1 Mart 2008 Cumartesi

Beynimi Resetleyen Lost Teorisi

Çoğumuzun büyük hırsla takip ettiği Lost için teori araştırmalarım devam ediyor. Öyle ki birbirinden bağımsız ve farklı yönlere yol alan bu beyin fırtınası, beni mantığa çok yakın bir teoriyle karşılaştırdı.

Lost meraklılarını bir hayli tatmin edecek teori için Buraya Tıklamanız yeterli olacaktır.

28 Şubat 2008 Perşembe

Deli

Geçenlerde bir deli bana aynen şöyle dedi;

"İş hayatımız yaşamımızın tümü değil. Bu yüzden kendini strese sokmaya da gerek yok. Sana ait olan hayat 18:00'da başlar. Daha öncesinde kendini yıpratmaya değmez. Rahat ol, dakika say."

İki gün bunu düşündüm. Bana inanılmaz mantıklı geldi. Yani işyerindeki yersiz ego tatminleri, yok ben şuna laf geçirdim, göt oldu afedersin kaldı. Maile cevap veremedi vs... Yada hesap sormalar şu bu bokpüsür.... Öyle gereksiz ki bunların tümü.... Sanki ben bu deliyi bekliyormuşum diye düşündüm. O günden bu yana rahatım yerinde.. Akıl sağlığım performans rekoru kırıyor ve ben saat 18:00'dan sonra ne yapsam diye mutlu mesut düşünüyorum. Tabii herkesin delisi ayrıdır. Mesela ben Yiğit Özgür'ün şu delisine de hastayım.


22 Şubat 2008 Cuma

Bugün Türkiye Cumhuriyeti için önemli bir gün

Bugün Türkiye Cumhuriyeti için gerçekten önemli bir gün. Irak sınırını geçerek sonu olmayan saçma bir savaşa başladık. Bu bir!! İkincisi Abdullah Gül sıkmabaşları üniversitelere soktu. bu da iki !! Nette bu konuyla ilgili haberleri okurken Emin Çölaşan'ın "Cumhurbaşkanınız!!!" başlıklı yazısına denk geldim. Hepberaber okuyalım.

"Şu anda Çankaya’da oturan zat, oraya MHP’nin AKP’ye stepne olmasıyla, yol vermesiyle ve “Dindar Cumhurbaşkanı” kimliği ile çıkmıştı. Rüyasında görse hayra yormayacağı devlet kuşunu da onun başına MHP kondurmuştu. Ancak konumuz bu değil.

Devletin başında bulunan; Cumhuriyet rejiminin ilkelerini korumakla yükümlü olan Abdullah Gül isimli bu zat, yakın geçmişte acaba neler söylüyordu? Cumhuriyet rejiminin ilkeleri, özellikle laiklik, kendisine hangi ölçüde emanet edilebilir? Bu soruların yanıtlarını onun ağzından dinleyelim. Elimde ‘’Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği’’ isimli bir kitap var. Yakın geçmişte düzenlenen bir seminerdeki konuşmalar banttan çözülmüş ve kitap olarak basılmış. Konuşmacılardan biri de Abdullah Gül. Yani bugünkü Cumhurbaşkanı. O günlerde Refah Partisi milletvekili. Necmettin Erbakan hocasının emrinde ve hizmetinde.

NASIL BİR SİSTEM ?

Şimdi bu kitaptan, yani kendisinin sözlerinden alıntılar yapalım. Bakalım Beyefendi ne inciler döktürmekle meşgulmüş: “Bugün Türkiye’de bir sistem bunalımı var. Kendi bünyesine uygun düşmeyen, kendi değerlerine zıt ve zoraki uygulanmaya çalışılan ve halka zorla diretilen bir sistem.” (Yani laik Cumhuriyet rejimi.) “Halkına zıt, halkı ile barışık olmayan, ona düşman bir sistem bu sistemdir ki...70 senedir böyle bir sistem içerisindeyiz doğrusu...” “Türkiye’nin bu resmi ideolojisinin tabii karakterleri, bu sistemi kuran tek partinin altı sloganı ile ortaya çıktı. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve laiklik adı altında. Ama bu milletin halkı bir araya gelip de biz devletçi olalım, laik olalım, milliyetçi olalım diye böyle bir karar vermemişler. Bu ilkeler hep bu halka bir zorlatma şeklinde dayatılmış...”

BU NASIL BENZETME?

Konuşmasının bir yerinde çok ilginç bir keşfini (!) daha anlatıyor:

“Türkiye’nin bir Irak’a, Libya’ya benzeyen çok yanları var. Neden? Aynı TEK ADAM pozisyonu. Bugün gidin Irak’ta, Libya’da, Suriye’de de tek insanın resimleri vardır her yerde. Tek insanların heykelleri vardır”. (Atatürk’ten söz ediyor ve Atatürk’ü Saddam, Kaddafi, Esad gibi hırsız soytarılarla, katillerle kıyaslamaya kalkışıyor.)

“Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Mesela ‘NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında İLKEL bir hale dönmüştür...Bu laflar aslında Türkiye’nin bütün insanları İSLAM KARDEŞLİĞİ altında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir.”

Atatürk’ün sözünü aşağılamaya yeltenen, bunu ilkellik olarak gören, tarih bilgisinden yoksun şahıs şimdi Cumhurbaşkanı! Beyefendi devam ediyor: “Şimdi ne gariptir ki, seyahat ederseniz Doğu ve Orta Anadolu’ya geldikçe ‘ÖNCE VATAN’ yazdığını görürsünüz, batıya gittiğinizde ise hiç rastlamazsınız bunlara. Yani bunlar tek parti devrinden kalan ve zorla, halkın kendi inanç değerleriyle bütünleşmeyen bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir.” (İnsaf yahu!)

HANGİSİNE İNANALIM

Sonra laiklik ilkesinden dem vurmaya başlıyor! “Şu da bir gerçek ki, en kalıcı ve birleştirici unsur DİN olmuştur. Ama Türkiye’deki resmi ideoloji tarafından devamlı tehdit altına alınmış. Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden, en ziyade tahribatı vermiş olan, sistemin ilkelerinden birisi de LAİKLİK ilkesidir. LAİKLİK olayıdır.” (Cumhurbaşkanı olurken laikliği koruyacağına namusu üzerine yemin eden zat, geçmişte böyle buyuruyor. Hangisine inanacağız, geçmişteki sözlerine mi, namus yeminine mi?)

Devam ediyor: “Din düşmanlığını esas alan ve hukuk tanımayan uygulama, İslam inancı ve ahlakıyla yoğrulmuş olan halkımızı da tabii dışlamıştır.”

Sözlerinin bu bölümünü özellikle askerlerin okuması gerekiyor:

“Dindar olan bir subaya siz eğer kendi ordunuzda hayat hakkı vermiyorsanız, onu çeşitli dolaylı yollarla bunu açıkça söylemeden onu eğer saf dışı ediyorsanız, sanki safra atar gibi, sanki ajan yakalamış gibi onları eğer ayıklıyorsanız, siz o zaman bu ülkenin bütünlüğünü, devamını nasıl temin edersiniz?”

Bay Abdullah Gül, konuşmasında üniversitedeki sıkmabaşlara da değinmeyi ihmal etmiyor: “Üniversitelerde bugünkü durum. Şimdi siz bunu hangi demokrasiyle, hangi hukuk nizamıyla, hangi insan haklarıyla bağdaştırabilirsiniz? Sadece kılık kıyafetinden dolayı, sadece dini inançlarından dolayı üniversite kapılarından geri çevrilen, diplomaları verilmeyen bir sürü Türkiye’nin genç kızları...”

Bu arkadaş, birkaç yıl önce karısı üniversiteye sıkmabaşla alınmayınca, Türk devletini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava edip tazminat istemiş, ancak Mahkeme bu davaları reddetmeye başlayınca, karısı adına açılan davayı geri çektirmek zorunda kalmıştı! Bakalım, şimdi sıkmabaş konusunda yapılan Anayasa değişikliğine onay verecek mi, vermeyecek mi ?

CUMHURİYET REJİMİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin en tepesindeki kişi, Cumhuriyet rejimine bağlı olmak ve ilkelerini korumakla yükümlüdür. Ancak yukarıda sözün ettiğim konuşmasında, İkinci Cumhuriyet’ten ve daha da ötesi, tarihin karanlığına gömülmüş olan Osmanlılıktan söz etmektedir.

“Bu açıdan İkinci Cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum.”

Osmanlıcılıktan söz edebilen, bu kavramların gündeme gelmesinden mutlu olduğunu söyleyen bir Cumhurbaşkanı! Bu şahıs geçmişte söylediklerinin bugün de arkasında ise o makamda oturamaz. Yok eğer o makama oturmadan önce namus ve şerefi üzerine ettiği yemin geçerli ise, mutlaka bir açıklama yapmalı ve “Hiç kimse endişe etmesin, ben artık değiştim. O sözlerim değil, yeminim geçerlidir” demelidir.

Der mi? Demez, diyemez. Derse inanır mıyız? İnanmayız. Hiç kimse inanmaz! Gazeteciler kendisine bu soruları sorabilir mi? Soramaz... Çünkü Abdullah Bey bocalar, sonra medya patronu bozulur, bunu soran gazeteci fırça yer! İşin şakası yok.

Çankaya’daki tablo çok vahim. Beyninde laiklik karşıtlığı, İkinci Cumhuriyet, Osmanlılık gibi kavramları taşıyan, siyasetini ve yaşamını bunlar üzerine oturtan, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü ilkellik olarak gören biri o makamda –değiştiğini kanıtlayana kadar- oturamaz.

Başta CHP olmak üzere tüm ilgili kurum ve kuruluşlar bu konuyu ve Çankaya’da kimin oturmakta olduğunu dibine kadar irdelemeli, sürekli gündemde tutmalıdır.

GazetePort

Çocuk hakları kulübü

20 Şubat haftası Uykusuz'unu okurken Fırat Budacı'nın "Bişeyler Duydum" köşesinde ki haber dikkatimi çekti. Paylaşmak istedim;

"Türkiye'de 6 milyon'un üzerinde çocuk işçi, 6 bin sokak çocuğu, 800 bin kimsesiz, 35 bin madde bağımlısı, 1 milyon 100 bin engelli ve sayısını bilmediğimiz fiziksel, cinsel, duygusal istismara uğramış çocuk yaşıyor. Üniversite öğrencileri tarafından kurulmuş Çocuk Hakları Kulübü'nün çocuk istismarı'nı engellemeye yönelik çalışmalarına destek vermek için http://www.cocukhaklarikulubu.org/ sitesini ziyaret edebilirsiniz."

21 Şubat 2008 Perşembe

20 Şubat 2008 Çarşamba

En Şahane Kahraman


Daha önce de bahsetmiştim Fırat'tan. Uğur Gürsoy'un yarattığı karakter Fırat; taşıdığı kendi kadar ekmeği ve vazgeçemediği teli ile beni en çok güldüren çocuk.

Her çarşamba günü sarfettiği tek bir cümleyle çığır açar bu velet ve inanr mısınız Facebook'ta şu sıra tam 2,605 fanı var. Her hafta Uykusuz'la bedava =)



İnanmıyorsan işte burda

18 Şubat 2008 Pazartesi

Yeniden Doğup Gelsem !!!

... yeniden doğup geldiğimi bilerek, aynı bedende aynı zeka seviyesiyle yine ailemin kucağına konmak isterdim.... Yaptığım hataları yinelemeden ilerlerdim... Hem düşünsenize ne çok eğlenceli olurdu yaşadığın anları tekrardan yaşamak yine ben olarak... Güzel bir mimdi Aylin teşekkür ederim :)

15 Şubat 2008 Cuma

Japon Blog


Japon Kadın Aylin'in onun kadar ilginç bir başka blogunu ziyaret ettim günler sonra.

Japon severlerin dikkatine...



Blog için buraya tıklayınız !!!

14 Şubat 2008 Perşembe

Aslı'nın Can'ı

09 Şubat 2008 günü Can bebek aramıza katıldı... Annesine ve babasına baktığımda dünyanın en şanslı çocuklarından biri olduğunu anlamak hiç de zor değil benim için. Umarım Dünya onun için çok güzel bir mekân olur.


8 Şubat 2008 Cuma

Erir dedi doktor, Depresyon kar gibi

Güzel günler geçirdik, her yer günlük güneşlik... Yarım yamalak seviştik, henüz çok gençtik öğrenciydik mutluyduk... Filan falan... Yerde kalmış vicdan izleri arasından... Öldürmedim bak kendimi... Bu kalp acısı dedikleri dünyanın sonu değilmiş meğer... Devam ettim koşmaya, yalın ayakla... Henüz onlar bunları bilmiyor....


Sen yoksun yüzüm gülmüyor... Henüz onlar bunları bilmiyor... Sen yoksun böyle olmuyor... Yalnızca kastettim öldürmeye geçmişi... Hiç bir iz bırakmadan çekip de gitmeyi... Herkesin gözü önünde azettirdim kendimi... Erir dedi doktor, depresyon kar gibi... Öldürmedim bak kendimi... Bu kalp acısı dedikleri dünyanın sonu değilmiş meğer... Devam ettim koşmaya, yalın ayakla....


Cenk Taner uğradı bu sabah bana.... Tam da karın ağrılarıma ilaç olmak için.... Biliyorum bunu...

7 Şubat 2008 Perşembe

Bak Sen Lost'a !!

Haber Türk'te çıkan çok güzel bir röportaj bir çok lost tutkununa nefesini tutturmuştur.
Yani bana :)

Yapımcıları carlton cuse ve damon lindelof ile yapılan bir röportaj.
Lost'u çekmek için neden Hawaii'yi seçtiniz?
CC: Dizinin ortamı en az karakterler kadar önemliydi. Birçok seçeneği gözden geçirdikten sonra Hawaii en iyi seçenek gibi gözüktü. Muhteşem güzellikte bir yer ve diziyi çekebilmemiz için lojistik gereklilikleri yerine getirilebilecek kadar da yakın.
Diziyi fantastik katagorisine sokmadan dram olarak devam ettirmek ince bir iş. Bunu nasıl beceriyorsunuz?
DL: Çok çok dikkat ederek.
Dizinin nasıl sona ereceğini biliyor musunuz? Bu son en baştan beri planlanan konsepte uyuyor mu?
DL: Biz finali hep biliyorduk, sadece o noktaya gelene kadar ne kadar zaman geçmesi gerektiğinden emin değildik. Hikayenin akışına göre sonu çok uygun.
Kalan 48 bölümü sonunun nereye gittiğini bilerek çekmek çok heycanlı. Gizemli jacob'ı kimin oynayacağını biliyor musunuz? Bir de locke'un jacob'la karşılaştığı sahneden önce jacob'un görünüğü bir sahne oldu mu hiç?
CC: Evet, john'un nasıl görüneceğini biliyoruz. Yanıtımdaki 'görünmek' sözcüğüne dikkat edin! Hayır, locke'la karşılaşmasından önce jacob'u hiç görmediniz. Bazı karakterler için locke, rousseau, hume gibi isimleri seçmenizin bir anlamı var mı?
DL: Evet hepsi de Carlton'un bowling takımından arkadaşlarının adları. Ha, bir de fikirlerini çalıp dizide kullandığımız dünyaca ünlü felsefecilerinin isimleri.
4,8,15,16,23,42... Bu numaraların ne anlama geldiğini bir gün öğrenebilecek miyiz?
CC: 16 ve 23'ün anlamlarını açıklayabiliriz. Ama 4,8 ve 4'yi açıklama konusunda büyük bir ikilem yaşıyoruz.
Kadın karakterler kendi başlarına bir bütün görünüyor ve inandırıcı olmak için erkek karakterlere ihtiyaçları yok. İlk baştan beri böyle bir şey mi planladınız yoksa dizi ilerledikçe mi böyle gelişti?
DL: Tamamen planlı. Carlton ve ben bunu böyle yapmasaydık eşlerimiz bize çok kızardı. Şaka bir yana, harika kadın oyuncularla çalışıyoruz. Bireysellik ve güçlü olmak oyuncu seçmelerinde aradığımız özellikler. Elizabeth Mitchell'ın juliet seçmeleri için geldiği andan itibaren diziyi sallayacağını anlamıştık. Bu karakterin gelişimini takip etmek bile 3'üncü sezonu tekrar izlemek için iyi bir neden olabilir.
Adanın sırrı, adadaki herkesin orada olabilmek için bir bedel ödemesi gerektiği mi?
CC: Evet, bu bedelin ücreti de 3 dolar 95 sent. Şaka bir yana, dizi tamamen bedel ödeme üzerine. Bu adadaki tüm karakterler geçmişteki hatalarıyla yüzleşiyor ve duygusal yapılarını oluşturan öze dönüyorlar.
Üçüncü sezonun sonundaki tabutta daha önce gördüğümüz biri mi var?
CC: Evet
Üçüncü sezonu çekerken en çok nerede zorlandınız?
CC: Sualtı izleme istasyonu sahnelerinde. Gerçek bir su tankı ve yepyeni bir set inşa ettik. Bir sürü de özel efekt.
Bu projede kaç kişi çalışıyor? ilk başladığınızda da bu kadar mıydınız sonra çoğaldınız mı?
CC: Lost için yaklaşık 500 kişi çalışıyor. Ekipte önemli miktarda değişme oldu. 400 kişi Hawaii'de, 100 kişide La'de çalışıyor. Burada, La'de yazıyoruz, düzeltiyoruz, oyuncu seçiyoruz ve tüm montajı gerçekleştiriyoruz. Çekimlerin ise tamamı Hawaii'de yapılıyor.
Üçüncü sezon birçok soruya yanıt verdiğine ve bir yandan da yeni sorular sorduğuna göre, dördüncü sezondan ne beklemeliyiz?
DL: Sorulara cevap vermesini ve yeni sorular sormasını... Dördüncü sezon birçok açıdan yepyeni bir dizi olacak. Yaptığımız iş bizi çok heycanlandırıyor ve her bölümde sezon finali kadar sürpriz olacak.dizinin hakkında fikir tartışması yapan birçok hayranı var, hiç bu fikirleri kullandınız mı?
CC: Evet. Sizin de bir fikriniz var mı?
Niki ve Paolo, diziyi izleyeler hoşlanmadığı için mi öldüler yoksa onlardan o şekilde kurtulmak müthiş derecede 'cool' olduğu için mi ölürdünüz? (nikki ve paolo, hikayelerini sonradan öğrendiğimiz bir çiftti. Bir takım entrikalar sonucu beş saat süresince felç eden bir örümcekle birbirlerini zehirlemişler ve arkadasları tarafından ölü sanılarak gömülmüşlerdi)
CC: Her ikisi de!
Niçin Paulo ve Nikki karakterlerini yarattınız? Neden öldüler?
CC: İnsanlar kumsalda takılan öteki karakterleri sormaya başladılar. Onları tanıyacak mıyız falan diye. Biz de kalabalığın arasından Nikki ve Paulo'yu çıkardık. Ama biz bunu yapar yapmaz izleyiciler sinirlendi. Ana karakterlerin zamanından çalmakla suçlandık.biz de izleyenler ne derse o olur diyip ikisinide diri diri gömdük.
Bu sezonda 'flashforward'lar (ileri zamana gidiş) çok olacak mı yoksa kimin hayatta kalacağı ile ilgili fazla ipucu vereceği için kaçınacak mısnız?
CC: Dördüncü sezonda da flash-forward'lar olacak ama bu sahnelerin dizinin sonunu gösterdiğini düşünmek yanlış olur.
Michael bu sezon geri dönüyorsa, fiziksel bir walt mu göreceğiz yoksa bir hayalet mi? Yoksa walt'u oynayan malcolm çok mu büyüdü?
DL: Micheal kesinlikle geri dönüyor. Malcolm'un diziyi çekme hızımızdan daha hızlı büyüyeceğini biliyorduk. Buna hazırlıklıyız. Bize güvenin. Lütfen bize güvenin.
Walt'la ilgili yarattığınız bunca beklentinin ardından soruyorum Onları bir daha görecek miyiz?
DL: Evet göreceksiniz ama sabırlı olmanız lazım, kusura bakmayın.
Hawaii fırtınaları hangi sıklıkla senaryoya giriyor?
DL: Çekebileceğimizde daha sık! Hawaii'den bizi arayıp"ciddi misiniz siz, yine mi yağmur,yine mi fırtına? Siz bizi öldüreceksiniz"diyorlar. Ama yağmurlu sahneler her zaman dramatiktir değilmi?
Jacob'ın kimliğinin açıklanması izleyiciye yanıtlar mı sunuyor yoksa yeni sorular mı?
CC: Jacob'un ortaya çıkışının sorulara yanıt verdiğini düşünüyorsanız, azınlıktasınız! Jacob'ın bir ismin ötesinde, bu noktada ortaya çıkması gerektiğini düşündük çünkü bundan sonra çok önemli olacak.
Üçüncü sezonun ilk yarısında dizinin hayranları yeterince yanıt vermediğiniz konusunda şikayetçiydi. Bu sizi endişelendirdi mi?
CC: Hayır, sezon sonunda doğru br denge kurduğumuzu düşünüyoruz. Dizinin her sezonunu bir kitap gibi görüyoruz. Bu kitapta verilmesi gereken yanıtların hepsi verildi.
Üçüncü sezonda birçok ana karakter öldü. Böyle bir kan gölünü sezononun başından mı planlamıştınız?
CC: O sezonun kahramanları 'diğerleri' idi. Sezon sonunda 'diğerleri'nin hikayelerini çözmemiz gerek diye düşündük. Büyük bir gürültü vaat ettik ve bu gürültünün iki taraf için de doğurduğu sonuçlar oldu.
Karakterlerinizin çoğu katıksız iyi yada kötü değiller. Locke ve Ben gibi karakterler dizideki esnekliğe izin veriyor?
CC: Bizim karakterlerimiz karmaşık bir yapıya sahip. Hem iyinin hem de kötünün aynı karakterde nasıl vücut bulduğunu ve ruhun karanlık tarafının üstesinden nasıl geldiğini keşfetmek bizim için ilginç bir deneyim.
Üç sezon süren 'flashback'lerden (geri dönüş) sonra, flash-forward'lerin başlaması kaçınılmaz mıydı? Flash-back fikirleriniz tükendi mi? artık hep flash -forward mı olacak,yoksa flash-back'ler de olacak mı?
DL: Kesinlikle kaçınılmazdı. Flashackler tamamen bitmiyor ama dizinin doğasını değiştirecek yeni bir şeye ihtiyacımız vardı. Flashback ve flashforward'ları karıştıracağız. Her hafta sadece kime değil, hangi zamanda odakalanacağımız konusu tam bir sürpriz olacak.
Hangi karakterin ölümü üçüncü sezonda sizin için kabul edilmesi en zor olandı?
DL: Charli'ye veda etmek inanılmaz zordu. Sezonun ana karakterlerden birinin ölümüyle sonlanması gerektiğini düşünüyorduk ve sezonun en başından itibaren bunu hazırlamaya başladık. Charlie'nin ölümünü yazmak bizim için çok sertti. Dom'un performansı ise bunu izlememizi bile zorlaştırdı. Onun ölümünün yankısı zaten dördüncü sezonun başlangıcında da yer alıyor.
Diziye serpiştirilmiş 'oz büyücüsü' referanslarından bahseder misiniz?
DL: 'Oz büyücüsü' ve tabiki 'Alice harikalar diyarında' lost'ta sık sık karşımıza çıkan temalar. İkisinin de konusu birden kendilerini fantastik bir dünyada bulan ve evlerine dönmeye çalışan gerçek insanlar üzerine. Bu referansları, (henry gale, beyaz tavşanlar, sıcak hav balonları) bizim hikayemize çok büyük etkisi olan klasiklere saygı duruşu olarak kullanıyoruz.
Adanın sırrını uzay zaman yolculuğuna dayandığını açıklaığınıza göre, Lost'ta çözülmemiş birçok olayın kabul edilebilir açıklamaları var gibi görünüyor. Niçin bu bilgiyi vermeye karar verdiniz?
CC: Abc/Disney diziyi bundan sonraki 48 bölüm içinde bitirmemize izin verdiğinde içinde ileri dönüşlerde olan yeni bir hikaye anlatım tarzına başlamamız gerekiyordu. Dizi bir mozaik gibi. Bugüne, geçmişe ve geleceğe ait parçalar var. Tüm parçalar yerine oturduğunda lost tamamlanmış olacak.
Kazazedeler kaç gündür adadalar? Eğer sezonlara göre gün hesabı yaparsak, hamile olan Sun üç sezon bitmeden ölmeyecek. Yani en azından adadaki hamile hastalığı yüzünden ölmeyecek.
DL: Üçüncü sezonun sonunda, kazazedeler yüz günden az bir zaman geçirmişti. Evet, Sun hakkındaki teoriniz doğru. Ama unutmayın,gelecek sezon belkide geleceğe atlıyor olabiliriz, her şey olabilir!
Charlie patlamada ölmediğine göre neden boğulacağına yüzeye doğru yüzerek kurtulmadı?
DL: İki nedeni var. Birincisi Desmond'ı kurtarmak için kapıyı kapamış olması. Mikhail'in patlattığı geçiş deliği charlie'nin geçemeyeceği kadar küçüktü. İkincisi ise, ne olursa olsun zaten öleceğini biliyordu, neden uğraşayım demiş olabilir o yüzden.
Zamanında yolculuk teorilerini mantığa uydurmak için bilim insanları ile çalışıyor musunuz?Yazarların dışında lost senaryolarının yazımında kim çalışıyor?
DL: Ne yazık ki bilim insanları bilimle çok meşgul olduğundan bizim sorunlarımızla uğraşmıyorlar. Dizide kullandığımız bilgilerin çoğu üzerine uzun araştırmalar yapılıyor. (öksürür gibi yapıp 'wikipedia' diyor...) zaman yolculuğuyla ilgili ise üçüncü sezonun dvd'sindeki 'orchid dharma orientation video'yu izlemenizi öeneririm.
Üçüncü sezonda kate ve jack birbirinden uzaklaştı. Ama son bölüm ilişkilerinin herzmankinden daha sağlam olduğunu gösterdi. Bunu bilerek mi yaptınız? Neden izleyenlerin, birlikte bir şansları olmadığını düşünmesine yol açtınız?
CC: Jack/kate/sawyer üçgeni uzun süre devam edecek bir şey! Hem kim demiş birlikte olma şansları yok diye!
Çok özel efekt kullanıyor musunuz?
CC: Dizinin tümünü hawaii'deki oahu adasında çekiyoruz. Honolulu'yu Irak, Paris, New york falan gibi göstermek için çok özel efekt gerekiyor.
Lost'taki son sahnenin ne olucağını biliyor musunuz?
CC: Evet biliyoruz,inanın ki siyah bir ekran değil.

1 Şubat 2008 Cuma

Yunusça

Kalktım. Hayır! sana kek yapmadım; kahve yaptım. Sabahın 4'ünde kendiliğinden kalkabilen bir bünyeye sahip olmak mahallenin müezzini olabilme avantajı sağlıyor bana... Hoca olabilirmişim nihayetinde. Aslında planım bu saatte kalktığıma göre sözlükte hazır kimseler yokken entry kasmaktı. Bu arada bilmiyorum farkında mıyım bugün 1 Şubat. Bu da karların yağıp bir gün sonra eridiği güne tekabul ediyor.

Kış aylarında dinlemeyi çok çok sevdiğim 657 'yi kanıma karıştırırdım kahveyle beraber. Çok kişinin bilmediği bu grup "Türkçe Progresif Rock yapan bir müzik gruptur. Grup üyelerinin tümü konservatuvarda hocadır. Adını tüm üyelerinin devlet memuru olması sebebiyle 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi olmalarından alır.Müziklerinde opera formları kullanmışlardır. Grup Çatlak adlı albümüyle kariyerine başlamış olup, ikinci albümleri Bilseydik Yaşamazdık'ı çıkardıktan sonra çeşitli sebepler yüzünden 2004 yılında dağılma kararı almıştır."

Bu kısacık nottan sonra Çatlak albümünden Yunusça parçasını dinleyelim coşalım...



657' nin sizi daha da sarıp sarmalaması için albümlerini bir kez dinlemeniz yetecektir. Kahvenizi yudumlayın ve arkanıza yaslanın.

Tırnak içinde bilgi aha burdan alınmıştır

29 Ocak 2008 Salı

Neden ki?

Zevkle takip ettiğim Burak Doğan sormuş; "Neden blog yazıyorsun?" diye. Aynı soruyu iki kez sordum kendime. Cevaplarımı sıraladım.

1- Yazdıkça deşarj oluyorum. Bir şeyleri anlattıktan sonra rahatlıyorum. Bana kalsa daha uzun yazarım da insanların okumaktan sıkılacaklarını düşünüyorum.

2- Yazmak aslında bambaşka şeyler öğrenmektir. Yazmak için önce araştırma yapmak gerekir. Önce açıp konu hakkında bilgi topluyorum. Böylece farklı siteler keşfederek, diğer düşünceleri öğreniyorum. Öğrendikçe anlatıyorum, anlattıkça insanlar deliriyor, ben de yazıyorum herkes mutlu mesut...

3- Blog yazmaya başlamadan evvel çok fazla blog okurdum. Tekniğini öğrenerek , yapılanmak bana büyük keyif verdi. Sonrasında bu bana yetmedi ve daha fazla öğrenmek için kodlamalar yapmaya başladım. Hakkında hiç bir fikrim olmamasına rağmen iyi bir şeyler meydana çıkartmak ve bunu insanlarla paylaşmak büyük zevk.

4- Bir çok insan tanıdım. Devamlı da bu kitleyi büyütüyorum. Sanal ortamın sadece iki kelimeden ibaret olduğunu anlamam yazı yazmam için beni tetikleyen durum oldu. Blog dünyası içerisinde "Ben de varım" demek inanılmaz keyifli.


Ben de Gizem'in neden blog yazdığını merak ediyorum. Söyle bana Gizem neden?

26 Ocak 2008 Cumartesi

Profiterol bile yaparım

Kardeş gürbetten döndüğünde onu muhteşem bir profiterol karşılayacak bugün. Üşenmedim didindim, uğrştım ve yaptım. Nasıl mı? İşte böyle... Bakkala çakkala gidiyorsunuz ve hazır satılan o sarımtırak mamülü alıyorsunuz. aldınız mı? sonra oradan bir de muhallebi kapın bakalım. Sakızlısı daha makbule geçer sanki... Tamamdır. Karşı raftan da bir adet çikolata sosu... Tamamdır. Eve geri döndüğünde bir tencere içinde muhallebiyi pakedin arkasındaki tarife göre yapın. Arada bir kaç kaşık yiyebilirsiniz tabi izin veriyoruz.



Sonrasında o sarımtırak topları parmağınızla hafif aralayarak isterseniz pastacıların kullanıdıığ adını bilemediğim tüple yahut küçük çay kaşığı ile iyice dolana kadar doldurun. Bunu da becerdiniz mi? O halde muhteşemsiniz çünkü ben pek beceremedim. sonrasında yine aldığınız ikinci paket sosu da arkadaki tarife göre pişiriverin. Soğumadan da bu küçük şirin içi dolu topların üstüne büyük bir ahçı olduğunu düşünerek boca ediniz. Tamam hadi sostan da biraz kaşıklayabilirsiniz. Ama profiterol için de biraz bırakın. Neyse uzatmayayım daha fazla. Afiyet olsun diyorum sizlere. Aman fazla yemeyiniz. Kalorisi fazla olmakla beraber sonradan pişman olma ihtimalinizi göz önünde bulundurun derim ben.




Kadınlar beni pek sevmez

Bir Cumartesi sabahından herkese merhaba. Sabah sabah Murphy yasalarıma [ iş günlerinde sabah 0600'da kalkan bünyenin itinayla tatil günlerinde 0550'de kalkıp havaya bakması gibi] bir yenisini eklerken ben kendime bu hafta ne haltlar karıştırdığımı yazılı olarak anlatmaya karar verdim. Hatta ben diyorum ki sıralayarak yapalım ki açık ve anlaşılır olsun.

* Yeni bir iş, yeni sivilceler, topuklu ayakkabılara sıkıştrılmış ayaklar, kumaş pantolonun tırmaladığı bacaklar, her sabah itinayla yapılan badana, her sabah iş yerinde bir poğoça iki adet light üçgen peynir açık şekersiz çay... İşte görünen manzara. bunların yanısıra Burcu nelerden nefret eder;

* Sabahın yedisinde servisteki uyuşuk insanlardan.

Burcu ne yapar? Son ses açar Orphaned Land'i gocunmadan dinler. Herkes de onunla beraber dinler. Sinir olur. Burcu bu duruma bayılır.

* Her sabah ona çay getirmesi gereken çaycının her defasından kendisini es geçmesinden.

Burcu ne yapar? Çayı geldikten sonra mutlaka “elinize sağlık çok teşekkür ederim” der. Çaycı bir şey demez gider. Ve burcu hep söz verir bir daha teşekkür etmeyeceğim diye. Fakat yine de eder.

* Her gün itina ile dedikodusunu yapanlardan.

Burcu ne yapar? Dedikodusunun yapıldığı yere baskın yapar. Herkes susar. Amacına ulaşır. Burcu dedikoduyu sevmez. Üstüne basa basa diyorum hiç sevmez.

* Telefonda samimi olmadığı kadın kişilerin ona "canım" "cicim" "-cum" gibi kelimelerle ettiği hitaplarından.

Burcu ne yapar? Oralı bile olmaz. En sert ses tonu ile işini halleder ve telefonu kapatır. Samimiyete gerek yoktur. Burcu kimin ne olduğunu gayet iyi bilmekle beraber, samimiyetin kelimelere dökülemeyeceğini öğrenmiştir.

* En sıkışık iş zamanlarda yardım istediği meslektaşlarının telefonun öbür ucundan ona işi öğretmeye kalkışmasından (x2)*

Burcu ne yapar? Bir süre dinler. Dinliyormuş gibi gözükür. Sormak istediğini araya sıkıştırır. Cevabını aldıktan sonra demek ister ki; zaten bunun böyle olduğunu biliyorum. Fakat ne yazık ki en büyük hatam senin o bomboş, hamurlaşmış kafa yapından bir adet bilgi almak istememdir. Fakat diyemez. Burcu terbiyeyi iyi bilir. Sonrasında gülüp geçer. Olmadı içer.

* Bir hafta evvel gülücükler dağıtıp da araya çıkarına uymayan bir durum girdiğini gören kadınların birden en azınlı düşmanımmış gibi davranıp suratıma telefon kapatması.

Burcu ne yapar? Düşünür. Şu güne kadar yaptıklarını, davranışlarını onaylar. Kimseye güvenmediği için kendisine iki lahmacun söyler bir de ayran. Gözlerini ringe diker. Hergün birlikte öğle yemeğine çıkan kadınların aslında birbirlerini bir kaşık suda boğmak istediklerini görür. Keyif ve sükünetle izler. Olabildiğince geride durur. Karışmaz. Temenni eder ki birbirlerini öldürsünler ve iş yeri daha yaşanılası bir yer olsun.


* Tuvalete sürüyle giden kadınlardan ve bir türlü mekanı terketmemelerinden.


Burcu ne yapar? Sabreder. Dakika sayar? İlk önce kapıdan kimin çıkacağına dair bahis oynar mütemadiyen 1’e sonsuz kazanır. Tuvalette durmanın mantığını çözemez. Bir sürenin sonunda beklemekten yılar ve açıp sözlük yazar.

Daha öyle çok sayasım var işyeri kadınları hakkında nefret uyandıran enstantenelerden. Fakat başka bir zamana kalsın diğerleri. Okunacaktır bunlar, ne güzel. O halde herkes kendine çeki düzen versin diyorum burdan. Samimiyete gere(n)k yok. Dağılabilirsiniz.

16 Ocak 2008 Çarşamba

Yara bandı

Bazen

Hayat

Gerçekten de

Boktan

Oluyor...


Bazı şeylerden kazanç sağlamaya çalışanlar beni yoruyor... Diliyorum ki; yarın sabah gökyüzüne mavi, sarı ve turuncu yarabantları yapıştırılsın... Aksi taktirde zor bir gün olacak gibi bir his var içimde...




Janis Joplin söylüyor.
Summertime

13 Ocak 2008 Pazar

Beyn Çılgınlığı

Çakma polemik mimi ile Barış Ünver, benim hakkımda aynen şöyle bahsetmiş;

"Benzer bir tavır Burcu Sezer'de de görülüyor. Gerçi onun burnu havadalığı zenginliğinden değil, yarattığı sahte şöhretten geliyor. Yaptığı televizyon programında çıkardığı figüranları "Sen beni kuma getirdin adam!" "Höyt ne kuma getirmesi sen beni aldattın!" "Bak kızın da gaçtı dönmüyür eve!" şeklinde şaklabanlıkları ayırıp bütün sorunları tek programda çözerek halkın sevgilisi oldu han'fendi! Sonra da oturup blog'unda "Bugün programda şu sorunları çözdüm…" diye övünüyor, millet de buna alkış tutup duruyor. Biz de şöhretin, var olmayan durumları çözerek de kazanılabileceğini görüp şaşırıyoruz."

Aslında konuyu iyice anlamanız için tüm yazısını Şuradan okumanızı tavsiye ediyorum. Gerçekten de gecenin şu saatinde beni eğlendindirmiştir. bir anlamda kendimi Esra Ceyhan zannettim doğrusu. Övgüleri için ne desem azdır. Fazlasıyla sevmekteyim kendisini...

Ben de bu gazla bir kişiye sonsuz eleştirilerimi sunmaktan keyif alacağım. Mesela; yıllardır takibimde olan wykka 'yı ele alalım. Bu kendini bilmez kadın taklitçilikten öte gitmeyen bir televizyon çerezidir. Öyle ki zerafetimi kendisine örnek alarak yaptığım her hareketi, giydiğim her kıyafeti özenle kendisine yapıştırır. Sonra da çok şaşırmış gibi yapar. Ona sorarsanız artık Türkçe'nin çok sıradanlaştığını ve programların İngilizce sunulması gerektiğini savunur. "think" kelimesindeki "t" harfini söyeyeceğim diye dilinin üst damağına yapıştığına tüm stüdyo şahittir. Programına çıkarttığı papaz, rahip gibi kişileri el üstünde tutarken imam ve hafızları içeride tartakladığı da konuşulanlar arasındadır. En son Ankara'da bir matbaada sahte İncil basarken yakalanmaktan son anda kurtulmuştur ve bu durum beni gerçekten üzmüştür. Neyse ki Türk halkı yapılan programları ayırdetmekte yetenekli yoksa bunun gibiler dolup taşacak etrafımızda... Her neyse sevgili takipçilerim şimdi kaynana Semra'nın "ağdacı seçerken dikkat edilmesi gereken hususlar" isimli bölümüm için ön hazırlık yapmam gerekli... İyi bir gece dilerim. Saygılar.

12 Ocak 2008 Cumartesi

Zorunluluk tembellik doğurur

Ne yazsam diye kara kara düşünüp de bulamadığımda farkında olmadan koşa koşa yardımıma yetişen Aylin'cim bana çok güzel bir mim yollamış. Cevap vermek boynumun borcudur. Demiş ki şeker Aylin; "Yapmak Zorunda Olduğumuz Halde Bir Türlü Yapmadığımız Kolay İşler" nelerdir? Bunu bulmam çok kolay oldu gerçekten de.

Normal şartlarda yapmam gereken, zorunlu olduğum halde yapmakta bir hayli zorlandığım şey; özel günlerde [düğün, yemek, doğum günü vs.] giyinip süslenip hazır olmaktır. Son ana kadar tembelliğe izin veririm. Kutlamaya 2 saat kala bir zahmet ayaklaımı sürüye sürüye kuaföre giderim, elbisemi seçerim, isteksizce makyaj yaparım ve geçiştiririm. Bunun tam tersi olarak, en olmadık zamanlarda bunların hepsini güle oynaya büyük bir heyecanla yerine getiririm. Sanırım zorunluluk kişide böyle bir etki yaratmakta. Bilimsel olarak muhakkak bir açıklaması olduğuna eminim fakat benim haberim yok.

Teşekkürler Aylin :-)

10 Ocak 2008 Perşembe

Karmakarışık

Ruh halimin beş dakikada bir değiştiği günler yaşıyorum. Herbir şey birbirine girmiş vaziyette aklımda, kalbimde... Değişim sürerken ben, durup izlemeyi ne çok isterdim sessizce... Bunun yerine devamlı surette Epica'nın dillere destan şarkısı Cry For The Moon dinliyorum.

Not: Uzun zamandır hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Daim olmasını diliyorum.




5 Ocak 2008 Cumartesi

Çirkin Ördek Yavrusunun Dramı

Çok acıklı bir başlık oldu bu öyle değil mi? Hemen gözünüzde canlandı tabi karakuru bir küçük çirkin mi çirkin, dışlanmış mı dışlanmış bir adet turuncu gagalı ördek. Kardeşleri popolarını attıra attıra sazlıklar arasında fink atarken o gitmiş domuzlarla beraber çamur havuzunda yazık değil mi?

Nasıl da istediğini elde etmiş bu sözde çirkin ördek değil mi? Halbuki hepimiz biliyoruz onun sonrada kuğuya dönüşüp ortalığın ağzına sıçacağını... Bu yüzden üzülmenize hiç gerek yok. Gün gelecek ona birileri sahip çıkıp kendi havuzunun ördeği yapacak... Yalnız bu hikayede benim anlamadığım bu siyah ördek sonradan nasıl beyaz oldu... İşte benim en çok merak ettiğim husus bu... Gerisi beni alakadar etmez.. Kuğu olmuş tavuk olmuş falan.... Ama nasıl beyaz olmuş?

Cevap veriyorum;
c şıkkı..... Neden?
Çünkü; üstüne nur yağmış -da ondan...

Biliyorum sıkıcıyım... Dur bakalım bana kim sahip çıkacak....

1 Ocak 2008 Salı

Deli Kızın Merceği

Bu yılın ilk entrysi çektiğim fotoğraflar olsun... Şimdiden aferin bana.


Ayyaş Toti

Zerafet

Ölü Gelinler

Uykucu Periler


Kervan

Sigarasına oynanan tombalanın pulları

Cips parçacıkları

Çubuk Krakerler

31 Aralık 2007 Pazartesi

2007 Biterken

2007 'nin son günü tüm bunalmışlığımı aşarak yazmak istedim bir iki satır. Bana göre Allah'ın belası bu nadide yılın bitmesi ne kadar hayra yorulur bilemem fakat yine de gülümseyen gözlerle bakmak gerek öyle değil mi sıradaki yıla? Kısa bir muhasebe yaparsak ben bu yıl bir büyüdüm, bir olgunlaştım şaşırıp kalıyoruz ben ve ben. Sanırım artık daha kötümser ve melankoliğim. Kendime bir veda botu yazarsam eğer hayatımın sonunda kesinlikle bu yılı kırmızı kurşun kalemle ve italik yazacağımdan şüpheniz olmasın. iyi ki bir yılda 12 ay var; Allah muhafaza 15 falan olsaydı ben 2007 'nin dibine dinamitleri dizip ateşlemem işten bile değildi.

2008 inanılmaz heyecanlı bir sayı bana göre. Bir kere çift rakam diğerlerini bu sebeple solda 0 bırakma güzeliğine sahip. Tabi bu yıl içinde ölürsem bir yerlerde patlar bu teorim, dua edin ölmeyeyim. Önümüzdeki yıl bana iyi bir şeyler gitirsin... Rica ediyorum ilgili mevkilerden.

Amin!


Şimdi kendime armağan ettiğim şarkıyı dinliyoruz. Ayağa kalkıyoruz... İleri geri sallanıyoruz.. İlah Madonna söylüyor efendim, Like A Virgin.... İleri geri.İleri geri..

Like a virgin
touched for the very first time
like a virgin
when your heart beats
next to mine







28 Aralık 2007 Cuma

Başka Yarınlar

Bugün yüzünde başka bir güzellik var senin,
Bugün dudağında başka bir tat var,
Boyunda başka bir yücelik.
Bugün kırmızı gülün bir başka daldan.

Ayın gökyüzüne bugün sığmamış.
Göklere benzeyen göğsün bugün daha geniş.
Hangi yanından kalktın bu sabah, söyle,
Bir başka kavga var dünyada senin yüzünden,
Dünyada bir başka gidiş.

Biz senin gözlerinden gördük
Aslanlara meydan okuyan o ceylanı,
Başka bir ovası var o ceylanın bugün
İki cihandan da dışarı

Seven insanın ayağı mı yok,
İşte ona ölümsüzlük kanadı.
Yukarılarda onunla uçar gider.

Gözlerin denizinde onu arama.
O inci başka bir denizde

Bakarsın bugün sever bu yürek,
yarın sevilir bakarsın
Yüreğimin özünde başka yarınlar var.


Mevlâna Celaleddin Rumî

27 Aralık 2007 Perşembe

Kusmuk tadındaki gülümseme

Bazen insan hiç görmek istemediği bişiler görür. Hiç aklına gelmeyen şeyleri belki de. Sonra onun karşısında uzun uzun sigara içer. Sorgular. Kafasında dünyaları bile aşan. Cehennem kapısına kadar dayanan düşüncelere dalar. Alevlerin arasına atlamak ya da atlamamak, Tereddütte kalır. O sandığımıza emanet ettiğimiz kızgın demir çıkıverir birden Ciğerime saplanır. Daha da baskı yapar. Acıdan bayılırsın. Sorgulamaya devam edersin. Fıldır fıldır döner herşey çevrende.

"Ben şimdi nerdeyim?" dersin. O gözlerle karşılaşırsın. Büzülmüş dudaklarla. Hemcinslerini sorgularsın bu kez. Sahiplenilmeyi. Ne kadar uzakta olsa. Midem bulanır. Acıyla karışık. Kusmuk tadı gelir ağzına. Biraz da kan. Tırnağınla masanın kenarını oymaya başlarsın. Kırılır. Tırnak..8. sigara içini doldurur. İç çekmeye başlarsın. Sonraki kelime "anne" olur...

"kırılmış bilek gibi bakar gözlerim, kalbi camdan, yaraları camdan, kabuğu buzdan sevgilim"
"biliyosun! sokak soğuk, sesim buruk, mektubumun ağzı bozuk..olsun eve dönelim"

Neyi hakettim? Neyi haketmedim? Düşünür dururum. En iyi yaptığım şey. Ve en gereksizi. Sonra 1.5 aydır gürül gürül ağlamadığımı fark ederim. Fareli köyün kavalcısı boktan bi türkü tutturur. Kibritçi kız son kibritini yakar. O güzel ayaklarını karların içine gömer. Sımsıcak kum misali...

"sokak soğuk, sokak soğuk, nolur eve dönelim"
"çok acıdım, çok acıktım sevgilim.."

Şeytanlar çevremde bana gülerken ben daha ne kadar sert kalabilirim?

"ipi çek, ipi çek, beni çek"
"çok acıktım,sevgilim"

ps: Tırnak içindeki cümleler Umay Umay-Kalbi Camdan şarkısına aittir.

Kendimi resetlemeye gidiyorum. Tetikte olun..

İşte bir yıl önce aynen bunları yazmışım...

26 Aralık 2007 Çarşamba

Hacivatın Uçkuru

Geçen gün "Hacıvat ve Karagöz Neden Öldürüldü?" isimli filmi tekrardan izledim. Yine çok eğlenerek yine sonunda malüm burukluğu hissederek. Bir yıl evvelinde düşündüğüm şeyleri bir kez daha düşündüm;

Hacivat 2007'de yaşasaydı tam bir kazanova olurdu diye geçti aklımdan. Don Juan falan halt etmiş yanında. Zorro köpeği olurmuş belli ki. Ben küççükken, ufacıkken, kreş sıralarındayken getirmişler, germişlerdi bir perde. Adam geçmiş perde arkasına saçma sapan iki tane çubuk;

"vay karagözümmm nereye böyle?"

"hiççç hıcıcavcav sana ne"

Falan filan. Ne kadar da korkunç değil mi? Çocukların psikolojisini bozmaktan başka bir işe yaramıyor bunlar. Ben mesela çok korkmuştum onlardan. Böyle perde arkasından gölgeler, sesler falan. Bundan 23 yıl sonra; "Havıcat-Karagöz neden öldürüldü" filmi çekildi. Bir de baktık Hacıvat, Beyazıt Öztürk.[wash] Karrdeşim bu ne endam, bu ne yakışıklılık, bu ne uçkuruna düşkünlük. O perde ardında kara saçlı, sakallı Hacivat olmuş bize nurtopu gibi bir afet-i devran. Gerçekçi olalım biraz :) Yıllarca yalan mı söylediniz bize :) Bir de Nasreddin Hoca'ya değinmek isterdim ki başka yazıya kalsın. Demem şu ki; Nasreddin Hoca ile Noel Baba neden bu kadar birbirlerine benzemektedirler? Yoksa bilinmeyen, gizli kalmış bir akrabalıkları neyim mi vardır? Merak konumdur. Herneyse acelem var...

Çekiştirme Peter Pan...Geliyorum dedim ya...

24 Aralık 2007 Pazartesi

Altın Yumurtlayan Zaman

"Olur mu anımsamamak onaltıncı Louis'i
14 Temmuz 1789 akşamı, Louis,
Şöyle yazmamış mıydı defterine:
'Bugün kayda değer bir şey yok..'"



Cemal Süreya doğru mu demiş bilemem ama bence de bugün kayda değer bir şey yok. Boşa mı geçti ki? Hayır! Sadece fazla hızlı geçti hepsi bu. Yanılmaktayım çok fazla.

Yıldız Kenter geldi aklıma yanılmaktan bahsedince. Hep birşeylerin bitivermesinden korkan o şaşkın yüz. Her an ağlamaya hazır sulu gözler. Aynı benim göz damlalarımla dans ettiğim anlarda olduğum gibi. İlk kez 1948 yılında Shakespeare'in "on ikinci gece" oyununda oynamış. 1948 ey ahali! Bundan 59 sene önce. İki tane ben. Korkunç. 1928 yılında doğmuş. 79 yıl önce. Hadi dese biri Yıldız'a "12. gece'yi bugün tekrar oynayacağız." Tereddüt etmeden oynardı tekrar. Hafıza senden benden iyi okuyucu. Kaldı mı böyle oyuncular? "Dev" olarak bakabileceğimiz yeni yetmeler? Maalesef hepsi daha toy. Devir değişiyor değil mi? Artık DVD'yi koyup tiyatroyu evime taşıyabiliyorum. Bu ne ikiyüzlülüktür sanata karşı? Tiyatro aynı havayı teneffüs etmektir. Ruhunun yavaşça oyuncunun içine girdiğini hissetmektir. İdareyi eline almaktır. Oysa bende hiç öyle olmamıştı. Sahnede oyunumu oynarken; hep aklımda başka şeyler olurdu. Mantıksız, deli saçması. Örneğin alakasız bir kitabın baş kahramanı. Yada hafta sonu yapacağım şeyler. Yada karşımda ki oyuncunun teks sayfaları. Ben oyuncu değilmişim ki hiç. Olmamışım. Zaten gerçekten de istememişim. Şimdi belleğimdeki tüm kuruntularım gitti. Biraz tadını çıkartayım bunun.

Boşluğun.


Hazır tiyatrodan bahsetmişken ben sizlere (İzmit'te oturanlara daha doğrusu) Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nda Mevlana'nın Mesnevisinden oyunlaştırılarak sahnelenen "Yolcu" isimli muhteşem oyunu izlemenizi tavsiye ediyorum.


"Doğum ve ölüm arasındaki yaşam denen yolculukta, hiç ölmeyecekmiş gibi hırslarla dolan ve yolunu şaşıran insanoğluna Mevlana'nın ışığı yol gösteriyor"

20 Aralık 2007 Perşembe

Eve Gelen Yalnız Çocuk

"Bir gün bir gün bir çocuk eve de gelmiş kimse yok"


Bir çocuk için en güzel anlardan biridir..Küçük Burcu eve gelir okuldan... Anne-baba iştedir... Çantayı fırlatıp atamaz çünkü anne kırabilir kafasını... Güzelce koyar yatağının ucuna çantayı... İçinde büyük bir heyecan vardır sanki bir partiye falan katılacak gibi... Çıkartır siyah önlüğünü asar askıya... Çünkü hep öyle alıştırılmıştır. "askıya asssssssss" denilerekten... Giyilir pijamalar... Oh! mis! Koccaman ev (!) [Tabii ona göre öyledir] artık ona aittir... At koşturabilir... Hemen ilk iş eller yıkanır... Doğruuu annenin odasına... Aynanın önündeki pufa oturulur... Saçlar büyük fırçayla taranır... Biraz ruj sürülür... Hep kırmızıdır bunun rengi... Şarkı söylenir elde fırça ile... Sonra yatak başındaki dolap açılır annenin eşyaları başlanır didiklenmeye... O eski püskü eşyalar Burcu'ya hazineymiş gibi gelir... Çıkartılır annenin nişan elbisesi... Kırmızı kolları yırtmaçlı uzun bir gece elbisesi... Pijamalar sıbıtılır, elbise giyilir muntazam... Gelinlik eldivenleri çıkartılır... Giyilir parmakları sarkar eldivenlerin... Sonra saate bakılır "hah! daha var gelmelerine" Sırada saçlar vardır... Hemen eski duvak bulunur tokalarla değişik bir model yapılır... Ayakkabılar aranır, saklanıldığı yerden çıkartılır. Giyilir... Artık Burcu elinde mikrafon, "kimler geldiiiiiiiiiiiiiiiiii, kimlerrrrr geçtiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii" yi söylemeye koyulur... Sonra sıra " sen ağlamaaaaaaaa, dayanamammmmmmmmmmmmmmm" a gelir... Onu da söyler... Göz ucu ile saate bakılır... Bir telaş her şey eski yerine konur... Pijamalar giyilir... Mutfağa gidilir..


"açmış bakmış dolabı şeker de sanmış ilacı"


Bu çocuk asla ilacı şeker sanamaz... Çünkü eve şeker girmesi yasaktır... Öyle bir lüksü de yoktur... Yasaktır... Çünkü büyük tembih almıştır... Zaten merakı da yoktur... Yoksa annesi kafasını kırabilir [x2]... Bunun yerine küçük Burcu dolabı açıp onun için sabah hazırlanmış yumurta-zeytin-peynir-tostu vs çıkartır... Yumurtaları ve zeytinleri gazete kağıdına sarar... Çöpe yollar... Peyniri kanepenin arkasına atar... Tostu yer (yoksa geberebilir açlıktan sabaha kadar)..."OHHH! bu işte bitti..."


Son olarak defterleri kitapları ve dergisini çalışma sehpasına serer... Silgiyle boş sayfaya çizdiği abuk şeyleri siler... Sehpa pislenir... Çok ders çalışılmış gibi :)) Nihayet bu da bitti...


Televizyon açılır bu hususta... AHA! Susam sokağı başlamış bile... Minik kuş kırpıkla kalemler hakında konuşuyor... Bu büyük kalem, bu biraz daha büyük kalem, bu ennnn büyük kalemm"...

Kapı çalar... Koşularaktan kapıya gidilir.. "KİM O?" seramonisi başlar... Gelen annedir... Anne kişisi yapılanların hiçbirini yememiştir.... Herşey ayna gibi meydandadır... Malını iyi tanımaktadır.... Ama çok eğlenmiştir Burcu... Taaaki 1 yıl sonrasına kadar... Küçük bir kardeş gelmiştir 8 yılın ardından... Artık anne hep evdedir... Ve her gün o yumurta bitmek zorundadır... Ders yapılmalıdır... Ve bir de bebek ağlaması çekilmelidir..


Ps: 19 yıldır yumurta yemiyorum... OH!! canıma değsin... Bu kadar iğrenmişim demek ki...




Aklıma geldi öylesine...

Herkese iyi bayramlar dilerim.


17 Aralık 2007 Pazartesi

Dünya'nın en Ünlü Kişisi

Öyle uzun bir es verdim ki bu tek kelimelik mim için. İnanamazsınız.

Tansu Günay’ın fırlattığı topu Osman S. Börütecene kaparak bir üçlük sallamış... Ve top kucağıma düşmüş. Ben de baştan belirtiyorum ki topu Okan’a atacağım. Şimdiden belirtmekte fayda görüyorum.

Çatttt diye soruyor; “sizce dünyanın en ünlü insanı kim?” Hadi bakalım.... Yaaaa.. Kalıverdiniz tabi di mi?

Bunun için aynı soruyu işyerinde çoğu kişiye sordum. Kimi Bill Gates dedi, kimi George bush dedi, Pamela Anderson diyen bile vardı. Ben ise eve geldiğimde buldum o ünlü kişiyi. Kim mi?

Santa Claus... Yani bildiğimiz Noel baba... Bir rivayete göre de Aziz Nicholas... Hani şu Antalya'da tapınağı bulunan Oğlak burcu olduğuna kanaat getirilmiş kişi. Kaynakta şu şekilde belirtilir kendileri;

"Noel Baba dünya çapında daha çok sevilmiş ve Santa Claus isminin yerini almıştır. Örnek olarak "Santa" yerine İtalya`da "Babbo Natale", Brezilya`da "Papai Noel", Çek Cumhuriyeti`nde "Deda Mráz", Portekiz`de "Pai Natal", Romanya`da "Moş Crăciun", Almanya`da "Weihnachtsmann", İrlanda`da "Daidí na Nollag", Fransa`da "Le Père Noël", İspanya ve Meksika`da "Papa Noel", Türkiye`de "Noel Baba" olmak üzere farklı isimler kullanılır.

Hikaye Türkiye doğumlu tarihsel bir figür olan psikopos Saint Nicholas`ın (Nikola) fakirlere hediye dağıtmasına dayanır. Bilinen en meşhur yardımı da, üç kızı olan bir babayla arasında geçenlerdir. Bu olayın 320'li yıllarda gerçekleştiğine inanılır. Fakir bir baba kızlarına çeyiz parası karşılayacak durumu yoktur, bu yüzden hiçbir erkek onlarla evlenmek istemez. Böyle bir durumda da kötü yola düşmek zorunda kalabilirler. Oldukça eğitimli ve zengin bir aileden gelen Nikola da üç kızı için üç külçe altını geceleyin gizlice fakir adamın penceresinden içeri atar. Hikayenin bu noktada birçok versiyonları mevcuttur.Bu üç külçe altının 3 gün arayla ya da 3 yıl ard arda atılması ile ilgili; ancak sonu aynıdır. Fakir adam çıkıp kendisini görünce şaşırır ve o'na teşekkür eder; bir rahip olan Nikola da "Bana değil, Tanrı'ya teşekkür et." der. Bu olayın ortaya çıkmasından sonra, o yörede birçok gizlice yapılan yardımların aslında Nikola tarafından yapıldığı anlaşılır. Nikola'nın ölümünden sonra da yöre halkı birbirlerine gizlice hediye vermeye başlarlar ve bir gelenek oluşur."

Sanırım kendisine inanmayanımız varsa da bilmenimiz yoktur.

13 Aralık 2007 Perşembe

Büyü, paranoya ve bizim çocuklar

Bu gece yatarken "çok uykum var, yarın tatil olsa da ben uyusam öğlene kadar" diye geçirmiştim içimden. Saat 0400'da kalktım. Uyku bana hiç adil davranmıyor. Sanırım kafamdaki deney farelerinin birinin kuyruğu diğerine çarptı... Yoksa daha ne ola ki? Bir süre evin seslerini dinledim. Bir ayak sesi ve kapı altından odaya doğru giren bir hışırtı sesi hayal ettim. Buna istinaden günaydın Dünya.

Astroloji beni çok eğlendiren bir dal. Bulmaca çözmek gibi. Yeni bir şeyler keşfetmek, her bir kişinin doğum saatine göre başka davranışlar ve alışkanlıklara sahip olması. Buna göre insanlar arasındaki iletişim. Ciddi eğlenceli... Mesela ben bu yıl [2008] İkizler burcu ile iyi anlaşacakmışım... -Ki asıl konumuz asla bu değil. Konu aşağıda...

Geçenlerde internette bir siteye denk geldim. Sitenin ismini vermek istemiyorum. Çünkü böylesine delisaçması bir olaydan haberiniz olsun istemiyorum. Konu site bir blog. Astroloji ile ilgili. Haftalık burç yorumu vs... Fakat işin alındaki çok daha farklı. Burası büyü okulu. Bildiğiniz okul gibi... Seminerler... Etüdler falan. Aylara göre seminerleri ve büyüleri var. Mesela geçen ay belli bir tarihte bir mekanda belli bir ücret karşılığı 1 saat süreyle verilmiş bir "Jüpiter [şans çağırma] büyüsü semineri" düzenlenmiş. Venüs [aşk ve çekicilik kazanma] büyüsü diye de bir şey varmış dediklerine göre. Bir çok okuyucu yorumu ise özendirici bir şekilde gözümüze gözümüze sokulmuş. "Büyüden sonra şöyle oldu böyle oldu" falan diye. Arkadaşlar bu bir oyun değil. Benim düşünceme göre büyü gerçeklik üstüne sürülmüş büyük bir kandırmaca. Yani katı yağ... Evet büyü gerçek bir olay. Mesela; sizi sevmeyen bir adama büyüyü çakıyorsunuz. Adam size dörtnala, beyaz atıyla koşturuyor... Neyse oh ne ala alıyor sizi bir sevinç... Yahu insan hiç düşünmez mi şimdi bu adam beni gerçekten mi seviyor diye... Bu hoş bir şey değil... İnsanın psikolojisini mahverder gelecek günlerde... Paranoyaları ser yere seç beğen al sonrasında... Haydi ben bunu geçtim. Kişinin kendi seçimidir. Bir de bu seminer bilmem ne yoga salonunda yapılacakmış. Yoga salonu ve büyü semineri... Yoga ve büyü... Anladınız mı çelişkiyi... Kimisi meditasyonla kendisi ile yüzleşerek, belki acı çekerek bir şeyleri yoluna koymaya çalışırken; bir diğeri al bu para... Kurbağa bacağını ve balina ciğeri yağını da unutmadan ekle diyerek amacına ulaşmakta... Hayır hayır bu hiç adil değil... Sonuç olarak bu konudan bahsetme gereği duydum fakat yapanları suçlayıcı bir tavrım yok asla... Herkes istediğini yapmakta özgür. Ben adalet tarafına takılmış vaziyetteyim son 3 gündür.

Ha adalet demişken; aklıma şirket yıl sonu balosu geldi... Bak sen allahın işine... Buna istinaden bu yl ki müthiş eurovision temsilcimiz Mor Ve Ötesi şarkısı "Şirket"'i armağan etmeyi bir borç biliyorum.



maske takmadan üstüme gelmek zor muydu?
adı olmayanların sesi de yok mu?
Saygılarımla.

12 Aralık 2007 Çarşamba

Bir Günün Ardından

1- Bugün Eda ile telefonda konuştuk ilk kez. Hatta tükürük saça saça... Yarıştık resmen laf yetiştirmek için birbirimize... Aynı ben yahuu daha ne diyim ki

2- Ekşi sözlük’te ilk gotumuzegirebilir uyarımı aldım. İki adım geri çekildim. Aman diyim. Siper aldım. Beklemedeyim.

3- Bugün ilk kez “acele bacı” diye birinden haberdar oldum. Annem ve muhteşem arkadaşlarının son trendi olan bu bacımız için helva kavruluyormuş. Konu bacımız için kadınlar dileği olan kişinin evinde helva kavururlar ve eve gelen her misafir bir kez kaşıkla bu helvayı karıştırır. Dua okurlar. Ve dua "acele bacı acele bacı kızıma koca ver", "ev ver" "araba ver" vs... diye biter. İlk duyduğunuzda inanılmaz komik gelir kulağa fakat bu töreni görmeniz daha da komiktir. Bunu da öğrendik nihayetinde....

4- Dün gece Mutluluk filmini izledim nihayet. gül yüzlü NamallarınÖzgü'yü gördük, hayran olduk. Aldığı ödülleri gani gani helal ettik.
Genelde bir şeyin modası geçtikten sonra dadanırım. Ve dün gece iyi ki de öyle yapmışım dedim. Kalbimdeki güvercin bir sağa bir sola kıvrandı sonra da doğru yolu buldu... Ama ağladım mı , ne yalan söyleyeyim ağladım. Dedim; "iyi ki ben burda doğmuşum. İyi ki ben benmiş" Dedim mi gerçekten? Dedim.


5- Sevgili iş yerim bir iyilik yaptı ve hepimize para verdi. Günün en şahane anıydı bu... Herkeste bir gülümseme, bir moral falan.

6- İlk kez blog hakkında bir eleştiri aldım. Dikkate alarak mutlu olduğum anlarda da yazmaya özen göstereceğim.

7- En önemlisi de Hülya Avşar saçlarını kestirmiş. Çok güzel olmuş...

8- Başak'tan çok çok güzel iki haber aldım. ODTÜ'de ki yeni görevinde başarılar dilerim şekerim. Ayrıca sevdiceğinle de bir ömür boyu mutlu olmanı...

Yeni bir gün başlayacak, e güzel bir şey tabi...

8 Aralık 2007 Cumartesi

Darısı başımıza hepimizin

İlkem ile Gülden'i evlendirdik bu gece. Çok güzel bir geceydi ortam şahane gelin ve damat çok güzeldi. Darısı dans seramonisinde masada yalnız başına şarap içenlere inşallah.

Öyle çakırkeyifim ki evlilik hakkında ahkam kesemeyeceğim cidden.

4 Aralık 2007 Salı

Aradığın Neyse, Seni Bekleyen de Odur

Bizim ofisin bayanlar tuvaleti kapısı yanında asılı panoda yazılıydı bu cümle. Bir Mevlana söylemi. Aylardır bulmaya çalıştığım cümle buydu belki de. Ya da Mevlana'nın kafamdakileri toparlamış ve bize sunmuş hali. Bir çok paragrafın bir özeti gibi; hepimizi anlatan.

2 Aralık 2007 Pazar

Kalbi Camdan Kadının Ağıdı

Beni tanıyanlar (fazla olmasalar da) bilirler ki Şebnem Ferah'ı çok severim. Yeri ayrıdır, böyle de olacaktır. Günlük net gezintim sırasında 10 Mart 2007 İstanbul Konserine denk geldim. Ve yapılmasının yanlış olduğunu bildiğim halde albümü indirdim. Bunun nasıl bir ziyafet, nasıl bir devinim ve nasıl bir minnet olduğunu bilemezsiniz.


1. Intro 2. Okyanus 3. Can Kırıklar 4. Çakıl Taşları 5. Delgeç 6. Ay 7. Ben Şarkımı Söylerken 8. Babam, Oğlum 9. Mayın Tarlası 10. Iyi - Kötü (Dans Pisti) 11. Sigara 12. Dünya

1. Cd için buraya Tıkla

1. Bugün 2. Sil Baştan 3. Oyunun Sonu 4. Yağmurlar 5. Deli Kızım Uyan 6. Yeniden Doğup Gelsem 7. Ben Bir Mülteciyim 8. Fırtına 9. Hoşçakal 10. Vazgeçtim Dünyadan 11. Bu Aşk Fazla Sana

2.Cd için buraya Tıkla

Zencefilli Pekmezli Kurabiye Ev

1300 itibari ile başlamış olduğum uykuma an itibari ile son verdim. Sağlam uyumuşum anlaşılan. Uykuyu gezip tozmaya tercih ettiğim için kendimle gurur duydum açıkçası. Saat sabah 0500, bu saatte ne yapılır diye kara kara düşünüyorum. Bir fincan kahve yaptım, bir adet eti puf aldım yanıma. Harem Suare ve Cahil Periler isimli muhteşem Ferzan Özpetek filmleri başucumda. Hangisini izlesem diye düşünmekteyim. Karşı Pencere filmini kime verdim hatırlamasam da "olsa da izlesem" geçti içimden. Sanırım Harem Suare'de karar kıldım. Daha renkli ve can yakan bir konusu var çünkü.

Günün haberi;

Devletşah yemek.name sitesinde yaptığım yorum üzerine bana mail atmış. Çok sevindim. Onu güldürmüş olmaktan da mutlu oldum. Yemek.name dergisinin Aralık ayı sayısını heyecanla bekliyorduk ve nihayet çıktı. Diyorum ki; dergiyi haftalık yayınlasınlar. Bir ay uzun bir süre :) Dergiyi bu ay boyunca aşağıdaki bannerdan ve sağ alt köşedekinden indirebilirsiniz. Mideniz aç ise dergiye bakmak için acele etemenizi önce gidip bir şeyler atıştırmanızı tavsiye ediyorum. Biri çıkıp da benim gibi yemek yemekten ve yapmaktan anlamayan biri için "Zencefilli pekmezli kurabiye ev"'den yapsa inanın ki çok sevaba girecektir. Tarif derginin içerisinde saklı. Evet!, anne aslında seni kastediyorum.

Yemek dergisi Yemek.Name'yi indirmek için tıklayın

Saygılar. İyi sabahlar dilerim.