







Edit: Kahin Bulgarmış ve 84 yaşında ölmüş, bu sebeple benim hakkımda herhangi bir şey demesi mümkün değildir.
"İçimden geldiği gibi" isimli arkadaşa teşekkürler.





Bir hafta yayılıp da tekrardan işe gelmek ne büyük kabus. Sabah 0515'de kalkıp iş yerinde kaç saat geçirdiğimi hesapladım. Tam 9 saat evimden uzakta işyerindeyim. Hadi işe hazırlanma ve yolu da sayarsam 0545-1930 arası ben iş ile meşgulüm. Ne büyük bir zaman dilimi değil mi? 2200'de de sızıp kaldığımı düşünürsek acınası bir durum bu...
Bu sebeple 1 haftalık iznimde yattım, uyudum, pijamalarımla oturup kahve içtim 3 adet kitap bitirip film izledim. Gazetelerle daha bir haşır neşir oldum ve durdum... Boşboş durdum... Bununla beraber 2 kilo aldım... Açıkçası canım hiç işe gelsin istemedi... Kimsenin canı işe gelsin istemez zaten... Yaşasındı tatil... Ama bitti :(




joel : günlügümün bazi sayfalari yirtilmiş, oysa böyle bir şey yaptıgımı hatırlamıyorum. bir şeyler yazmayali ne kadar olmuş...
".. O sıralar çok yumuşak, çok duygulu, orta tabakadan bir metresim vardı. Yazdığı duygulu içli mektupları beni güldürürdü. Ona yaşattığım üzüntüleri, kendi çektiklerimden anladım. Beş dakika boyunca onu dünyada hiçbir kadının sevilmediği kadar kuvvetli sevdim..."
Alexandre Dumas'ın Kamelyalı Kadın kitabından alıntı.
2-
Tabii daha farklı seçenekler de mevcut mesela;

Kitabın filmine gelince; Matthew Macfadyen'ın muhteşem oynadığı Mr. Darcy için film bir kez daha izlenecekse de Keira Knightley'nin oynayamadığı Elizabeth Bennet karekteri için mutlaka filmden önce vaya sonra kitabı okumanızı tavsiye ederim.


Arada sırada kurcalamaktan zevk aldığım "blog action day" sitesi bugün bana 15 Ekim'i hatırlattı maille. 15 Ekim 2008 neyi mi ifade ediyor?
Genel olarak; "Blog Hareket Günü, dünya blog yazarlarını, podcast ve videocast yayını yapanları aynı gün aynı konuda yazmaları için bir araya getirmeyi amaçlayan, kar amacı gütmeyen, her yıl yapılan bir organizasyondur. Blog Hareket Günü'nün amacı, binlerce farklı insanın farklı görüş ve fikirlerini tek bir konuda odaklamalarını sağlayarak dünya çapında bir tartışma başlatmaktır." diyor sitede... Bu yıl ki konu da başlıktan da anlaşıldığı üzere "Yoksulluk"...
15 Ekim; kış aylarının ilk durağı... Yoksulluğun daha bir çıplak gözüktüğü zamanlar... Çoğumuz için olağan bir durum pek tabi. Öyle fazla ki yoksul insan, alıştık sokakta yürürken aç olduğu anlaşılan kişilerle yanyana olmaya... Toplumun bireyselleşmesiyle bencilliğin artması paralel günümüzde. Tabi bu da güvensizliği doğurmakta saklı gizli. İnsanlar bağış yapacakları kuruluşların kapısında belki defalarca düşünüyorlar paralarının hangi amaç için kullanılacağını. Peki bu sebepler var oldukça yoksulluğun önü alınabilir mi?
Yoksulluk çağımızınöylesine uzun zaman öncesinden gelen bir sorundur ki; Kuran-ı Kerim'de bunun biraz olsun engellenebilmesi için Zekât vermek, kurban keserek belirli ölçüde etini yoksullara dağıtmak, aynı şekilde bir yoksula sadaka vermek bir müslüman için büyük önem taşımaktadır. Ve kutsal kitapta bu eylemler defalarca ve defalarca belirtilmiştir insanlığa. Yine Ramazan ayında kurulan o iftar çadırları neden bu kadar fazla dolup taşıyor sizce? Çünkü yoksul ve aç insan özellikle büyük şehirlerde çok fazla. Bunlar sadece benim vermek istediğim örneklerdi. Yazdıklarım taraflı bir düşünce kesinlikle değildir. Altını çizmek isterim bunun.
Kişisel önerime gelirsem; bana göre yoksulluğu para ile değil yemek ile durdurabiliriz. Aç olduğunu ve ya üşüdüğünü söyleyen bir insana para vermek yerine yiyecek alarak yahut onu giydirerek daha verimli olur diye düşünüyorum... Belki de yoksul olmadığım için açlık hakkında hiçbir şey bilmesen yazıp duruyorum.
Sizler yine de blogactionday sitesini bir ziyaret edin derim ben.

Sokaklarda her gün gördüğümüz türbanlı bayanlara benziyor değil mi?
Kafa kapansın yeterli...
Merhaba arkadaşlar,
Yüzlerini film karelerine çok yakıştırdığımız yerli aktirstler vardır mutlaka. Onları yurtdışında herhangi bir film şirketinin yapmış olduğu filmlere yakıştıramayız. Yani rol kapasiteleri sanki sadece yerli filmlere yetiyormuş gibi algılarız... Aslında bu sinemaya at gözlükleri ile bakmak denilebilir kendi açımdan. Benim aklımda bu kıstasa uyan ilk isim kesinlikle Hülya Avşar'dır. Beni en en en çok etkileyen iki filmi; İrfan Tözüm'e ait 1989 yapımı "Fazilet" ve Orhan Aksoy'un 1990 yapımı "Hasan Boğuldu"'dur. Bana göre Hülya Avşar'ın "Berlin in Berlin"'i dahi solda bırakan oyunculuk sergilediğini düşünüyorum iki filmde de... "Fazilet"'te sergilediği o kıskanç kadın tiplemesi, Alev'in olan kıskançlığını fotoğraflarını karalayarak ve hayalleri ile şizofreninin dibine vurduğu sahneleri, sosyal statünün o iki uç noktasının getirdiği ezikliği muhteşem yansıtmıştır. "Hasan Boğuldu" ise mis gibi Ege kokan bir filmdir. Apayrı kültürlere ait kadın ve erkeğin töre çıkmazına girdiği ve genç bir göçebe kızının masumluğunu, sessiz ızdırabını izlediğim andan itibaren çıkartmamıştır aklımdan. "Obanın en güzel kızı Emine ile evlenmesi için töreler gereği sırtına 40 okkalık tuz yüklenen ve o yükü belli bir yere kadar taşıması istenen Hasan'ın öyküsüdür." Bu sebeple Hülya Avşar ne kadar medya önünde şımarık gibi gözükse de aslında işini en iyi yapan sinema sanatçısıdır. 





Gucci 2009 İlkbahar-Yaz sezon fotoğrafları için tıklayabilirsin
