaklarını düşünüyorum.

2- Yazmak aslında bambaşka şeyler öğrenmektir. Yazmak için önce araştırma yapmak gerekir. Önce açıp konu hakkında bilgi topluyorum. Böylece farklı siteler keşfederek, diğer düşünceleri öğreniyorum. Öğrendikçe anlatıyorum, anlattıkça insanlar deliriyor, ben de yazıyorum herkes mutlu mesut...

3- Blog yazmaya başlamadan evvel çok fazla blog okurdum. Tekniğini öğrenerek , yapılanmak bana büyük keyif verdi. Sonrasında bu bana yetmedi ve daha fazla öğrenmek için kodlamalar yapmaya başladım. Hakkında hiç bir fikrim olmamasına rağmen iyi bir şeyler meydana çıkartmak ve bunu insanlarla paylaşmak büyük zevk.

4- Bir çok insan tanıdım. Devamlı da bu kitleyi büyütüyorum. Sanal ortamın sadece iki kelimeden ibaret olduğunu anlamam yazı yazmam için beni tetikleyen durum oldu. Blog dünyası içerisinde "Ben de varım" demek inanılmaz keyifli.


Ben de Gizem'in neden blog yazdığını merak ediyorum. Söyle bana Gizem neden?

26 Ocak 2008 Cumartesi

Profiterol bile yaparım

Kardeş gürbetten döndüğünde onu muhteşem bir profiterol karşılayacak bugün. Üşenmedim didindim, uğrştım ve yaptım. Nasıl mı? İşte böyle... Bakkala çakkala gidiyorsunuz ve hazır satılan o sarımtırak mamülü alıyorsunuz. aldınız mı? sonra oradan bir de muhallebi kapın bakalım. Sakızlısı daha makbule geçer sanki... Tamamdır. Karşı raftan da bir adet çikolata sosu... Tamamdır. Eve geri döndüğünde bir tencere içinde muhallebiyi pakedin arkasındaki tarife göre yapın. Arada bir kaç kaşık yiyebilirsiniz tabi izin veriyoruz.



Sonrasında o sarımtırak topları parmağınızla hafif aralayarak isterseniz pastacıların kullanıdıığ adını bilemediğim tüple yahut küçük çay kaşığı ile iyice dolana kadar doldurun. Bunu da becerdiniz mi? O halde muhteşemsiniz çünkü ben pek beceremedim. sonrasında yine aldığınız ikinci paket sosu da arkadaki tarife göre pişiriverin. Soğumadan da bu küçük şirin içi dolu topların üstüne büyük bir ahçı olduğunu düşünerek boca ediniz. Tamam hadi sostan da biraz kaşıklayabilirsiniz. Ama profiterol için de biraz bırakın. Neyse uzatmayayım daha fazla. Afiyet olsun diyorum sizlere. Aman fazla yemeyiniz. Kalorisi fazla olmakla beraber sonradan pişman olma ihtimalinizi göz önünde bulundurun derim ben.




Kadınlar beni pek sevmez

Bir Cumartesi sabahından herkese merhaba. Sabah sabah Murphy yasalarıma [ iş günlerinde sabah 0600'da kalkan bünyenin itinayla tatil günlerinde 0550'de kalkıp havaya bakması gibi] bir yenisini eklerken ben kendime bu hafta ne haltlar karıştırdığımı yazılı olarak anlatmaya karar verdim. Hatta ben diyorum ki sıralayarak yapalım ki açık ve anlaşılır olsun.

* Yeni bir iş, yeni sivilceler, topuklu ayakkabılara sıkıştrılmış ayaklar, kumaş pantolonun tırmaladığı bacaklar, her sabah itinayla yapılan badana, her sabah iş yerinde bir poğoça iki adet light üçgen peynir açık şekersiz çay... İşte görünen manzara. bunların yanısıra Burcu nelerden nefret eder;

* Sabahın yedisinde servisteki uyuşuk insanlardan.

Burcu ne yapar? Son ses açar Orphaned Land'i gocunmadan dinler. Herkes de onunla beraber dinler. Sinir olur. Burcu bu duruma bayılır.

* Her sabah ona çay getirmesi gereken çaycının her defasından kendisini es geçmesinden.

Burcu ne yapar? Çayı geldikten sonra mutlaka “elinize sağlık çok teşekkür ederim” der. Çaycı bir şey demez gider. Ve burcu hep söz verir bir daha teşekkür etmeyeceğim diye. Fakat yine de eder.

* Her gün itina ile dedikodusunu yapanlardan.

Burcu ne yapar? Dedikodusunun yapıldığı yere baskın yapar. Herkes susar. Amacına ulaşır. Burcu dedikoduyu sevmez. Üstüne basa basa diyorum hiç sevmez.

* Telefonda samimi olmadığı kadın kişilerin ona "canım" "cicim" "-cum" gibi kelimelerle ettiği hitaplarından.

Burcu ne yapar? Oralı bile olmaz. En sert ses tonu ile işini halleder ve telefonu kapatır. Samimiyete gerek yoktur. Burcu kimin ne olduğunu gayet iyi bilmekle beraber, samimiyetin kelimelere dökülemeyeceğini öğrenmiştir.

* En sıkışık iş zamanlarda yardım istediği meslektaşlarının telefonun öbür ucundan ona işi öğretmeye kalkışmasından (x2)*

Burcu ne yapar? Bir süre dinler. Dinliyormuş gibi gözükür. Sormak istediğini araya sıkıştırır. Cevabını aldıktan sonra demek ister ki; zaten bunun böyle olduğunu biliyorum. Fakat ne yazık ki en büyük hatam senin o bomboş, hamurlaşmış kafa yapından bir adet bilgi almak istememdir. Fakat diyemez. Burcu terbiyeyi iyi bilir. Sonrasında gülüp geçer. Olmadı içer.

* Bir hafta evvel gülücükler dağıtıp da araya çıkarına uymayan bir durum girdiğini gören kadınların birden en azınlı düşmanımmış gibi davranıp suratıma telefon kapatması.

Burcu ne yapar? Düşünür. Şu güne kadar yaptıklarını, davranışlarını onaylar. Kimseye güvenmediği için kendisine iki lahmacun söyler bir de ayran. Gözlerini ringe diker. Hergün birlikte öğle yemeğine çıkan kadınların aslında birbirlerini bir kaşık suda boğmak istediklerini görür. Keyif ve sükünetle izler. Olabildiğince geride durur. Karışmaz. Temenni eder ki birbirlerini öldürsünler ve iş yeri daha yaşanılası bir yer olsun.


* Tuvalete sürüyle giden kadınlardan ve bir türlü mekanı terketmemelerinden.


Burcu ne yapar? Sabreder. Dakika sayar? İlk önce kapıdan kimin çıkacağına dair bahis oynar mütemadiyen 1’e sonsuz kazanır. Tuvalette durmanın mantığını çözemez. Bir sürenin sonunda beklemekten yılar ve açıp sözlük yazar.

Daha öyle çok sayasım var işyeri kadınları hakkında nefret uyandıran enstantenelerden. Fakat başka bir zamana kalsın diğerleri. Okunacaktır bunlar, ne güzel. O halde herkes kendine çeki düzen versin diyorum burdan. Samimiyete gere(n)k yok. Dağılabilirsiniz.

16 Ocak 2008 Çarşamba

Yara bandı

Bazen

Hayat

Gerçekten de

Boktan

Oluyor...


Bazı şeylerden kazanç sağlamaya çalışanlar beni yoruyor... Diliyorum ki; yarın sabah gökyüzüne mavi, sarı ve turuncu yarabantları yapıştırılsın... Aksi taktirde zor bir gün olacak gibi bir his var içimde...




Janis Joplin söylüyor.
Summertime

13 Ocak 2008 Pazar

Beyn Çılgınlığı

Çakma polemik mimi ile Barış Ünver, benim hakkımda aynen şöyle bahsetmiş;

"Benzer bir tavır Burcu Sezer'de de görülüyor. Gerçi onun burnu havadalığı zenginliğinden değil, yarattığı sahte şöhretten geliyor. Yaptığı televizyon programında çıkardığı figüranları "Sen beni kuma getirdin adam!" "Höyt ne kuma getirmesi sen beni aldattın!" "Bak kızın da gaçtı dönmüyür eve!" şeklinde şaklabanlıkları ayırıp bütün sorunları tek programda çözerek halkın sevgilisi oldu han'fendi! Sonra da oturup blog'unda "Bugün programda şu sorunları çözdüm…" diye övünüyor, millet de buna alkış tutup duruyor. Biz de şöhretin, var olmayan durumları çözerek de kazanılabileceğini görüp şaşırıyoruz."

Aslında konuyu iyice anlamanız için tüm yazısını Şuradan okumanızı tavsiye ediyorum. Gerçekten de gecenin şu saatinde beni eğlendindirmiştir. bir anlamda kendimi Esra Ceyhan zannettim doğrusu. Övgüleri için ne desem azdır. Fazlasıyla sevmekteyim kendisini...

Ben de bu gazla bir kişiye sonsuz eleştirilerimi sunmaktan keyif alacağım. Mesela; yıllardır takibimde olan wykka 'yı ele alalım. Bu kendini bilmez kadın taklitçilikten öte gitmeyen bir televizyon çerezidir. Öyle ki zerafetimi kendisine örnek alarak yaptığım her hareketi, giydiğim her kıyafeti özenle kendisine yapıştırır. Sonra da çok şaşırmış gibi yapar. Ona sorarsanız artık Türkçe'nin çok sıradanlaştığını ve programların İngilizce sunulması gerektiğini savunur. "think" kelimesindeki "t" harfini söyeyeceğim diye dilinin üst damağına yapıştığına tüm stüdyo şahittir. Programına çıkarttığı papaz, rahip gibi kişileri el üstünde tutarken imam ve hafızları içeride tartakladığı da konuşulanlar arasındadır. En son Ankara'da bir matbaada sahte İncil basarken yakalanmaktan son anda kurtulmuştur ve bu durum beni gerçekten üzmüştür. Neyse ki Türk halkı yapılan programları ayırdetmekte yetenekli yoksa bunun gibiler dolup taşacak etrafımızda... Her neyse sevgili takipçilerim şimdi kaynana Semra'nın "ağdacı seçerken dikkat edilmesi gereken hususlar" isimli bölümüm için ön hazırlık yapmam gerekli... İyi bir gece dilerim. Saygılar.

12 Ocak 2008 Cumartesi

Zorunluluk tembellik doğurur

Ne yazsam diye kara kara düşünüp de bulamadığımda farkında olmadan koşa koşa yardımıma yetişen Aylin'cim bana çok güzel bir mim yollamış. Cevap vermek boynumun borcudur. Demiş ki şeker Aylin; "Yapmak Zorunda Olduğumuz Halde Bir Türlü Yapmadığımız Kolay İşler" nelerdir? Bunu bulmam çok kolay oldu gerçekten de.

Normal şartlarda yapmam gereken, zorunlu olduğum halde yapmakta bir hayli zorlandığım şey; özel günlerde [düğün, yemek, doğum günü vs.] giyinip süslenip hazır olmaktır. Son ana kadar tembelliğe izin veririm. Kutlamaya 2 saat kala bir zahmet ayaklaımı sürüye sürüye kuaföre giderim, elbisemi seçerim, isteksizce makyaj yaparım ve geçiştiririm. Bunun tam tersi olarak, en olmadık zamanlarda bunların hepsini güle oynaya büyük bir heyecanla yerine getiririm. Sanırım zorunluluk kişide böyle bir etki yaratmakta. Bilimsel olarak muhakkak bir açıklaması olduğuna eminim fakat benim haberim yok.

Teşekkürler Aylin :-)

10 Ocak 2008 Perşembe

Karmakarışık

Ruh halimin beş dakikada bir değiştiği günler yaşıyorum. Herbir şey birbirine girmiş vaziyette aklımda, kalbimde... Değişim sürerken ben, durup izlemeyi ne çok isterdim sessizce... Bunun yerine devamlı surette Epica'nın dillere destan şarkısı Cry For The Moon dinliyorum.

Not: Uzun zamandır hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Daim olmasını diliyorum.




5 Ocak 2008 Cumartesi

Çirkin Ördek Yavrusunun Dramı

Çok acıklı bir başlık oldu bu öyle değil mi? Hemen gözünüzde canlandı tabi karakuru bir küçük çirkin mi çirkin, dışlanmış mı dışlanmış bir adet turuncu gagalı ördek. Kardeşleri popolarını attıra attıra sazlıklar arasında fink atarken o gitmiş domuzlarla beraber çamur havuzunda yazık değil mi?

Nasıl da istediğini elde etmiş bu sözde çirkin ördek değil mi? Halbuki hepimiz biliyoruz onun sonrada kuğuya dönüşüp ortalığın ağzına sıçacağını... Bu yüzden üzülmenize hiç gerek yok. Gün gelecek ona birileri sahip çıkıp kendi havuzunun ördeği yapacak... Yalnız bu hikayede benim anlamadığım bu siyah ördek sonradan nasıl beyaz oldu... İşte benim en çok merak ettiğim husus bu... Gerisi beni alakadar etmez.. Kuğu olmuş tavuk olmuş falan.... Ama nasıl beyaz olmuş?

Cevap veriyorum;
c şıkkı..... Neden?
Çünkü; üstüne nur yağmış -da ondan...

Biliyorum sıkıcıyım... Dur bakalım bana kim sahip çıkacak....

1 Ocak 2008 Salı

Deli Kızın Merceği

Bu yılın ilk entrysi çektiğim fotoğraflar olsun... Şimdiden aferin bana.


Ayyaş Toti

Zerafet

Ölü Gelinler

Uykucu Periler


Kervan

Sigarasına oynanan tombalanın pulları

Cips parçacıkları

Çubuk Krakerler