2 Mart 2011 Çarşamba

Henüz Adı Yok -1

Ceplerim öylesine dolu ki kalp kırıklıklarımla yenilerini ellerimle taşımak zorunda kalıyorum. Eteklerimdeki öfke taneleri böğürtlen kadar parlak renkli. Eteklerimi savurdukça ben, düşmemek için inat ediyorlar. Halbuki geçtiğim yollarda onlardan izler bırakmak istiyorum. Üstlerine basarak geçsin istiyorum ardımdan gelenler. Sona ulaştığımda tek bir tane parlak öfke tanesi kalmasın oyalı eteğimde. O vakit daha kolay olacak Azrail'in hafiflemiş olan beni taşıması.

En büyük yalan hayattır. Mutlak mutluluğu aramamız söylenir fakat yoktur böylesi mutluluk. Herkes mi cahil, herkes mi saftır ki inanmışız bir kere. Çevremde sahte mutlulukları, geçici, transparan yürek hoplamalarının gerçek olduğuna inanarak yaşayan binlerce insan. Aslında küçük şeylerin mutluluğu da küçük olurmuş. Bir fare deliği bırakırmış kalpte, zihinde... Delik deşik, bomboş bir beden. Kum torbası kadar değeri kalmamış. Akmış ve buhar olup uçmuş bir kırmızı sıvı, bulaşıcı. İşte küçük mutluluğun kısa süre sonunda bıraktığı virane, biçare insan müsveddesi. Ben.
- "Oya" nasıl bir isim sence?
- Orospu isimlerini çağrıştırıyor bana.
- "Ayşegül" nasıl?
- O da aynı.
İnsan ilkleri hatırlıyor fakat sonları bir türlü kestiremiyor gözünde. Son bakış, son dukunuş, son gülümseme, son yemek, son uyanış... O muhterem sondan sonra bakıp da "sonmuş demek" diyebilmek için badereleri atlatmanın üzerinden bir süre geçmesi gerekiyor sanki. Halbuki ilkler öyle mi? "İlk şiirimi bu okulda okumuştum". "İlk kitabımı işte şuradaki kütüphaneden almıştım". "İlk kez onu burada görmüştüm". "İlk kez burada öpmüştü beni..." "İlk kez..."
"Son kez kokusunu işte tam burada duymuştum" di-ye-bi-li-yo-rum artık. Onun kokusu, onun gözleri, onun boynu, onun elleri, onun nefesi, onun, onun, onun... Mide bulandırıcı bir kocaman "o". O kadar çok kafamda ki o, artık dişlerimi sıkarken kırmak, dilimi ısırarak kanatmak, kaşınan kollarımı kıpkırmızı olana kadar hırpalamamın dahi bir acısını hissedemez oldum. O sinsi sinsi gezinirken beynimin kıvrımlarında ben gömülür oldum kendime, kitaplarıma... Hücrelerimi ele geçiren bir büyük virüs gibi artık, ben farkında mıyım bataklıkta çırpınırken battığımın?
- Kanada'ya gidelim, orada yaşayalım.
- E ben ne yapacağım orada?
- Önce dil öğrenirsin, belki çocuk bakıcılığı yapabilirsin.
- Bilmiyorum, nasıl olur, gerçekten bilmiyorum.
- Sensiz gitmek istemiyorum. Seninle birlikte gitmek istiyorum.
*
Odamın kapısını kapattığımda ilk yaptığım şey atkımı, eldivenlerimi ve paltomu çıkartmak oldu. Ruhumla yaptığım anlaşmaya uyarak "ağlamayacağım" dedim kendi kendime hırsla. İstiyorum ki ruhum duysun bunu. İstiyorum ki O da duysun beni bu kadar mesafe varken aramızda. Her akşam iş dönüşü yaptıklarımı tekrarlıyorum kendimden uzakta. Haftanın 5 günü, aynı saatlerde aynı sırayla, aynı ruhla giyiniyorum, yemeğe iniyorum, bir şişe su alıyorum yanıma, bilgisayarımı açıyorum ve bacaklarım kıpkırmızı kan toplayana kadar yatma vaktimin geldiğini anlamıyorum. Bunları sırasıyla yaptığımın farkına varsam gerçekten de delirdiğimi düşünebilirim fakat ya dünya umurumda değil ya da kendimde değilim.
- Böyle bir ülkede yaşamak istemiyorum ben.
- ...
- Güney Kore'ye gidelim. Orada daha iyi koşullar var.
- Ne iş yapacağız orada? Nasıl geçineceğiz?
- Ben okula başlarım tekrardan, sen de dil öğrenip Türkçe öğretmenliği yapabilirsin.
-...
Neden gitmek zorunda olduğumuzu bir türlü anlayamadım. Gitmemi gerektirecek ne vardı ki? Benim için farkeder miydi orada yada burada olmak? Ben istiyor muydum bunları konuşmayı? Günlerden Çarşamba, yeni bir kitaba başlıyorum. Bitirdiğim kitabın adını biliyorum fakat farketmiyor benim için. "Bunları düşünmemenin en iyi yolu polisiye romanlarıdır" diyorum karşımda soruyu soran biri varmış gibi. Parmaklarımı gezdiriyorum Jean-Christophe Grange'in Siyah Kan'ında, Agatha Christie'nin Beş Küçük Domuz'unda. Karar veremiyorum. 17 dakika boyunca karar veremiyorum. Kararsızlığım hepsini aynı anda okuma isteğimden geliyor. En son ne zaman karar vermem gerekmişti?
- Benimle evlenir misin?
- E evet bebeğim evlenirim.
Kararsız kalmadığım bu yeğane anda kararsız olmanın daha iyi sonuçlar vereceği gerçeğini ilk orada idrak ettim. Yani şimdi anlıyorum tabi bunu. Yoksa o anda hayal meyal başka bir yerdeydim yahut yok olmuştum ve ben yine farkında değildim. Halbuki hayatı boyunca evlenme teklifi bekleyen bir ben vardım hikayede. Gerçek miydim? Bu dizlerinin üzerine çöken adam da kim? Ağlıyor mu? Bugün benim doğum günüm mü?
*
Günlerden hala çarşamba, bir türlü içine dalamıyorum kitabın. Kafamın içinde 13 zürafa oraya buraya çarpıyor. Kör mü oldular? Kesitleri var geçmiş ayların ensemde, önce ufacık bir iplik gibi başlayıp kocaman bir lcd ekran gibi gözümün önünde, 5-6 saniye kadar sessiz, kıpırtısız, ne olduğunu anlayamadan izliyorum onu ve kendimi ekranda.. Deniz kenarında... Sevdiği gibi geniş kumsal boyunca... Yavaştan kaşlarım çatılıyor... Boğuşuyorum top halini almış iplikle... Yerimden kalkıyorum çılgın gibi... Zaten hep delirmiş gibiydim ben ta evvelden beri... Kendimi bildim bileli...
bu gece yarımayvar.
yarısı gitmiş.
çapından kelebekler akıyor uzay boşluğuna doğru.
bir görsen rengarenk evren.
yarımayvar ya hani?
tamamay olacak bir gün.
tamamay.
Bir anda şakıyıveriyorum kırmızı koltuğumda. Kusar gibi. Öyle ani oluyor ki bu, pembe, ucu körelmiş kaleme yetişemiyorum havaya yazıyorum kelimeleri. Hava bitiyor. Nefes alıyorum ama hava değil sanki bu, yapışkan bir şey... Kalemime uzanıyorum güç bela, ölüyor muyum?
Yazıyorum durmadan, karalıyorum kelimeleri, kalem tutan elimi sıkıyorum yazarken.
9 ay sonra geldin....
hayaller kurmuştun...
kızın istediğini vermedin..
kavga ettik... kızdık... çok kızdık...
tekerlekleri öttüre öttüre gittin.
giderken arkandan bakmadım.
"sana garanti veremem, ama senden vazgeçemem de.."dedin..
öyle nötrüm ki uyudum hemen ben...
sen bir sürü mesaj çekmişsin.. aramışsın..
aynı geçen yıl benim sana yaptığım gibi..
hayat! ne garip...
Yoruldum...
Tanrıdan şu mübarek günlerde hızını alamayanlara fren vermesini dileyerek uykunun en güvenilir kollarına teslim ettim ruhumu. Artık kendi kendime kalmış vaziyette kıpırtısız sabaha kadar durdum.
- Amin demiş miydim ki?
İçim buruk. Bakıyorum sağıma soluma herşey kırık. Hava yağmurlu. Sonra bir ses deliyor pencereyi. Overlokçu geldi diyor. Halı kenarları, halıfleks kenarları, havlu kenarları, bilmemne kenarları arabamızda overlok yapılır. Overlokçunuz ayağınıza geldi diyor ardından. Bir ses geliyor dolanıyor odamda. Benden başka, annemden, babamdan başka birisine ait bir ses. Akıllara zarar bir teyp kaydı bile olsa ne şahane yağmurlu havada dinlemek, uzaklaşan sesi kaybolana kadar dinlemek.
Kalktım göz kalemimi çektim gözlerime, günlerden ne? Salı mı? Saat 06:12 mi? Kahve mi içiyorum? Yazı mı yazacağım?
Bir an düşündüm de; birşeyleri beklediğimi 12 yaşında farkına vardım. Bu demek oluyor ki 17 yıldır bekliyorum. Ne bekliyorum?
Bir uzaylı?
Bir şovalye?
Bir parmak çocuk?
Cennetten bir köşe?
Tanrının çıkıp ben bir palyaçoyum demesi?
Aslında benim ölü olup ta canlı olduğumu anlamam?
Yada bir cadı olduğumun farkına varmam?
Yaş 20 küsür olunca beklediğim şeyin ne olduğunu anladım. Daha kimselere söylememiş olmam alacakaranlık kuşağında yaşamama sebep olsa da; ben yine de kimselere bir şey söylememeye kararlıyım. Beklediğim şey adından da anlaşıldığı gibi daha kapıyı çalıp gelmedi. Zaten o zaman beklediğim şey olmazdı. Mavi ekran üstüme üstüme geliyor ben bunlara kafa yorarken.
Saatin alarmını kapatmayı unutunca bir anda sabah sessizliğinde DANK!!! edebiliyor insana. Beklediğim şey hiç olmayacak. Çünkü bu beklediğim şey beni derviş yerine koymaya çalışıyor ve elinden geldiğince HU! diyerek kaçıyor. Hayal kırıklığı artı (+) beynimin karmaşası.. Zürafaların vekalet verdiği arılar kafamın içinde vızıldıyor. Sonra bana Ya Sabır çektiriyor adettendir diye.
Aslında ruhum uyuduktan sonra, ben sensiz gecelerde ağlıyorum.
*
Tıpatıp mutluluğu oynayan melankoli aromalı şımarık bir kız gibi işe gitmem lazım. Acıyı sünger gibi içine çeken bir kalbe sahip olmamı anneme borçluyum. Evime gelinceye kadar sünger kalbimden tek damla damlarsa yarışmayı kaybediyorum, biliyorum. Bu yüzden de en çok bakteri olan yer kalbimdir. Pistir. Kurudur. Nefret ederim kalbimden.
Dinazor Şemseddin'le bakıştık bugün işyerinde uzun uzun. Ona farklı anlamlar yükledim. Yatak arkadaşım yaptım, sonra yetmedi kuaförüm yaptım. O da yetmedi en iyi arkadaşım yerine koydum. Şimdi patronum seviyesinde. Kahve içiyoruz beraber. Sütlü içmiyor. Tarzı değilmiş. Ben ise sütsüz kahve içemem. İşte bu yüzden iyi anlaşıyoruz Dinazor Şemseddin'le. Çakışıyoruz yani. Şemseddin kırmızı ve pembe karışımı renkte bir dinazor. İşaret parmağımdan biraz kısa olmakla birlikte bembeyaz dişlere sahip. Kuyruğunda boğumlar var. Şu an öyle bir durmuş ki bana bakışı korkutucu. Yanlış anlamayın o benden korkmuş gibi. "Hadi Şemseddin kahveni soğutma." Şemseddin'in arkadaşları var. Beni aralarına almaya bir türlü yanaşmayan. Elinde gözleri olan, kılıç taşıyan turuncu kostümlü orta parmağım boyunda bir asker. Suratının yarısını ağzı oluşturuyor. Fazla avanak olduğundan ismi Avni. Diğeri elindeki kalkanın ardına saklanmış ön iki dişi bir hali çıkık olan başparmağımdan dahi küçük bücür Recai. Recai'nin en çok sevdiği şey Playboy tv izlemek. En sevmediği şey ise; ayakkabılarını bağlamak. Diğer bir arkadaşı Celal. Celal'in uzun kırmızı bir pelerini ve yüzünü tamamen kapatan kaskı var. bu yüzden ona Mezdeke Celal diyorlarmış. Yeni sünnet olmuş bir çocuk gibi duruşu beni bir hayli etkilemiş olup kaskı üzerindeki tüyleri yolmak için zaman kolluyorum. Son olarak tanınması bir hayli güç olan yapışık ikizler Necati ile Cumali'ye değinmek istiyorum. Necati beyaz camlı güneş gözlüklerini asla gözünden çıkartmayan, puanlı şortlu bir arkadaşımız. Nuri Alço tarzı gülüşüyle grup içerisinde değişik bir yer edinmiş anladığım kadarı ile. Tam arkasında duran kardeşi Cumali tam bir balık hastası. Elinde tuttuğu sazanı mutlaka gittiği her yere götürüyor. Bıyıkları pos, kaşları gürdür. Devamlı paltosuyla dolaştığı için herkes ona isilik Cumali diyor. Neyse işte. Ben Şemseddin'i seviyorum. Beni aralarına almalarını can-ı gönülden istiyorum. Parmak Prensesiniz olabilir miyim diyorum? Soruyorlar neden? Çünkü çok yalnızım diyorum. İşyerinde başka kimsem yok diyorum. Ve arkadaş oluyoruz. 6,5 yıllık arkadaşlığımız süresince hiçbirini sevmiyorum, Şemseddin'i bile.
Eve gidiyorum, bir ilan görüyorum. 96 yaşında. Sadece bir kez gördüğüm, adını bile bilmediğim bir kadın. Ölmüş. Bugün 29 Nisan. 25 gün sonra babannem ölecek benim. Sonra başımı sarı apartmana doğru kaldırıyorum. 4. kat. Annanem kalkmış bana el sallıyor. Hep beni çok sevdiğini söyleyen annanem.

"Sen kaç gün sonra öleceksin anane?
Ya ben kaç gün sonra öleceğim anane?"

Sela okunuyor an itibari ile bir yerlerde.

Herkes bir bir giderken hiç bilmediğimiz bir yere, daha çok isyan ediyorum ben. Kızıyorum kendime.
Sonra açıp okuyorum büyük, kutsal kitabı.
Uyuyorum. Aynı 1 yıl 26 gün önceki gibi. Rüya görüyorum. Çocukken köyde her günümün geçtiği kilerin içine dalıyorum ve o bir sürü eski püskü eşyanın, farelerin cirit attığı mobilyaların arasından babannemin gelinliğini buluyorum. Giyiniyorum. Eldivenleri takıyorum. Yine. Babannemin çantalarını da koluma geçiriyorum. Çıkıyorum kilerden. Bahçeye. Tavuklar ördekler bana bakıyor. Sonra babannem çıkıyor avlunun köşesinden ve bana;"aaaaa yine mi giydin be ya o eski gelinliği, bak yine pislendin bu kadar işimin arasında yine suya tutucam seni" diye bas bas bağırıyor. Onu öldüren o hızlı ve panik adımlarıyla koşuyor bana doğru. Ben çığlık çığlığa kaçıyorum dış kapıya doğru. Herkes gülüyor. Sonra o gelinliği bozdurup bana gelinlik yaptırıyor. İlk ağlayan bebeğimi aldığı gibi ilk altın bileziğimi alıyor. Sonra fotoğrafçıya gidip fotoğraf çektiriyoruz.
Sabaha karşı saat 0400. Uyanık gözlerim. Zeynep var görüşme kanalında, konuşuyoruz neyden bahsettiğimizden habersiz.
Zeynep: "Zeynep'in kulakları eşek kulakları"
Melinda: "Benimkiler de kepçe mi?
Zeynep: "Yok değil ama memelerim büyük"
melinda: "Benim memelerim etli. Kulaklarım kepçe."
Zeynep: "Yok değil ama kulak memelerim büyük"
Melinda: "Ha ha ha yok benim kulak memelerim çok güzel delik deşik"
Anlatmak isteyipte anlatamamamın, devinim içinde bir oturup bir kalkmalarımın, beynimin bir kısmındaki tiz çığlıkları susturamamamın, gününüm dörtte birinde hep 'neden' diye soruşlarımın tek sebebidir yazılanlar. İlginin aşkla kıyaslandığı, aşkın horlandığı, aşkın kullanıldığı, sadece tek kişiyle yaşanmaya mahkum edildiği bir devirde yaşıyoruz. İlk görüşte aşkın olmadığını ısrarla iddia ederken ben, annelerin 'hayır vardır' derken ki kararlılığı değişimin ne kadar kısa bir sürede yaşandığını göstermiştir bana.
'Dur bi sevişelim belki severiz birbirimizi' diye bir şey olmaz. Kim sadece sevişerek sevmiştir ki partnerini. Yalan bunların hepsi. Yeni çağın boktan yalanlarıdır bunlar. Artık kızlar 'lan olm' diye başlıyormuş konuşmalara. Acaba neden? Erkekleşmek için mi? Yoksa daha sert gözükmek için mi? Sanırım bir 5 yıl sonra kadınlar tam olarak erkekleşip yatak odasının ışıklarını kapattıklarında bacaklarını aşka doğru tekrar tekrar açacaklardır. Ama aşk sadece bedene bürünmüş olacaktır hepsi bu. Ben hiç aşık olmadım. Yada hepsine aşıktım, bilmiyordum.
"Yorulursan yaslan bana" diyen bir erkek henüz bu dünyaya gelmedi.
Gelse ben görürdüm.

1 Mart 2011 Salı

Tol


Murat Uyurkulak'ın Tol'ünü okuyorum.. Karman çormanım şu sıra... Algı problemim her sayfada daha da artıyor.. Delirmiş bir yazar var karşımda... Zır deli... Diyor ki sayfalarında kitabının;

"Hep yarım kaldım, hiç tam doymadım, tam bağırmadım, tam dokunmadım. Bıçak ruhumda dehşet bir fısıltı gibi ilerledi ve ben tam ortamdan ayrıldım. Ruhuma bir hayat yakıştıramadım.

Oysa o sabahtan önce ben, henüz ruhubütün bir Yusuf'tum."

"Allahım, dedim içimden, Allahım sen mi yarattın bu soyu, Oğuz'un soyunu sen mi yarattın? Neden yarattın ki, doğru düzgün bir lanet bile bulaştırmadan tenlerine... Bu kadar yalnız, bu kadar çaresiz, yıkıntılar üzerinde, aksak, topal, şaşkın yürüyen bu soyu, bu çirkin soyu neden çoğalttın?"

Öfkenin başrolü üstlendiği kitabın içinde başka bir kitap. Roller hep aynı, intikam, pislik, gürültü, boşvermişlik, ot, içki, fahişe... Yusuf, Şair ve Oğuz (Ahmet Efe).. Arada Asya, Adnan, Şadi, A-da, Kambur, Canan daha bir çok yitik karakter... Hikaye içinde hikaye ama hep öfke, hep kin...

25 Şubat 2011 Cuma

Çeviride Şok

Araplara bir panelde çeviri yaptığı sırada birlikte 240 bölümü yalayıp yutarak izlediğimiz dizinin pek etkisinde kalıp da millete CIA diyeceğine CSI diye çeviri yapan kişi benim kardeşimdir. Bu böyle biline.

Kukla

*Spoiler
Ülkenin geçmişinde (kılık değiştirmiş vaziyette halen olduğunu düşünmekteyim) derin devlet adıyla anılan, gerektiğinde Asala'yı bitirmiş, gerektiğinde PKK'nın kökünü kazımış, Susurluk kazası sonrası açığa çıkan gerçeklerin gölgesindeki üst mevkilerde bulunan şahıslara verdiği rahatsızlık sonucu bu  örgütün elemanlarının bir bir öldürülmesini işleyen sürükleyici bir
Ahmet Ümit kitabıdır Kukla. 

Kitabın baş karakteri Adnan Sözmen;  hayattan vazgeçmiş, alkolizmin sınırında ve işinden yeni kovulmuş bir gazeteci eskisidir. Karısından boşanmış, doğarken  annesini kaybetmiş Adnan ile üvey annesi Keriman ve onun Adnan ile aynı yaştaki oğlu Doğan anlatılır kitapta. İlk gençlik günleri Doğan ile Adnan'nın birbirlerinden nefret etmekle geçer. Biri ülkücü diğeri ise solcudur. Sonrasında Doğan yatılı okula verilir. İşte Doğan ülkücüler ile böyle tanışır. (Aslında Doğan'ı Abdullah Çatlı gibi kurdum kafamda, nedense...)  Hapse girer çıkar defalarca Doğan. Çok yeteneklidir, zekidir.. Teşkilat teşkilat girip çıkmadığı delik kalmaz, böylece katilliği, vatan sevgisini ve kalleşliği öğrenir. Yurtdışına kaçar ve bir gün, Adnan'nın tam da işinden kovulduğu gün, aradan 20 küsür yıl geçmişken bir süpermarkette Adnan'nın karşısına çıkar. Öldürüleceğini söyler Doğan. Tüm arkadaşlarının teşkilat tarafından öldürüldüğünü ve sıranın kendisine geldiğini belirtir. Adnan'dan son bir isteği vardır. O da yaşadıklarını ve itiraf edeceği gerçekleri yazması, kamuoyuna duyurmasıdır. Kanıtları ile birlikte...

Adnan'nın hayatını tümüyle değiştirecek, mesleğine bakışını kökten sarsacak olaylar bütünü ile ülke gündemini de tepetaklak edecek soluk soluğa okuyacağınızdan nefis bir romandır.


23 Şubat 2011 Çarşamba

Kutsal Aile

Fatih Altınöz'ün April'dan çıkmış kitabı Kutsal Aile okunası sıcaklıkta ve trajikomik bir kitap. Bir erkeğin yaşamının bir bölümünü anlatması ise kitabı bana göre daha farklı yapmakta. Nedense kadınların hayatlarının en ince ayrıntısına kadar anlatılan bunca kitap varken bir de İsmail'in yaşadığı olayları nasıl değerlendirdiğini ve neler düşündüğünü okumak ayrı bir keyifti.


“filmlerde kurşun yedikçe gülen adamlar olur. kutsal aile hem yaralıyor, hem güldürüyor.”

murat menteş

21 Şubat 2011 Pazartesi

Gidesim var Nemrut'a falan

Sanki uçan bir halının üzerinde bağdaş kurmuş kamburca bir adam kahve telvesine bulanmış bir renkte.. Kollarını açmış kime yakarmaktadır bilinmez.  Eeeen tepelerde uçan bir baykuş kanatları simetrik, haberi ulaştıracak, ardı pek laflı belki de bol cümleli bir uzun mektup.

Tabağa Virginia Woolf sadeliğinde bir kadının gölgesi yüzü karanlıkta -ki yukarıda bir mevlevi büstü belki de Nemrut...  Kommagene Krallığı kalıntılarını andıran bir büst, ardı beyazlar içinde sonra bir "S" kıvrılıvermiş. Belki bir harf belki bir yılan ne biliyim...

Gidesim var Adıyaman'a, Nemrut'a... Rüzgara karşı durasım da var yine.. Korkuyorum kendimden...

17 Şubat 2011 Perşembe

Bir Türk Ailesinin Öyküsü

İrfan Orga ismini kaç kez duydunuz? Ben ilk kez geçen ay duydum. Halbuki İrfan Orga 1908 doğumlu bir havacı. "Bir Türk Ailesinin Öyküsü" ilk ve son kitabı. Kitabı sonradan öğrendiği ingilizceyle yazmıştır. Kitabı dün bitirdim, geceden beri düşünüyorum kara kara. Acaba hayat insana hiç mi iyi davranmaz diye. Sonrasında "yaşadığımız sürece verdiğimiz kararlar kaderimizi belirler" düşüncesiyle aslında hayatımızın  iyi yada kötü olmasını bizlerin tayin ettiği sonucuna varıyorum.

İrfan Orga çok kötü bir dönemde dünyaya gelmenin ceremesini hayatı boyunca çekmiş biri. Kendisi hakkında verilen kararlar karşısında her zaman kararsız kalması, yaşamı çok sevmesine rağmen çocukluğunda ona yaşatılanlar yüzünden heves kırıntıları ile yaşaması. Sevemediği bir meslek. Savaşın incittiği bir ruh, parçaladığı bir aile, bir saltanat... Fakirliğin en şiddetlisinin yanında anne tarafından dışlanmak. Annenin yaptığı hatalar. Bencilliğin çocuklar üzerinde bıraktığı kimsesizlik duygusu Orga'nın hayatının hiç rayına girememesinin sebeplerinden.  1950 yılında İngiltere'de en iyi kitaplar arasında gösterilen kitap tarihi değişimlerin de güzel bir anlatıcısıdır. Orga ne mi demek? Urga Nehri'nin Türkçeleştirilmiş hali. Daha çok Türkçe gibi gözüksün diye. Kitapta anlatıyor.

Hayat hep Hüzün mü getirir?

Gördüğümüz - bildiğimiz hayatlar vardır bizlere muhteşem gözükür, "keşke ben de onun gibi yaşasam" vs.. diye konuşuruz bazı bazı... Köklü bir ailede başlayan hayatı, evin biricik çocuğu olması, renkli simalarla daha çocukluğundan ahbap oluşu, ailenin kültürlü ve özellikle kadınlarının okumuş - yazmışlığı gözleri kamaştırır. Sonra artık "gerçekte gördüğünüz gibi değil, bu parıltının altında ben neler çektim bakın!" demesinin zamanının geldiğini düşünüp iki harika kitap yazarak bizlere göstermiş bir yazar, 1970'lerde 29 yaşında 4 çocuklu çok güçlü bir kadın, şimdi torun sahibi bir Ayşe Kulin.

Bu iki kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.


6 Şubat 2011 Pazar

Aramızda "ben çok kültürlü bir kadınım" diye gezinen cahil anneler var. Şehirli (!) olmayı kültürden mi sanmaktadırlar ben anlayamadım ama köylü olmayı kesinlikle küçümserler...  Acaba diye düşünürüm arada,  evveliyatları köyden geldiği için midir bu hazımsızlık, hor görme vs.... Halbuki gurur duyulması gereken bir durumdur köylü olmak, gelenekleri yaşatmak... Sonra bööööyle bir komedi filmi yaşatır size arada kahkaha ata ata anımsarsınız... Tövbe estag....

4 Şubat 2011 Cuma

Oğullar ve Rencide Ruhlar

"Hergün birkaç saatini divanın altında geçiren, mahallenin delisini ruh eşi gören, gırtlağı kesilmiş bir ceset karşısında kılı kıpırdamayan, yirmilik kızlarla ilgili fanteziler kuran, silah ve alkol düşkünü bir velet. Canavarın küçük bir çocuk olarak portresi! Yeniden doğmuş Rasputin"

Adı: Alper Kamu
Yaş: 5
Eğitim: Anaokolu terk (6 ay)
Hayalindeki meslek: Cehennemde çiçeklendirme yapmak

İntihara meyilli Alper der ki; " Annem evdeki tüm ilaçları yutup kendimi öldüreceğim gibi tuhaf bir düşünceye kapılmıştı. Oysa kim böyle bir salaklık yapar ki? Kendini camdan atmak varken..."


Alper Canıgüz'ün 2. kitabı "Oğullar ve Rencide Ruhlar" yukarıda yazdıklarımdan da anlaşıldığı üzere küçük(!) bir çocuğun anlatımı bir kitaptır. Mahallesinde işlenmiş bir cinayeti savcıdan evvel çözmeye çalışan Alper'in yaşadığı olayları anlatan kitapta şimdilerde unutulmuş mahalle yaşantısının bir çocuğun bakışıyla yaşıyoruz biz de... Tavsiye ederim.


2 Şubat 2011 Çarşamba

Gizliajans

* Kitabı anlatıyorum Spoiler falan

Durnev Hanım der ki; “Erkekler için ne derler bilirsiniz: En iyisi oturakta can versin.” – Kitaptan aklımda kalan tek şey bu değil tabii ki sadece Durnev Hanım ile aynı düşünceleri paylaşıyoruz da yazmak istedim en başta J


“...Bak mesela pencerenin önüne bir kuş konar ben seni severim, bir tren yolculuğunda pencereden dışarı bakarken derme çatma bir ev gözüme çarpar ben seni severim, burnuma eskilerden, hangi uzak hatıraya ait olduğunu bir türlü çıkaramadığım bir koku çarpar ben seni severim, kafama kuş sıçar ben yine seni severim...” Musa, Gizliajans’tan aldığı garip iş teklifini kabul ettiği gün iş arkadaşı Sanem’e ilk bakışta aşık olur. Musa için Sanem o andan itibaren “Vücut ikliminin sultanı” dır.

Aslında kitap Sanem ile Musa’nın aşkından ziyade “uzaydan gelen katil palyaçolar” ın arz-ı endam ederken Musa’nın tercüme-i halidir.


“.. Bazı aşklar vardır, içinde kahkahaların çınlamasından ziyade gözyaşlarınınçağlaması daha uygun düşer. Onu gördüğüm ilk anda biliyordum ki bizimkisi, eğer bir aşkımız olacaksa, böylesine yazgılıdır. Ve kim bu sevdaya yakışacak ilk sözcükeri kalbimin sahibinden daha iyi bilebilir? ‘Seni çok üzerim ben’...”

Kitabın son sayfası bize der ki; "Ve ben artık mutsuz bir adamım"

Çok eğlenceli, kanlı, köpekli kedili, uzay gemili, Prens Charles'lı, Şaban'lı, Tunçay'lı, Müberra Abla'lı deli gibi hareketli bir kitaba hazır olun derim ben.

-di'li zaman

"Yakın bir zamana kadar benim konuştuklarımı anlamayan, hatta buraya yazdıklarımı dahi idrak edemeyeceğini sezdiğim bir sevgilim var-dı.  -di'li geçmiş zamanın çok yakıştığını düşündüğüm bu adamla geçireceğim zamanı,  kendi kendime konuşarak geçireceğim boktan bir ömrü bana reva görmeyen dış mihraklara selam ederim."

yazdım sabah saat 06:34'te defterime, ucu körelmiş siyah göz kalemimle.

Sonra 09:11'de adı lazım değil gazeteye baktım, gördüm ki çikolata kız Defne Joy Foster ölmüş. Belki de bu dünyaya hiç ait olmamıştı da bize ekranlarda zorlama gülücükler, şımarıklıklar yapıyordu -kim bilir?

1 Şubat 2011 Salı

Hafıza kartımın üzerindeki çizikler yeni ekleyeceğim hatıralar ile mi yok edilebilir yoksa tırnaklarımı kesmem yeterli olacak mıdır?

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kar daneleri pıtır pıtır düşer-i-ken

Cumartesi günü iş hayatına yeni atılacak bir bebeğe (daha bebek o) aptalca akıllar verirken ben,  şu mantıklı kelimeler döküldü dilimden ansızın;

"Eğer işyerinde paylaşılamayan bir erkek yoksa orada çalışan tüm kadınların paydası eşittir."

 Sonra bir sigara yaktım. Günlerdir rimellerini akıta akıta ağlayan gökyüzü bundan usanmış olacak ki  bizi pamuklara sarıp sarmalamaya başladı... Hava karardı...

Hatta o anda ilk aklıma gelen cümle ise; "Bir erkeğin hayatında ses etmeyip, pes ettiği anlar varmış." Murat Menteş böyle demiş ya,  iyi demiş, helallik aldı benden yemin ederim şemsiyeme kar daneleri pıııtır pıııtır düşer-i-ken...


25 Ocak 2011 Salı

Nfrt

Syrus; "Kimsenin sizden haklı olarak nefret etmediğinden emin olun." demiş.

Ben de iletiyorum buradan.

22 Ocak 2011 Cumartesi

Tamam şimdi buldum. Laylaylaylaa

Ben susup reklamı izliyorum elimde Biscolata... Pek keyifli hatta fazla lezzetli =) 

10 Ocak 2011 Pazartesi

Bir şapkayı beğenince kafana çiviyle çakıyor musun?

"Kılıcını baston olarak kullanan bir Samuray kadar bitkindim" diyerek omuzlarıma bir tane daha yük bindirmiş karakterin yaratıcısı Murat Menteş'in kitabını okumaktayım. Detayları kitabı bitirince anlatacağımdan kuşkunuz olmasın. 

Yine de sevdiğim bir kaç başlık altı yazısını paylaşmamak olmasın;
"Uzaklar hiç bu kadar yakından saldırmamıştı"    Cesar Vallejo
"Başınıza yalnızca harika şeyler gelmişse, cesur olamazsınız"    Chen Cheng
"Hayat, yalnızca ölülerin cevaplayabileceği bilmecelerle doludur."   Don Vito Cascio Ferro
"Hayat zannettiğimizden de kolay; sadece imkansızı kabullenmeli, kaçınılmaz olandan korunmalı ve dayanılmaza katlanmalıyız."   Franco Falcone

30 Aralık 2010 Perşembe

Öyle Bir Geçer Zaman ki

İzlendiğinde insanı haline şükrettiren bir  dizi var ya ekranlarda işte onunla ilgili bir şeyler anlatmazsam çatlayacağım.

--- spoiler ---
Ali
İzlediğimiz bunca bölümde yaşananlara tek sebep ali kaptanın önü alınamaz kompleksidir. Ali kaptan yokluğunda  ailesi tarafından özlenmez. Ailesi o yokken de yaşayabilmekte ve mutlu olabilmektedir. Cemile çocukları ile bir bütün ve tam bir ailedir babanın denizde olduğu zamanlarda. Bütündürler dedim ya. Ali ise denizde yalnızdır. Aylar sonra eve geldiğinde çocuklarına aile reisinin kendisi olduğunu gösterme çabasına girer fakat bunu öylesine bencilce, katı tutumlarla yapar ki ters teper ve çocukları Ali'den huzursuz olurlar. Çocukları üzerinde etkili olamadığını ve onların kendisi olmadığında ne kadar mutlu olduklarını gördükçe daha da kinlenir, hazmedemez bu durumu. Ali zayıf karakterli, zavallı denilebilecek bir yapıdadır. kendi oğlu Mete'yi dahi kıskanacak kadar kendine güvensizdir. Bundandır ki Caroline'e ihtiyaç duyar. Egosunu Caroline'nin uzun boyunda, sarı saçlarında, işvesinde cilvesinde tatmin eder. Ölüm kapısına dayandığında ise Cemile'den helallik ister. Böylesi acizdir.

Cemile
Zamanında annesinin ölümüyle baba evinde huzursuz günler geçiren Cemile Ali ile tanışır. Anladığım kadarı ile üvey anneden de kurtulma derdiyle evlenir ve bomboş, fakir bir eve gelin gider. evi yuva yapar Cemile. Didinir, çocuklar doğdukça daha da didinir. Evlidir fakat günümüzün bekar anneleri gibidir. Yalnızdır çoğu zaman. Bütün yük omuzlarındadır. Tek bir isteği vardır; kocasının uzaklardan geldiği o sürede kendisine ve çocuklarına şefkat göstermesi, onları sevmesidir. Fakat  kocası artık onu sevmemekte hatta hor görmektedir. Evde büyük huzursuzluk vardır Ali geldikçe. Herkesi idare etme görevi de yine Cemile'ye aittir. Öyle ki aldatıldığının anlaşıldığı vakit Mete'nin babasına saldırmasında yine de Mete'ye Ali'nin onun babası olduğunu anlatmaya çalışır. Çocuklarını olaya karışltırmamaya çabalar. Cemile'nin yaşadıkları çok ağır olaylardır bakıldığında. Cemile önce bir kadındır ve hayal kırıklığı tarif edilemeyecek şekilde büyüktür. Nasıl bir adamla evli olduğunu yaşayarak görmekte ve hata yaptığını ilk kez kendisine itiraf etmektedir. Kıskançlık duyar Caroline'e. Onu tepeden tırnağa süzer ve cinnet anında kadını bıçaklar. Çünkü zarar vermek istemiştir Calonie'e, Ali'ye ve tüm dünyaya. Kabullenememektedir bu durumu. Cemile hapse düşer. Cemile kendi evinde kocasını başka bir kadınla öpüşüp dans ederken yakalar. Cemile kendi evinde o kadının izlerine tanık olur. Cemile çocuklarının kış vakti sokaklarda kaldığını öğrenir. Cemile kocasının onları evden atmak için polisle kapıya dayanacak kadar soysuz olduğunu anlar. Bir kadın olarak Cemile çok fazla güçlüdür. Yıkılmamaktadır. Herşeye rağmen çocukları ile birliktedir. Birlikten kuvvet doğar felsefesi ile daha da tutunurlar birbirlerine. Ve bu tutunuş Ali'yi çileden çıkartan en büyük durumdur. Onlar bir arada ve mutlu iken Ali belki de sevdiğini sandığı Caroline ile yalnız ve evet, mutsuz bir yaşama gittiğinin farkındadır. Bu farkındalık belki de ona yeni bir hayat kurma düşüncesini bağıra bağıra söyletmektedir. Kendini de inandırmaktır aslında tüm amacı. Cemile, annedir. Yıkılmaz bir kaledir. Fakat hayatının ikinci büyük hatasını Osman ile Mete arasında yaptığı tercihle izletir bize. Fakat anneler de çaresiz kalabilir, yanlış karar verebilir. Mete'nin annesiz bir süre yaşayabileceğini aklına getirmez. Mete hapse atılırsa hayatının kararacağından emindir. Ayrıca evin bir erkeğe ihtiyacı vardır.  Bbu sebep ile sıkışmıştır ve Osman'dan vazgeçer. Bunu Osman'nın bütün eşyalarını bavula koymasından anlayabiliyoruz. Halbuki Osman'nın Mete'den daha fazla anne'ye ihtiyacı vardır. Osman annesiz yaşayamaz. Cemile bunu gelecekte anlayacaktır fakat geç olacaktır sanırım.

Caroline
Gücü ve erkekler üzerinde egemenlik kurmayı seven bir kadındır. Amaçlarını belirler ve bunlara ulaşmak için her yolu deneyebilecek kapasitededir. Kendi ülkesinde yaptığı soygun sonrası ortağı ve aynı zamanda sevgilisi olan Ekber'i hapse yollayan Caroline Ali ile tanışır ve Ali'ye aşık olur. Bbunda Ali'nin boyunun posunun yanında parmakta oynatılacak kadar zayıf karakterinin de etkisi vardır. Türkiye'ye gelmesi ise artık Hollanda'da yaşamak istememesi ve Ali ile acilen yeni bir hayat kurmak istemesidir. Fakat Cemile tarafından bıçaklanması bunun pek de o kadar kolay olmadığını anlamasına neden olur. Caroline Cemile karşısında büyük kıskançlık duymaktadır. Cemile gibi bir kadının Ali 'yle nasıl evli olabileceğini düşündükçe daha da kıskanır ve duyduğu aşağalık kompleksi Ali'ye daha da gaz vermesine neden olur. Cemile'nin güçlü bir kadın olması, onu görmezden gelmesi, ağırbaşlılığı Caroline'e hiçbir zaman aşamayacağı bir engel gibi gelmektedir. Bunu bildiği için de Cemile'yi ve çocuklarını mahvetmek için elinden geleni ardına koymaz. Ali onun en güzel aracıdır. Fakat Ali'nin onun sözünden çıkıp da kendi iradesi ile birşeyler yapmasına tahammül edemez. Bencildir Caroline, sadece kendi vardır. Kazık attığı eski sevdiceği Ekber geldiğinde olacakları ise Türk izleyicisi keyifle izleyecektir.

Berrin
Evin en büyük çocuğu Berrin ayrıca ailenin anneyle empati kurabilen tek bireyidir de. Aile içindeki huzursuzluk erken büyümesine yol açmıştır Berrin'nin. Annenin ev içinde ve dışında en büyük yardımcısı, akıl danışanılanıdır. Okumuştur. Üniversitelidir, hukukçudur, inatçı ve idealisttir. Bazen bir çocuk, bazen bir anne ve bazen de saftır. Babanın kaba saba davranışlarıyla utanandır. Ahmet'e aşıktır. Hakan tarafından aşık olunandır. Berrin Ahmet'in evli olduğunu öğrenmiştir. Acaba o da bir Caroline midir?  Gözyaşlarının ve öfkesinin çoğu kendinedir. Ahmet acaba babası gibi bir erkek midir ki karısı olduğu halde Berrin'e yanaşmıştır. Bunu hazmedemez Berrin. Diğer yanda geleceği parlak Hakan vardır. Ona sonsuz korunma sunacak olan Hakan kibirlidir Berrin'e göre. Dudakları Ahmet'in dudaklarındayken bilmez ki geleceğini Hakan belirleyecektir.

Aylin
Yaşı gereği aklı bir karış havadaymış gibi izledik ilk bölümlerde Aylin'i. Ailedeki kavgalı gecelerin sabahında herkesle barışık olan Aylin kuzeni Mesude'nin etkisiyle başka bir dünya düşlemektedir. 16 yaşında bir kız için gayet normal duyguları vardır. Babanın tutumlarına alışmış ve artık umursamamaktadır. Belki de babadan korkmaktadır, çekinmektedir. Babanın sevgisine daha bir muhtaçtır. Babası diğerlerinin aksine ona sarıldığı ender anlarda yüzündeki ifadeden bunu görebilmekteyiz. Aylin'nin değişmesi Soner'i tanıdığı günle başlar. Olgunlaşması Soner'le çiftlik evine gittiği gündür. Soner'in Aylin'e kardeşi Murat ile evlenmesini teklif ettiği gün ise Aylin artık hayatı tam manası ile anlar. Haksızlığa uğradığını düşünür ve bir anda Soner'e bağırmaya başlar. Bir kaç tabak ve kadeh kırmıştır kalbine karşılık. O kırılırken, bir gururunun olduğunu keşfeder. Gururudur onu, o gece elbisesi ile sokaklarda bir başına ağlayarak yürüten, gururudur Soner'in ona aldığı takıları çıkartıp arabaya fırlatan, gururudur Soner'in tüm tekliflerini geri çevirerek onu dağ başında çamurlar içindeki evde yaşatan. Aylin'i Mesude'den ayıran da budur zaten. Fakat Aylin'nin daha vakti gelmemiştir, gelecekte çok taşları oynatacaktır yerinden. Bu böyle biline.

Mete
Babanın yokluğunda ailesini koruyup kollama görevini üstlenmiş, ergenliğin getirdiği gerginliğe eklenen baba ile geçimsizlik Mete'yi öfkeli ve fevri yapmaktadır. Devamlı savunmaya hazır hali de bundan kaynaklanmaktadır. Mete özünde kırılgan ve duygusaldır. Şefkatlidir kadınlara karşı. Annesi onun için en değerlidir hayatta. Babası ise en büyük düşman. Haksızlık asla kabullenemediğidir. Bu uğurda evini ateşe verecek kadar da gözükaradır. 15 yaşında bir büyük adamdır. Mete mutluluğu bir mandolinde bulan bir çocuktur diğer yandan. Onu öven ve takdir eden öğretmenine aşık oluveren yeniyetmedir. İnci öğretmenin birkaç tatlı lafı Mete'yi bambaşka biri haline getirivermektedir, yüzü aydınlanır. Sevgidir aradığı hayatta. Babasında bulamadığı sevgiyi arar durur fakat bilmez ki günden güne babasına daha çok benzer öfkesi. Mete büyük bir adam olmayacaktır gelecekte. Kendisini ailesine adayacaktır ve belki de kalbi her daim kırık olacaktır kimbilir.

Osman
5 yaşında bir çocuğun sessizliği var Osman'da. Hani misafirliğe gittiğinde uslu uslu oturup boyama kitabını boyayan çocuk gibidir. Susması gerektiğinde susar. Belki de susması gerektiğini babası eve geldiği vakitlerde öğrenmiştir. 5 yaşında bir çocuktan daha çok gözlem yapar sustuğunda. İzleyerek öğrenir çoğu şeyi. Berrin'den aşkı öğrenir, aşkın mutlu ettiğini anlar. Ahmet'in notunun Berrin'nin yüzünde yarattığı parlamayı görür. Berrin Osman için gül şurubu yapabilen ikinci bir annedir. Bir bölümde söylediği gibi; annesi yokken aslında Berrin de annesizdir.  Mete'de ise öfkeyi izler Osman. Çaresizliği izler. Asla yıkılmamayı ve pes etmemeyi öğrenir. Osman küçük yaşında kahramanı yaptığı babasının gerçekte onlara ne kadar kötü şeyler yaptığına tanık olur. Hayalleri yıkılır, tuz buz olup gözünden akar yaş olarak. Babası onları her incittiğinde biraz daha geri çekilir. Ve gün gelir babasını beklememeyi öğrenir. Bilir ki babası onu sever; fakat Osman babasının sadece onu değil; annesini, Berrin'i, Aylin'i ve Mete'yi de bir o kadar sevmesini ister. Gelecekte babasından intikam alacak kişinin de Osman olmayacağını kim garanti edebilir?

--- spoiler ---
Sonuç itibari ile bu diziyi izlerken sinirleniyoruz, ağlıyoruz ve sonunu merak ediyoruz. Biliyoruz ki bunları yaşayan çok aile var.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Tanrı'nın boş vakti var mı?

Eğer Tanrı'dan istedikleriniz gerçekleşmiyorsa bir kez daha istemek için harekete geçin. Yine olmuyorsa mesaj bırakmayı deneyin. Emin olun ki çok meşguldür. Ona bir şans tanıyın. Belirli bir sürenin sonunda amacınıza hala ulaşamamışsanız yapılacak en iyi şey iki şişe şarap alıp sızana kadar için; bunu en çok 3 gün üst üste yapmanızı tavsiye ederim. 4. günün sabahı da  aynı boş güne uyanırsanız artık o dileğinizi çöpe atma vaktiniz gelmiş demektir. Yeni bir dilek dilemeniz için de düşünme evresini iyi kullanmak ve isteği belirtmek için tam zamanının seçilmesi önemlidir. Seçemiyorsanız bir bilene danışın lütfen.

5 farklı dilek hakkınızın sonunda ya kendinizi yada Tanrı'yı terk etmeniz önemle rica olunur.

9 Aralık 2010 Perşembe

Sol gözü mavi köpek

Sabahın kör vaktinde sol gözü mavi bir köpeğin gelip de üstüme tırmanması ayrı bir durumdu benim için. 35-40 saniye kadar öylece bakışmamızın detayına girmiyorum bile.  Soğukkanlılığım beni feci şaşırtıyor bazı bazı. Geçmiş zamanda Allahın hırsızıyla tutup 5 dakika muhabbet etmem ve "sen dur bekle" diyerek onu şikayete gitmem de ayrı bir masalın konusu. Ben bu soğukkanlılık mevzunu "bile bile piçin birine aşık olup" "ayarı yedikten" sonraki ilk 5 dakikada boğaza takılıp kalan  buz kütlesinin  bünyede yarattığı havasızlığa benzetiyorum.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Bazı insanların gerçekten  çok kıytırık amaçları var.  Zaten amaçları olanları hiçbir zaman anlayamamışımdır. Zaten öleceğiz sonunda ne diye hırs falan yapıyorlar? Ciddi anlamda saçma bir durum.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Başlık bulamadım şimdi

Odamda oturup boş boş ortalığı izlerken gözüme uzun zamandır yazarım diyerek alıp oraya buraya koyduğum defterler gözüme çarptı. Ciddi çarpık bir el yazısına sahip olmama, kalem tutarken parmaklarımı çok fazla sıkmama rağmen yazmayacağımı bile bile defterler almamın amacını halen anlayamıyorum. Aynı şekilde asla amacı dahilinde bir ajandayı kullanmadım. Kullanmaya çalıştığımda ise “ne yazmışım acaba” yahut “benim bugün programım nedir?” diye dönüp asla baktığımı hatırlamıyorum. Ajanda insanın kendi günlük düzenini tutması için değil, başka birisinin sizin gündeminizi takip etmesi için olagelmiş bir gereksiz icad. Çünkü yapacağım herşey aklımda ve bunları unutmuyorum.

Çevremdeki insanlar liste yapıyorlar. Alışveriş listesi, tatilde gidilecek yerlerin listesi, bavul hazırlama listesi... O kadar çok liste varki çevrede dikkat ederseniz. Bazıları da “okula giderken şu şu kitabı almayı unutma” diye kendilerine not bırakıyorlar –ki o kişi hayatımın çok fazla dışında.

İnsan kendine not bırakır mı? Şimdi kendime birşeyler yazıp buzdolabının üstüne astığımı farzediyorum. Günde buzdolabı kapağını açma kapama sayımı da göz önünde bulundurursam o notu yazdığımı ancak günler geçtikten sonra farkedeceğimden adım gibi eminim.

*****

Bir süredir değişik değişik blogları okuyorum. Okuyorum diyorum ama yok öyle bir şey çünkü okunacak bir şey yazan kimse yok. Şöyle ki; blog dünyası moda çöplüğüne dönmüş. Denk geldiğim blogların %70’i yeni aldığı Prada ayakkabıları sergileme sevdasıyla küçücük popolarına giydikleri jeanleri ve kollarına taktıkları miu miu çantaların deli divane fotoğrafını çekiyorlar ve bunları blog haline getiriyorlar. Böylece bizim okumamızı gerektiren hiçbir halt olmuyor. Sadece bakıyoruz. Aynı duruş, aynı bakış, blogların 10. Sayfasından itibaren zıplarken, arkadan atılan bir bakış, bir bacak havada, ceket artık omuzda ama hep aynı bakışın yer aldığı “ artık farklı poz veriyorum” fotoğraflarına rastlıyorsunuz. Kalan %20’lik moda bloggerı belki de ünlü tasarımcı kıyafetleri alamıyor olsa gerek ki defile fotoğraflarını, ünlüler şunu giymiş bunu giymiş, pişti olmuş eteklerle kendilerini eyliyorlar. %10’nunun ise ne yaptığı belli değil bir garip eğlence içerisindeler. Demem o ki; artık blog okuyan yok. Bloglara şöyle bir bakıp kapatıyorum. Çünkü kimin ne giydiği kimseyi ilgilendirmiyor, hele ki beni hiç.

***
Tımarhaneye yatmaya karar verdiğim şu günlerde okuduğum kitapları anlatacak kadar akıllı hissetmiyorum kendimi,   bu sebepten son 1,5 ayda okunan kitapların fotoğraflarına bakıp dilediğinizi alıp okuyun derim ben. Merak ettiğiniz bir şey olursa bir seans size kitap hakkında düşüncelerimi anlatırım.


14 Ekim 2010 Perşembe

Alışverişkolik ve Pembe Dünyası


Kitap serilerini bazı bazı son kitaptan ilkine doğru giderek okuyorum. Alışverişkolik serisi de bundan nasibini alanlar arasında. Sophie Kinsella'nın yazdığı seri inanılmaz eğlenceli. Çoğu bayanın okuduğunu düşündüğüm tipik İngiliz bir aileye sahip Rebecca Bloomwood maceralarının ilki olan Alışverişkolik ve Pembe Dünyası'nda Rebecca'nın kim olduğunu, Luke Brandon ile nasıl tanıştığını, muhteşem Suze ve Rebecca'nın dostluğunu,  alışveriş yapmanın dayanılmazlığını ve mutlu olmak için alışverişin en iyi dost olduğunu öğreniyoruz.

Yönetmenler kısa bir süre evvel kitap satışlarından paylarına düşeni almak için kitabı beyaz perdeye uyarlayarak büyük bir hata yaptılar. Kitap ile aynı paralelde gitmeyen filmin başrol oyuncusu tam bir felaketti ve kötü olan bir filmi daha da batırma becerisini gösterdiğine şüphem yok. Belki Bridget Jones'un muhteşem başarısını yakalayabilirlerdi tabii bu kötü yapım olmasaydı.  Demek istiyorum ki filmleri boşverin kitapları okumadıysanız kış aylarına girerken Alışverişkolik Rebecca'yı tanımak için harika bir zamanlama.

Ayrıca İnkılâp'tan yayınlanan kitap kapağı tam bir rezalet. Kapaktaki resim, kitap isminde farklı renklerin kullanılmış olması kitabı basit göstermekten başka bir işe yaramamış. Keşke orjinal kapak baskılarına sadık kalınsa değil mi?

Alışverişkolik serisinin diğer kitapları için;

Alışverişkolik Yurtdışında
Alışverişkolik ve Evlilik
Alışverişkolik ve Ablası

6 Ekim 2010 Çarşamba

Frankenstein - Mirasyedi 1. Kitap



Dean Koontz ve Kevin J. Anderson'nın yazdığı Frankenstein kitap serisi aslında tv dizisi olarak düşünülerek meydana getirilmiş bir yapıt. Fakat deneme çekimleri sonucunda televizyon yapımcıları bu muhteşem kurgu üzerinde değişiklik yapmak isteyince Dean Koontz bu projeden vazgeçerek 3 kitap halinde bir seri yazarak durumu sonlandırma yolunu seçmiş. Bence gayet doğru bir karar vererek bu güzel kitabı dizi yamyamlarından korumuş. Aksi halde kitabın insan üzerinde yarattığı etkiyi tv izleyicileri yeteri kadar hissedemeyecekler ve bir zaman sonra tozlu arşiv odalarında çürümeye bırakılacaktı.

Frankenstein serisi kısa bölümlerden oluşan ve bilindik Koontz tarzında  olaydan olaya, bir karakterden diğerine atlayarak okuyucunun aklını çalıştırmasını ve belleğine kazımasını sağlıyor.

*Spoiler

1. Kitap Mirasyedi adıyla çıkıyor. İnsanlığı Eski Irk olarak nitelendiren Victor Helios 200 yıldır yeni ırk yaratma peşindedir. Fakat yaratılan yeni ırk kendilerinde olmayan "mutluluk" u merak ederek eski ırkın (yeni bu biz oluyoruz) bedeninde aramaya başlar. Yıllardır çevreye yayılan bu yeni ırkın tek amacı "baba"'larının emriye zamanı geldiğinde eski ırkı ortadan kaldırarak yeni bir düzen kurmaktır. Fakat işler Victor'ın istediği gibi gitmez ve yeni ırk kendi yaradılışlarındaki eksiklikleri telafi edebilme çabası ile cinayet işlemeye başlarlar.   Şehirde işlenen cinayetler ise bu durumu dedektiflerin öğrenmesine sebep olur. Bilim kurgunun ön planda olduğu kitap Koontz serisinin en iyilerindendir.

Taviye ediyorum.

30 Eylül 2010 Perşembe

The Flintstones

50 yıldır neredeyse her çocuğun ilgisini çekmeyi başarmış bir yapım Taş Devri. Yani The Flintstones. Zamanın en renkli çizgi filmi olduğu su götürmez bir gerçek.  Çocukların hayal gücünü geliştirmesinin yanında çocuklarla birlikte izleyen ebeveynleri de sıkmayan yapım 1960 yılından beri ekranlarda.

Değişmeyen kıyafetleri, saç şekillleri ile akıllarda soru işareti bırakmışsa da günlük hayatımızda kullandığımız makinelerin yerlerinde hayvanların olması ise çizgi filmin hayranlarından olmamın en belirgin sebebidir.

Amerikan aile hayatını küçük yaştan itibaren evimize sokan yapımcılar, yarattıkları iki aileyi komşuluk bağları ile bağlamış ve gelecek günlerde dünürlük rolünü de buna eklemişlerdir. Bu da çizgi filmin devamlılığını getirmiştir. Fred Çakmaktaş'ın şaşkın huysuzluğu, kendini bilmez halleri, her daim akıllı geçinmesi ve maçoluğunun yanında Wilma'nın eşine bağlılığı ve Betty ile olan kopmaz bağı, Barney'in Fred tarafından aşağılanması ve her defasında haklı çıkması buna rağmen asla darılmaması, nispet yapmaması şimdiki Türk yapımı sitcomlar ile birebir düzeyde.  

Okul sonrası ve haftasonları sabırsızlıkla beklediğim Taş Devri'ni 50 yıldır bekleyen bir çok çocuktan sadece biriyim.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Dağlar, Tepeler

Diyorum ki kendimi dağlara bayırlara vurayım. Yürüyeyim uzun uzun. Şehir ardımda kalsın, ben susayım ayak seslerim konuşsun, şakısın. Değil mi ama? Üzülmeye gerek yok. Her gün başka bir gündür.

26 Eylül 2010 Pazar

Mübalağa etme senin de olur

Saksafonun makamlı düdük olarak nitelendirildiği bir topluluk içerisindeyim. Pek eğlenceli, pek mübalağalı olsa da fazla kalasım yok. Gidesim var uzaklara, dere tepe düz ayağımda çarıklarla.

24 Eylül 2010 Cuma

Cenaze

Evimizden geçen gün bir cenaze çıktı. İçim doldu doldu taştı. Odalarda tatlı ve sevinçli bir kalabalık "iyi oldu böyle" nidaları ile şaşkın dolanıp durdu. Benim yine içim doldu doldu taştı... Gözlerim puslu puslu baktı insanlara, ağzım kulaklarımda. Cenaze arabasını bekledim fakat hiç gelmedi.

Odalar dağınık. Yerlerinde bir türlü duramayan, nereye konulacaklarını onların da şaşırdığı alet edevat. aşkı bekliyorlar çıkıp gelen yok. Aşk bir bencillik abidesi elinde keskin kılıcı. İki bücür cadı, başları emanet japon yapıştırıcısıyla yapıştırılmış. Ah o koku yok mu insanı kendinden geçiren.

Cenaze başında insanlar daha da çoğaldıkça ve ben konuştukça, güldükçe ve ağladıkça mezarın sofaya yapılmasına karar veren dervişler geçti önümden. "Hayırlısı böyleymiş" diye diye ağızlarından bal damlayan insanların bıraktığı izleri sırtlarında taşıyan karıncalar evin ücra köşelerine dağıldılar. Sonrasında bedenimdeki yüreğimdeki izleri de taşıyacaklar belki yıllarca oradan oraya o kara karıncalar.

Kim bilir daha neler olacak neler.

23 Eylül 2010 Perşembe

Adam Olmuşum Ben

Burcu'ya;


"Çevrende herkes şaşırsa,

bunu da senden bilse,
sen aklı başında kalabilirsen eğer,
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır,
hem kendine güvenirsen eğer,
bekleyebilirsen Usanmadan,
yalanla karşılık vermezsen yalana,
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana.

Düşlere kapılmadan düş kurabilir,
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
ikisine de vermeyebilirsen değer,
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
kandırabilir diye safları, dert edinmezsen,
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
koyulabilirsen işe yeniden.

Döküp ortaya varını yoğunu,
bir yazı turada Yitirsen bile,
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu.
Yüreğine, sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da,
herkesin bırakıp gittiği noktada,
sen Dayanabilirsen tek.


Herkesle düşüp kalkar, erdemli kalabilirsen,
unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken,
dost da düşman da incitemezse seni,
ne küçümser, ne büyültürsen çevreni
her saatin her dakikasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyi ile dünya önüne serilir,
üstelik oğlum, ADAM oldun demektir..."

Rudyard Kipling

22 Eylül 2010 Çarşamba

Gelin

"Gelin ata binmiş ya kısmet demiş"


Bizler bu günü, saatleri, dakikaları asla unutmayacağız... Ayıbın ne demek olduğunu ve nasıl yapıldığını da unutmayacağız. Hayallerin kifayetsizliğini, bencilliği ve ben bilirimciliği de asla ama asla unutmayacağız. Nankörlük etiketi olmuş herkeslerin, umulmadıkların. Bakar bakar ağlarım beyaza. Yazık oldu geçen günlere, emeklere, sevgilere. Günler geçer gelir yeni bir gün güneşle. Yeterki engel olmasın kimseler kimselere.

17 Eylül 2010 Cuma

Missist'siz kalmayın

Son zamanlarda internetten alışveriş durumunu iyice abattığımı evin Tupperware  ile dolup taşmasından anladım ve kendime bir adet daha ürün sonrasında uzun bir süre dur demeye karar verdim. Aramalarım sonunda Missist markasında harika ürünler keşfettim. Sanırım hafta içi 'yağmur babetleri'mi ayağıma geçirmiş olacağım. Bu ürünleri görmenizi tavsiye ediyorum. Eski lastik papuçların şehirlere inmesine siz de benim kadar şaşıracaksınız.



Missist ayakkabı haricinde daha bir sürü ürün sunuyor. Mesela renkli ve herkese hitap edecek bilezikler, kolyeler, saç tokaları ve taçlar... Tişörtler dahi var... Ve göreceksiniz fiyatları inanılmaz ekonomik..